Muktedir erkekliğin tecavüzcü fıtratı: Gerçeği görmeye cesaret edelim – Oya Baydar

Özgecan
Doğrudur; çenelerimizi kapatalım, yatıp bacaklarımızı açalım, dayağı, tecavüzü sineye çekelim, erkek şiddetine sessizce katlanalım, öldürülmeyip sağ kalırsak da Allaha dua edelim. Nasıl olsa Amerika’da da oluyormuş böyle vakalar…

Gencecik bahar dalı Özgecan’ın vahşice katledilmesi cinnet sınırlarında gezinen toplumun pimini çekti. Bu son kadın cinayeti, artık katliama varan benzer cinayetlerin toplumun duyarlı kesimlerinde biriktirdiği öfkeyi, tepkiyi, korkuyu, çaresizliği bir patlama ile ortaya serdi. Her gelişmenin, her olayın siyasî husumetin, kamplaşmanın, cepheleşmenin aracı haline getirildiği bu sağlıksız,  vicdansız ortamda, siyasî-ideolojik kavga şimdi Özgecan’ın acısı üzerinden sürdürülüyor.
Kadınlar ayakta, gençler ayakta, siyasiler sahnede; laik kesim meydanlarda, sokaklarda, medyada, kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin, kadına şiddetin hesabını iktidardan soruyor.

İktidar, tuhaf ama anlaşılabilir bir savunma refleksiyle Özgecan’ın ailesinin etrafında pervane. Başbakan ve eşi ellerinde sihirli değnek varmışçasına, kadına şiddetin mutlaka sona erdirileceğini taahhüt ediyorlar. Erdoğan iki kızını Mersin’e göndermiş, kızlar babalarının konuya ne kadar önem verdiğini göstermek için iki lafı beceriksizce üst üste koyma telaşındalar. AKP’li kimi bakanlar, milletvekilleri, ama sadece onlar değil kısasa kısas zihniyetinin sokaktaki adamdan devletin en üst kademesine kadarki temsilcileri -fırsat bu fırsat- idam cezası getirilmeli ezberini tekrarlayarak toplumun hassas sinir uçlarına dokunup parsa toplama peşindeler. Özgecan’ın hunharca katledilmesi toplumdaki nefrete, bozulmaya, vicdansızlaşmaya ayna tutuyor. Ve bu ayna, kimi AKP destekçisi, iktidar yandaşı yazarların, siyasetçilerin, kimi adı ünü duyulmuş Müslüman muhafazakâr kişilerin, fetvacı derin hocaların karanlık yüzlerini yansıtıyor.

Bu satırların sahipleri utanmazlar mı hiç?

Nihat Doğan diye bir medya yaratığının attığı tweet öne çıktı, ama sadece tweet’lerde değil gazete köşelerinde, TV kanallarında, konuya ilişkin iğrenç ya da çarpık düşünceler beyan eden kadınlar, erkekler, yazarlar, siyasetçiler, din hocaları ne yazık ki hiç az değil. Örneğin şu satırlar, AKP yandaşlığı ve Erdoğan hayranlığı ile bilinen, son zamanlarda piyasaya sürülen bir kadın yazara ait. Özellikle ünlem işaretlerini aynen koruyarak aktarıyorum:

Özgecan’ın ailesi Tunceli’den gelmiş. Tuncelili bir Alevî ailenin kızı. Velhasıl Dersimli!.. Bir diğer ayrıntı ise kız yanında biber gazı taşıyor. Demek oluyor ki bu noktada kızın tepkisini bilenler var!!! Herhangi bir minibüse binmiyor kız. Orada bir jandarmanın (!) çevirdiği minibüse biniyor. İşin ilginç yanı, olayda neden jandarma var (!)… Kitle eylemleri oluşturmak için uygun bir konu seçilmiş gibi görünüyor !!! Ve olayı hemen Selahattin Demirtaş’ın sahiplenmesi oldukça manidar…”

