Cesare Pavese: Beni kimsenin tanımayacağı bir yer arıyordum

Daha kapıda işletmeye başladı beni. Buradan ilk çıkışım olmadığını, bir de onun gibi birinin bunu da yaşaması gerektiğini söyleyince, anlamlı anlamlı gülmeye başlıyor, çayırda baş başa bir kadınla bir erkekmişiz gibi ve çıkınını koltuğunun altına sıkıştırıp, “Babam olmayacaktı ki…” diyor.

Gülmeden duramamasını bekliyordum, çünkü onun gibi budalanın biri, bir saçmalık yapmadan çıkmazdı içerden, ama bu kötülük dolu bir gülüştü; hani bir konu açmak için gülünür ya, öyle. “Babanla piliç yersin bu akşam,” diyorum yola bakarak, “içerden ilk çıkışta evde insanı bir karşılarlar ki düğün şenliği!” Hemen arkamdan, bana yapışık gibi yürüyordu, sanki hızla geçen dondurmacı arabası biz iki yayayı çiğneyecekti. Hiçbir caddede karşıdan karşıya geçmediği belliydi ya da beni işletmeye başlamıştı bile. Anımsıyorum, ne ben, ne de o, dönüp tutukevine bakmıştık. Bulvarın sık ağaçlarını görmek insanı etkiliyordu, hava da çok sıcaktı, sımsıkı bağlı boyunbağım yüzünden terleyip duruyordum, içerisi gibi sıcaktı, bir köşeyi dönüp tam güneşin alnına çıktık.
“İn cin top oynuyor bu caddelerde,” dediğini duyuyorum, evindeymiş gibi sakin. Rahatlamış görünüyordu şimdi, boynunda kırmızı mendili, çıkını ve kaba poturuyla, iki öküz gibi nereye gittiğimizi bilmeden yürüdüğümüzün farkında bile değildi. Bu budala köylüler, bütün dünyayı gezmiş, görmüş geçirmiş de olsa, bir sabah sokağa çıktığında şaşırıp kalan, ne yapacağını bilemeyen bir adamı anlayamazlar. İnsan böyle olabilir, çünkü, bunu ne kadar bekliyor da olsa, salıverdiklerinde, bir türlü bu dünyadan biri gibi duyumsayamaz kendini ve evden kaçmış biri gibi, vurur sokaklara.
“Hiç olmazsa gölgeden yürüyelim, nasıl olsa parayla değil,” diyerek kaldırıma çekiyorum onu.
Geliyor ve yakınmaya başlıyor yine. O günlerin birinde, brandaya uzanmış, söylediklerini yineliyor. Babasının o mevsim kol gücüne gereksinmesi varmış da, jandarmalara, oğlunu elinden almak için hasat sonunu beklemelerini haykırmış da, kent tutukevinin parmaklıklarının altında durup ona tehditler yağdırmış da, yanan evin sahiplerine zarar ziyan davası açmaya kalkışmış da.
“Baban kaç yaşında?” diyorum.
“Altmışının üstünde.”
“Altmışının üstünde böyle çetin ceviz ha?”
Burada, yeniden gülmeye başladı Talino, suç ortağıymışız gibi. Yakınıyor, gülüyor ve bu arada bütün kaldırımı kapatıyordu, insanlar geçmeye başlamıştı, ona çarpıyorlardı, çünkü meydanda tek başınaymış gibi yürüyordu. Doğru şehrin merkezine gidiyorduk, götüren kimdi bilmiyorum: O benimle geliyordu; ben ona bakıyor, yürümesine karışmıyor ve onunla gidiyordum. Beni kimsenin tanımayacağı bir yer arıyordum, bir kahve içip düşünmek için.
Öğle çoktan geçmişti ve yalnızca istasyonun bahçesinde oturtmuştum onu. Elinde yol kâğıdı vardı, dönüp ne zamana kadar geçerli olduğunu sordu.
“Köye dönmem,” diyordu sonra. “Babam öldürür beni.” Olanca iriyarılığıyla, hâlâ gardiyanın karşısındaymış gibi konuşuyordu. Boynunun terini kuruladı sonra. “Daha öfkesini alamadı babam, üstelik ekini kaldırmak için bir başkasına gündelik ödemek zorunda kaldı. Babam adaletten daha kötüdür.”
“Seni bıraktılar ya? Hâlâ hoşnut değil mi?”
“O başka. Tutuklanan kendi de olsaydı, yine de birinden çıkarırdı öfkesini.”
Baktım gitmiyor, bir sigara çıkardım. Nasıl olsa, o içmiyordu. Kâğıdı katladı, gömlek cebine koydu ve çeşmeye baktı.
Benim karnım acıkmıştı. “Evine dön, Talino,” dedim. “Ben de bu kaldırımlardan kurtulmak isterdim. Sen ne yapabilirsin burada, kimseyi de tanımıyorsun!”
İçerden çıkarken yaptığı gibi, tek gözüyle baktı bana. Öfkeleniyordum artık. Uygar insanların arasında ne yapacağını sanıyorsun, budala, demek istiyordum, ahırına dön. Seninle, senin gibi konuşmasını bile bilmeyen biriyle, bir ay hücrede kalmak yetmez mi?
