Cesare Pavese: Kimseyle konuşamazsın bunları, anlamı yok konuşmanın…

Nuto’dan ve müziğinden —nereden nereye?— Amerika’da haber almıştım —ne kadar zaman önceydi?— geriye dönmeye niyetim yoktu henüz, demiryolu yapımındaki işi bırakmış, istasyondan istasyona gide gide California’ya varmıştım, ve gün ışığında o geniş bayırları görünce de “Eh artık yurdumdayım” demiştim. Amerika’nın bile sonuna varmıştım denizde ve bu kez yeniden gemiye binmenin anlamı yoktu, bunun için de çam ağaçları ve üzüm bağları arasında demir attım. “Memlekette elimde çapayla beni görseler, nasıl gülerlerdi.” Ama Califomıa’da çapa kullanmıyorlar. Daha çok bahçıvan onlar. Birkaç Pied-montluya rastladım, yeter bu kadarı dedim, sırf bana yan gözle bakan kendim gibi insanları görmek için dünyayı arşınlamaya değmiyordu. Bunun için köylük yerlerden ayrıldım ve Oakland’de bir sütçülük işi buldum. Akşamları, körfezin sularının ötesinde San Fransisco’nun ışıklarım görebiliyordunuz. Oraya gittim ve bir ay açlık çektim, hapisten çıkınca da Çinliler’i kıskandığım yerde buldum kendimi. Bu sırada düşündüm, insan görmek için dünyayı dolaşıp durmaya değer mi, diye. Yeniden tepelere döndüm.

Oraya gideli çok olmamıştı, benimle aynı yerde çalıştığı için artık hoşlanmadığım bir kız vardı. Kapıda benimle buluşmaya o kadar sık gelip gitmişti ki, onu da kasiyer olarak almışlardı işe, şimdi ben pastırmaları kızartır, bardakları doldururken, tezgâhın üzerinden gözünü dikip bana bakıyordu bütün gün. Akşamları dükkândan ayrılınca ben, uzun topuklu ayakkabılarıyla peşimden koşar, bir araba durdurup denize ya da sinemaya gitmemizi isterdi. Lokantanın ışıklarından kurtulur kurtulmaz, yıldızların altında, gece böceklerinin ve kurbağaların şamatası arasında yalnız başımıza kalırdık. Onu elma ağaçlarının, ağaç kümelerinin arasındaki tarlalara ya da yol kenarındaki kısa otların araşma götürüp yere yatırmak ve yıldızların altında bütün o şamataya bir anlam vermek isterdim. Oysa o taraklarda bezi yoktu onun. Tıpkı kadınların yaptığı gibi çığlığı basar ve başka bir birahaneye gitmek isterdi. Daha elimi vücuduna dokundurur dokundurmaz —Okdand’ da yan sokaklardan birinde bir odamız vardı— taş kesilirdi.

Nuto’dan böyle bir gecede haber aldım. Bubbioiu bir adamdan. Daha o ağzını açmadan tanıdım onu vücut yapısından ve yürüyüşünden. Kereste yüklü bir kamyonda şoförlük yapıyordu, dışarda kamyonuna benzin doldurulurken o içeri girmiş ve bir bira istemişti benden.

Dudaklarımı sımsıkı bastırarak bizim oraların ağzıyla “Bir şişe şarap daha iyi giderdi,” dedim.

Gözleri güldü ve bana baktı. Bütün akşam konuştuk, kamyonun kornasını çala çala bozacaklardı nerdeyse dışarda. Nora, kasadan, kulaklarını dikmiş bizi dinliyordu, pirelenmeye başlamıştı, ama Alessandria’da hiç bulunmamıştı ve anlamıyordu dilimizi. Sonunda, arkadaşıma bir bardak kaçak viski bile doldurdum. Memlekette de kamyon şoförlüğü yaptığını, gittiği köylerin adını, Amerika’ ya niçin geldiğini anlattı. “Böyle bir rezaleti içtiklerini bilseydim… yalan söylememeli, ısıtıyor insanı, ama şarap yok buralarda.”

“Burada hiçbir şey yok,” dedim. “Ayda yaşıyormuş gibi insan.”

Nora’nın cam sıkılmıştı, saçlarını düzeltiyordu. Sandalyesinde geri döndü ve radyoda bir dans müziği buldu. Arkadaşım omuzlarım silkti, tezgâha doğru eğildi ve omuzunun üzerinden göstererek, “Hoşlanıyor musun bu kadınlardan?” diye sordu.

Tezgâhı siler gibi yaptım. “Kabahat bizde,” dedim. “Onların yeri burası.”

Hiçbir şey söylemedi, radyoyu dinledi. Müzik arasında kurbağa seslerini duyuyordum, hiç değişmiyordu. Nora omuzlarım doğrulttu ve aşağılar gibi baktı ona arkasından.