Tayyip Erdoğan’ın çevresindeki paranoyak komplo teorisyenleri bile bu kadarına cesaret edemezlerdi. Genç hanım yazarımız Ak Saray zihniyeti ve söyleminin parlak bir örneğini sunarak Cumhurbaşkanlığı danışmanlığını gerçekten hak ediyor.
Yeni Şafak gazetesinin bir başka kadın yazarından: “Müslüman ülke, tecavüz…fırsatçılığa soyunmayın. Amerika’da da her iki dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. Şimdi çenenizi kapatın.”
Doğrudur; çenelerimizi kapatalım, yatıp bacaklarımızı açalım, dayağı, tecavüzü sineye çekelim, erkek şiddetine sessizce katlanalım, öldürülmeyip sağ kalırsak da Allaha dua edelim. Nasıl olsa Amerika’da da oluyormuş böyle vakalar…
Aynı gazetenin bir başka kadın yazarından Özgecan cinayetini protesto eden kadınlara:

“Susun ve doktora gidin. Bi kendinize gelin, dizilerdeki gibi kahraman mı olacaksınız sanıyorsunuz.”

Aynı gazeteden, kafasıyla değil cinsel organıyla düşünüp konuşmakla, Erasmus’u orgazmus sanmakla ünlü bir adam, hem köşesinde hem çıktığı TV programında: “Suçlu medya. Laik papazlar! Gece gündüz cinsel özgürlük, bireysellik, egoizm naraları atarsanız olacağı bu!” diye feryad ediyor.
Bu tarz yüzlerce alıntı yapılabilir, hem de sadece kıyı köşe yazarlarından, iktidar kankası örtülü örtüsüz bacılarımızdan değil, muktedirlerin, siyasilerin bizzat kendilerinden de.

Kadına şiddetin kaynağı tam da o fıtrat işte!

Nerede yanlış yaptık, kadına şiddetin önüne nasıl geçebiliriz? sorularına cevap aranırken özellikle Müslüman muhafazakârların üzerinde birleştiği nokta, o kesimden bir yazardan alıntıyla: “Müslüman bilincini kuşanmak, fıtrata dönmek”.

Kadına yönelik şiddet ve vahşet, Diyanet İşleri Başkanı’ndan başlayıp iktidarın sözcülerine, yazarlarına, kanaat önderlerine,hocalarına kadar, Müslüman muhafazakâr değerlerin yitirilmesiyle, fıtrattan sapılmasıyla, “gaddar ve zalim bir kültürün” yani Batı kültürünün iğvâsıyla, saldırısıyla açıklanıyor. Kimileri de, ilim bilim sahibi görünmek için akıllarının boyunu aşan kaptalizm analizlerine girişip sapla samanın karıştığı izahlar peşindeler. Ardından da, sadece Müslüman muhafazakârlarca değil toplumun geniş kesimlerince paylaşılan klişeleşmiş çözüm önerisi geliyor: Aile kurumunun pekiştirilmesi ve idam cezasının geri getirilmesi…
Aile ve idam konularını bir başka yazıya bırakıp işin bam teli olan fıtrat (insanın yaratılıştan gelen doğası, huyu, mizacı) meselesine dönersek, kadına yönelik şiddetin esas ve tartışılmaz kaynağı muktedir erkek fıtratıdır. Erkeklik “fıtraten” iktidarla eşitlenir. Erkekliğin (yaratılmış değil kazanılmış) fıtratında  iktidar tutkusu, tahakküm ve şiddet vardır. Muktedir erkek fıtratı kendini her şeyden önce kadın üzerinden pekiştirir ve yeniden üretir.

Özellikle tek tanrılı dinler fıtratı yaratana ve yaratılışa bağlayarak insanın kendini aşma, özgürleşme, prangalardan kurtulma atılımını engeller. Kadere rıza gösterme, verili düzeni ve o düzenin hakimlerini kabullenme, muktedire boyun eğme, fıtrat kavramıyla, kader olarak dayatılır. Oysa toplumsal cinsiyet rolleri, toplumda kadınla erkeğin yeri, kadının konumu, vb. fıtratın değil toplumsal organizasyonun, toplumsal kültürün ve zihniyetin ürünüdür. Yaratılıştan gelen biyolojik-fizyolojik farklılıklar kadınla erkek arasında hiyerarşik bir durum, bir alt-üst ilişkisi değil, iki cinsiyetin eşitliğini ve birbirini tamamlamasını sağlar. Kadınla erkek eşit değildir sözü özensiz bir dil sürçmesi değil, fıtrat öğretisinin temel kuralıdır.
Toplumlar, ilkel toplumlardan karmaşık organizasyona  sahip toplumlara doğru evrildikçe biyolojik farklılıklar (özellikle kadının doğurganlığı, insan yavrusunun yaşayabilmek için bir süre ‘ana’ya bağımlılığı, kadının savaşa, öldürmeye değil korumaya, yaşatmaya dönük psikolojik güdüleri) erkek egemenliğini, erkek iktidarını, muktedir erkeklik zihniyetini yaratmıştır. Muktedir erkekliğin ilk ve pervasız iktidar alanı kadındır.