Ama, hiçbirini söylemedim bunların ve ben de çeşmeye bakmaya başladım.
Ağaçların altı bile sıcaktı. Bomboştu bahçe. Bu saatte, bebek bakıcıları arabalarını sürerek eve koşarlar, herkes yemekte olurdu.
“Madem geldim bir kez,” diyordu o, “Torino’yu görmek istiyorum.”
“İşsizim ve bu akşam nerede yatacağımı bile bilmiyorum, haberin var mı?” diye haykırdım suratına. Tepemin attığının farkında bile değildi ya da en azından farkında değil gibi yaptı, babasının yanında alışmış olmalıydı. Bundan da, göründüğü kadar budala olmadığı anlaşılıyordu. Bana gerçeği söylettikten sonra, baklayı ağzından çıkardı.
“Kâğıda göre dört gün vaktim var. Ekin nasıl olsa biçilmiştir. Harmana yetişsek yeter. Burada biraz kalmak istiyorum. Bir daha kim bilir ne zaman kaçabilirim Monticello’dan.”
Ne yapacağını tasarlamıştı bile. “Yetişsek,” diyordu. Yan yan bir baktım.
“Baban seni öldürmek istemiyor mu?” dedim sonra, tane tane.
“Seninle dönersem, iş değişir. Harman makinesinde çalışıp bize yardım edebilirsin. Sen de çetin cevizin birisin, az konuşuyorsun. Babamla anlaşırsın. Burada durumunun kötü olduğunu da kendin söyledin.”
Yanlış bir şey yapmamak için susuyordum: Çok bile konuşmuştum. Hücredeyken, moralini düzeltmek için, Torino’nun benim için tehlikeli bir yer olduğunu, adaletin elinden kurtulsam bile, öç almak için bekleyenler olduğunu söylemiştim. Bir kedi gibi kapıya sürtündüğü, her sabah dayak yemiş gibi uyandığı günlerdi. O zamanlar, anlattıklarını dinleyince, insan yananın onun evi olduğunu sanabilirdi.
Şimdi o hileci bakışıyla bakıyordu bana ve bir an, ne tramvayların sesi duyuldu, ne sokağın; yalnızca bir tulumba gibi fıslayan çeşmenin sesi.
Ne evet, ne hayır demeden lokantaya götürdüm onu. Yediğimizin parasını ödemek bana düşüyordu. Gardiyandan son birkaç kuruşumu aldığımı görmüştü. O ise, başına bir şey gelmemesi için, meteliksiz teslim olmuştu.
Yemeğin sonunda, hakkında daha çok şey bıliyordum. Adaletle başım hâlâ dertteyse söyletmek ve kendisiyle gitmenin işime gelip gelmediğini anlamak için lafa boğuyordu beni. Bense, köye özellikle başı dertte ve şehirli birini götürmek için, niçin bu kadar yanıp tutuştuğunu öğrenmek istiyordum.İikimiz de epey uğraştık. Sonunda, dostumuz, bir bisikletliyi ezdiği için başı derde girmiş, işinin ehli bir makine ustası olduğumu biliyordu yalnızca: Ama ben onun yalnızca bir makine ustası aramadığını öğrenmiştim. Yine de, kendisinden daha budala babasını hoşnut etmek istiyor da olabilirdi gerçekten.
O zaman, yangın çıkarmaktan yargılanmak tehlikesi yetmedi mi diye soruyorum. “Ne diye bulguru pirince karıyorsun?” diyorum sonra. “Başkasının yaktığı bir samanlık yüzünden içeri giren biri, kendisine yaklaşanlara karşı dikkatli olmalı.”
“Ama suçsuz olduğun için salıvermediler mi seni?” diye soruyor, o öküz gözleriyle.
Bunun üzerine, lokantada olmayan birini görmem gerektiğini söyledim; bardağını dipledi, çıkınını aldı. Beni beklemesini söylemek zahmetine değmezdi, inanmazdı çünkü. Ama onu peşimde gezdirmeyi de hiç canım istemiyordu. “Talino,” dedim, “henüz karar veremedim. Sen istasyona gidip trene bin. Ben durumları bir göreyim. Bakarsın, birkaç gün sonra Monticello’ya düşüvermişim. Bundan kolay ne olabilir?” Beş parası yoktu ve kabul etmek zorundaydı.

Cesare Pavese
Senin Köylerin

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İsmet Özel: Eğer başımıza iş düşmediyse bunun sebebi bir başımız olmayışındandır

Günümüzde hiç kimsenin başına iş düşmüyor. Yani meselelerin çözümü için hiç kimsenin başına iş düşmüyor. Çünkü devletin konacağı, işin düşeceği...

Kapat