Bütün dinler, özellikle tek tanrılı semavî dinler erkek iktidarının kaleleridir. Bütün bu dinlerde Allah ‘baba’dır. Peygamberler, tebliğciler, din büyükleri, ulema erkektir. Kuraları onlar koyar, kutsal kitapları onlar yazar, Allah’ın kelamı dediklerini onlar kendi erkek dillerinden aktarır. İslamiyet (hele de Sünnî Müslümanlık) erkek egemenliğinin mutlak ve tartışmasız olduğu dindir. Kadın-erkek eşitliği (modern toplumda yasalara geçse bile) dinen asla kabul edilemeyecek bir kavramdır. Muktedir Müslüman erkeğin kadına bakışı, en olumlu yorumla, Özgecan cinayetinden sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Kadınlar bize Allah’ın emanetidir” sözünde ifadesini bulur. Kur’an’a atfen sık sık tekrarlanan kadın yüceltmeleri de, erkeğin dölleyip kendine evlatlar verecek “ana kadın”la sınırlıdır. IŞİD’in, Boko Haram’ın, benzer yapıların, dünyanın gözleri önünde sergilenen kadınlara yönelik uygulamaları bir sapmadan çok, günümüzde kabul edilmesi güç olan aşırı bir yorum sayılabilir. Müslüman bilincini kuşanıp fıtrata dönmeyi isteyenler, kadın konusunda aradıkları modelin ipuçlarını IŞİD’çilerin uygulamalarında bulabilirler.

Gerçeği görmeye cesaret edelim

Muktedir erkekliğin kadına bakışı sadece dinî inançla değil, toplumsal yapıyla, geleneklerle, tarihten gelen etkiler ve yerel özelliklerle karşılıklı etkileşim içinde biçimlenir, yaygın bir zihniyete dönüşür. Gerçeği görelim: Kadın ve cinsellik konusunda toplumumuza hakim olan zihniyet muhafazakârlığı da aşan bir yasakçılık ve bağnazlıktır. Erkeğin şerefini namusunu, malı kabul ettiği kadının ahlakına, faziletine bağlayan; kadının ahlakını faziletini de bacak arasında arayan zihniyet ne bugünün iktidarıyla ne de AKP ile sınırlıdır. Toplumsal ahlakı kadının cinselliği üzerinden tanımlayan anlayış; töre cinayetlerinden namus cinayetlerine, beden fobisinden “kadın” demeyi bile ayıp sayıp kadını “bayan” yapan dile, “dişi köpek kuyruğunu sallarsa” türünden iğrençliklere, hamile kadınlar sokağa çıkmasın fetvalarına sürüp gider.
Kuşkusuz, günümüzün muktedirleri kafalarındaki Müslüman muhafazakâr toplum modelini hayata geçirmeye çabalarken bu ilkel ve kadın düşmanı zihniyeti attıkları her adımla, kadın aşağılamaları ile, kadını analık işleviyle kısıtlama, kadınla erkeği daha ilk okuldan, neredeyse beşikten birbirlerinden ayırma çabalarıyla, kız çocukları erkek çocuklardan uzak tutmayı dindarlık ve ahlak gibi göstermeleriyle, kadının bedeni ve yaşamı üzerinde tek hak sahibi olduğunu inkâr eden tutum ve uygulamalarıyla pekiştiriyorlar. Tepkilerin iktidara yönelmesinin nedeni de bu.

Peki ne yapacağız? Kadına şiddeti engellemek için yaygın şekilde dile getirilen ailenin güçlendirilmesi, idam cezasının geri getirilmesi, vb. önlemler ne kadar geçerli olur? Yarına bırakalım. 

17 Şubat 2015 [t24]

Bebelerden katil yaratan eril iktidar

Dün, Muktedir Erkekliğin Tecavüzcü Fıtratı başlıklı yazıda, kadına yönelen şiddetin derin ve kadim kökleri üzerine birkaç satır karalamış, bu şiddet ve tahakkümün bugünün sorunu olmadığını, yaygın bir zihniyetin yansıması olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Aradan sadece bir gece geçti; cinnet sınırında dolaşan toplumumuz, Büyük Millet Meclisi’ndeki arbede, yaralama, darp haberi ve gençler kartopu oynarken dükkânının camı kırılan esnafın gencecik bir gazeteciyi bıçaklayarak öldürmesi haberiyle bir kez daha şoka girdi.

Özgecan’ın hunharca katlinden bu yana, birkaç gündür herkes “Ne yapacağız?” diye soruyor. Soruya verilen cevaplar siyasî-ideolojik meşrebe göre değişse de, aile kurumunun sağlamlaştırılması, idam cezasının geri getirilmesi, Müslüman muhafazakâr kesimde de İslamî yaşama ve fıtrata dönülmesi önerileri öne çıkıyor. Dün bir ucundan yazmaya çalıştığım: fıtrata ve İslamî değerlere dönüş çözümü, iktidar partisi sözcüleri, yandaşları ve bizzat Cumhurbaşkanı tarafından çeşitli konuşmalarında mealen dile getirildiği için, biraz daha üzerinde durmaya değer diye düşünüyorum.

Dinî muhafazakârlık eril şiddeti pekiştiriyor

Tek tanrılı dinler erkek egemenliğini ilahî güce dayandırarak eril toplum düzenini, erkek iktidarını, o iktidarın doğal sonucu olan şiddeti mutlaklaştırır, pekiştirir. Eril zihniyet sadece erkeklerle sınırlı kalmaz, kadınların değerlerini ve kabullerini de etkiler; eşitsizlik ve teslimiyet onlara ilahî kader olarak dayatılır ve kadın bu dayatılmış kaderi içselleştirir.

Toplumlar geliştikçe, aşiret yapıları çözüldükçe, insanların ufukları genişleyip özgürleştikçe, sekülerleşmeyle birlikte din kurumu tek ve mutlak belirleyici olmaktan çıkar, dinî inanç eril devletin denetim ve yönetiminden kurtulup bireyin vicdanına, yani olması gereken yere yerleşir. Bu süreç ilerledikçe eril iktidar yapısı ve zihniyeti ağır ağır aşınırken kadın adım adım özgürleşir, toplumdaki varlığı belirginleşir, konumunu sorgular, başkaldırır ve kadın erkek eşitliği mücadelesi yükselir.

Müslüman muhafazakâr bir toplum hayalini (projesini) adım adım hayata geçirmeye çalışan AKP zihniyetinin kadın sorununa bakışı, tam da muktedir erkekliğin gücünü ve “haklılığını (!)” dinden alan bakıştır. Tayyip Erdoğan’ın buyrukçu, otoriter, nobran üslubuna yansıyan bu zihniyetin iktidarda olmasının, kadına karşı şiddetin artışında ve pervasızlaşmasındaki payı tartışma götürmez. Kadın erkek eşitliğini reddeden, kadınları özgür ve eşit bireyler olarak değil “Allah’ın erkeğe emaneti” mal olarak gören bu zihniyet cinsel takıntılı ve şiddete eğilimli erkek topluluğunda kadına şiddeti meşrulaştırdığı gibi, şiddet kullananın arkasını iktidar kurumlarına dayamasını da sağlar.

İslâma ve fıtrata dönüş, kadının bütünüyle erkeğe tâbi kılınması ve kadına şiddetin önünün açılması çözümüdür. Peygamber’den, Kur’an’dan, dinî metinlerden yapılan alıntıların, dinimizin kadını nasıl sakındığına, ne kadar önem verdiğine dair anlatıların, gözlerimizin önünde gerçekleşen uygulamalar karşısında hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

Ailenin güçlendirilmesi çözüm olabilir mi?

Geleneksel kutsal aile sadece dinî, İslamî değil her çeşit muhafazakârlığın kalesi; kadın üzerindeki baskı ve şiddetin yuvasıdır. Töre ya da namus cinayetleri ailenin kararıyla, aile fertlerinin katılımıyla uygulanır. Erkeğin karısına, kızına, çocuklarına uyguladığı aile içi şiddetin boyutları -ensest dahil- aile mahremiyeti kalkanının ardında gözlerden gizlenir. Satıldıkları yaşlı adamların tecavüzüne uğrayan çocuk gelinler ailenin parçasıdır. Ailenin güçlendirilmesi, muhafazakâr terminolojide kadının çocuk doğurup eve kapatılması, efendisi erkeğin insafına ya da lütfuna terkedilmesi demektir. Bu kesimden kişilerin kadın ve aile konusunda yazdıkları, çizdikleri, söyledikleri, önerdikleri, uzun açıklamalara gerek bırakmayacak ve itirazları geçersiz kılacak kadar açıktır.

Kuşkusuz Türkiye’deki bütün aileleri aynı kalıpta düşünmemek gerekir. Kadın ve erkeğin özgür, eşit, gönüllü birlikteliğine dayanan seküler çekirdek aile,  bütün sorunlarına ve geçirmekte olduğu kimi zaman sancılı evrime rağmen muhafazakâr kesimlerin ve iktidarın özlediği kutsal aileden farklı olarak kadına daha fazla eşitlik ve özgürlük sağlar. Aile mühendisliğine soyunan muhafazakârların, “aile yapısı çöküyor” diyerek feryad etmelerinin nedeni de budur zaten. Kadının eşitliği ve özgürlüğü onların eril iktidarlarına ve tahakkümlerine karşı tehdit unsurudur.

Şiddete karşı çözümü devlet vahşetinde arayanlar

Özgecan’ın katlinin ardından toplumda kabaran öfke ve isyan kısasa kısas zihniyetini yeniden gündeme getirdi. Benzer olaylarda idam talebi daha önce de yükselmişti. Kan ve şiddet kültürünün egemen olduğu az gelişmiş bir toplumda kitlelerin çaresiz isyan duygularıyla linç ve idam önermelerini yadırgamamak gerek. Ne var ki, idam cezasının kaldırılmasını içlerine bir türlü sindirememiş dindar muhafazakâr kesimler ile eril şiddetin taşıyıcısı faşizan  çevreler Özgecan’ın yarattığı acı ve öfkeyi, devletin düşüne taşına cinayet işlemesi anlamına gelen idam cezasını yeniden pazarlamak için fırsat saydılar. Yeni Yargıtay Başkanı’nın idam cezası tartışılabilir sözü, ilkel kısasa kısas zihniyetinin nerelere kadar uzandığını göstermesi bakımından yeterince vahim ve ürkütücü

Uzun söze gerek yok: İşin ahlâkî, insanî, vicdanî boyutları bir yana, dünya ve Türkiye çapındaki bütün araştırmalar idamın suçu azaltmadığını gösteriyor. İdamın pardonu, telafisi, geri dönüşü olmadığı gibi, uygulanan idamların topluma nelere mâlolduğu da bilinmekte. Bugün idamı geri getirmek için çırpınanların, bu şiddet ülkesinde yarın idam sehpalarına çıkarılmayacaklarının garantisi de ne yazık ki yok. Kitlelerin öfkeli tepkilerini yatıştırmak, ölümü değil kim olursa olsun insan yaşamını savunmak yerine ölüm tellallığına soyunan siyasiler, şiddetin artışından ve meşrulaştırılmasından da sorumludurlar.

Çözüm yok mu?

Toplumun ruh hali cinnet sınırlarına dayandı. Psikolojik çöküntü şiddet eğilimini artırıyor. Toplumsal kültürümüzün zaten parçası olan şiddeti körükleyen, yaygınlaştıran, özendiren en önemli neden içinde yaşamak zorunda kaldığımız zehirli siyasal atmosfer. Devletin en tepesinden başlayarak, iktidarıyla muhalefetiyle siyasetin dili şiddet ve nefret dili. Özellikle ve öncelikle iktidardan kaynaklanan bu dil toplumun düşman cephelere bölünmesini ve şiddeti körüklüyor. Dilin şiddeti, siyasilerden başlayıp  dalga dalga halka yayılarak fiilî şiddete dönüşüyor. Şiddet yaygınlaştıkça kanıksanıyor, meşrulaşıyor.

Sorunların çözümü üzerinde düşünebilmek için sakinleşmek, normalleşmek gerek. Öncelikle Cumhurbaşkanı’nın ve siyasilerin bir süre susmaları bile işe yarar, çünkü ağızlarını her açtıklarında gerginliği, düşmanlığı, şiddeti körüklüyor, toplumu lime lime ayırıyor, bölüyorlar. “Özgecan’ın acısında birleştik” sözü kendimizi kandırmaktan ibaret. O acı bizleri birleştireceğine, Tayyip Erdoğan’a, kendine tâbi olmayan, erkek şiddetine karşı çıkan, önerdiği muhafazakâr yaşam biçimini reddeden kadınlara yeni bir saldırı ve ötekileştirme fırsatı verdi.

İki yazıdır anlatmaya çalıştığım gibi kadına yönelik şiddet bir zihniyet meselesi ve zihniyet değişikliği kolay olmaz; hele de o zihniyet iktidardaysa… Yine de bir yandan eril iktidar zihniyetine karşı felsefî, sosyolojik, ideolojik, siyasal mücadele verilirken öte yandan yapılacak şeyler var:

Kadına şiddetin; saldırganın iyi hali (ne demekse!), kadının durumu, yaşam biçimi, rızası v.b, hafifletici nedenler gözetilmeden en ağır şekilde cezalandırılması; idamdan çok daha ağır bir ceza olan ağırlaştırılmış müebbed hapsin dava uzamadan, gereğinde tek celsede verilmesi; kadına yönelik şiddete hafifletici neden bulan, üst sınırdan değil alt sınırdan ceza kesen hâkimlerin görevden alınması; mevcut yasaların yoruma imkân tanımayacak şekilde ağırlaştırılması.

Şiddete maruz kalan kadınların etkin devlet korumasına alınması; şiddet uygulayan erkeğin ömür boyu gözetim altında tutulması, psikolojik tedavinin zorunlu olması.

Kadınları zaptırapt altına almaya yönelik söylemlerin sonlandırılması; kadının bedeni ve özel hayatıyla ilgili müdahalelerin suç sayılması. Kızlar 6 yaşında evlenebilir fetvaları verenlerin, kadın kocası olmadan dışarda dolaşmamalı diyenlerin, kızlı erkekli yaşanan evlerden söz edip mahalle baskısı yaratanların, din, ahlak, namus söylemleriyle toplumsal hayatta ve eğitimde kadınlarla erkekleri ayırmaya çalışanların beyanlarının ifade özgürlüğü olarak değil kadının özgürlüğüne müdahale olarak değerlendirilip suç sayılması.

Bağımsız kadın örgütlerinin aralarındaki farklılıkları öne çıkarmak yerine kadının özgürlüğü ve kadına şiddetin engellenmesi ortak paydasında ama’sız buluşarak ortak mücadele vermeleri. Bu mücadelenin siyasî yandaşlıktan ve ideolojik kutuplaşmalardan kurtulup, kadın sorunu araçsallaştırılmadan yapılması.

Bağımsız medyanın sadece kadına değil her türlü şiddete karşı tutarlı ve kararlı bir tutum sergilemesi. Şiddet içeren, belli bir gruba karşı nefret dili kullanan, kadını aşağılayan yayınların, dizilerin reyting hesabı yapılmadan yayından kaldırılması.

Bir başlangıç olarak muktedirlerin çenelerini tutmaları, tutamadıkları zaman da nefret ve ayrımcılık söylemlerine medyada yer verilmemesi, yok sayılmaları.

Çok mu uçtum, imkânsız mı bunlar? Yüzleşmeye, birleşmeye ve mücadeleye cesaret edebilirsek imkânsız değil.

Oya Baydar
18 Şubat 2015 [t24]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sartre: Aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın gerçeklerine ve çelişkilerine karşı belirlediği tavırdır

Aydın yalnızdır; çünkü onu hiç kimse görevlendirmemiştir. Oysa o çelişkilerinden biri de budur başkaları da özgürleşmedikçe özgürleşemeyecektir. Çünkü her insanın,...

Kapat