“Tıpkı bu müzikleri gibi” dedi arkadaşım. “Karşılaştıramazsın. Hiç bilmiyorlar çalmasını.”

Ve geçen yıl Nizza’da yarışmadan söz etti. Çevredeki bütün köylerden bandolar gelmiş, Cortemilia’nın bandosu, San Marzano’nım, Canelli’nin ve Neive’nin bandoları; öyle çalmışlar, öyle çalmışlar ki halk durmuş dinlemiş onları; at yarışlarını ertelemek zorunda kalmışlar, rahip bile dinlemiş dans müziğini; yalnızca çalabilmek için içiyorlarmış, ve gece yarısı olmuş onlar hâlâ çalıyorlarmış; Tiberio’yla Neive’den gelen bando kazanmış. Ama tartışmalar, kavgalar olmuş, insanların başında şişeler parçalanmış, ona kalırsa Saltolu Nuto haketmişmiş ödülü.

“Nuto mu? Ama ben tanıyorum onu.”

İşte o zaman bu yeni arkadaş, Nuto’nun şimdi nasıl olduğunu, ne yaptığını anlattı. Aynı gece Nuto’nun nasıl onlara bir iki şey göstermek istediğini, Calamandro’ya kadar anayol boyunca nasıl çalıp durduğunu anlattı. Arkadaş, ay ışığında bir bisikletle izlemiş onları, o kadar güzel çalıyorlarmış ki, kadınlar yataklarından fırlayıp dışarı çıkmışlar, alkışlamışlar; sonra bando durmuş ve bir başka havaya başlamış. Nuto ortasındaymış onların ve klarnetle yol gösteriyormuş onlara.

Nora dışardaki koma sesini durdurmam için bağırdı bana. Arkadaşıma bir bardak içki daha doldurdum ve Bubbio’ya ne zaman döneceğini sordum.

“Elimden gelse” dedi, “yarın giderdim.”

O gece, Oakland’a eve gitmeden önce, gittim arabaların geçtiği anayoldan uzakta çayırlığa oturdum ve bir sigara yaktım. Ay yoktu ama bir yıldız denizi vardı gökte, ne kadar kurbağa ve gece böceği varsa o kadar yıldız. O gece Nora kendisini otların üzerine yıkmama izin vermiş olsaydı bile yetmezdi bana. Kurbağalar vraklamalarını sürdürecek, arabalar tepeden hızlarını artırarak koşmalarını sürdürecek ve Amerika yolun son bulduğu yerde bitecekti yine, sahilde pırıl pırıl parlayan bu kentlerde bitmiş olacaktı Amerika. Karanlıkta, bahçelerden ve çam ağaçlarından gelen kokular arasında anladım ki bu yıldızlar benim yıldızlarım değildi, beni korkutuyorlardı, tıpkı Nora ve müşteriler gibi. Yumurtalı domuz pastırması, iyi bir ücret, kavun büyüklüğünde portakallar boşunaydı, cır-cır böcekleri ve kurbağalar gibi. Buraya geldiğime değmiş miydi? Nereye gidebilirdim şimdi? Dalgakırandan aşağı mı atmalıydım kendimi?

Şimdi anlıyorum, sık sık neden bir kızın bir araba içinde, bir odada ya da bir sokak köşesinde boğulmuş olarak bulunduğunu. Belki bu insanlar da kendilerini otların üzerine bırakmak ve kurbağaların sesine uymak ve bir kadının boyu kadar bir toprağa sahip olmak ve orada gerçekten uyumak ve korkmamak istiyorlardı. Ve yine de büyük bir ülkeydi burası, herkese yetecek kadar şey vardı. Kadınlar vardı, toprak vardı, para vardı. Ama hiç kimse yeteri kadarına sahip değildi bunların, hiç kimse ne kadar şeyi olursa olsun bir an durmuyordu; ve tarlalar, bağlar ulusal parklar gibiydi, istasyonlarda görülenlere benzer yapma çiçek tarlaları, ya da kavrulmuş boş topraklar, dökme demirden dağlar. Burası insanın yerleşip de başını dinleyeceği ve başkalarına, “îyi ya da kötü buradayım. Bırakın, iyi ya da kötü burada huzur içinde yaşayayım” diyebileceği bir ülke değildi. Beni korkutan da buydu. İnsanlar birbirlerini tanımıyordu bile; ne zaman şu dağları aşsan, hiç kimsenin hiçbir zaman oralara yerleşmemiş, el atmamış olduğunu görürdün. İşte bunun için sarhoş bir adamı adamakıllı dövüp hapse sokabiliyor ve orada ölüme terkedebiliyorlardı. Yalnızca içkileri değildi kötü olan, kadınları da öyleydi. Sonra bir gün onlardan biri bir şeye dokunmak, adım bırakmak istiyordu, o zaman bir kadını boğuyor, uykusunda başına bir kurşun sıkıyor, bir somun anahtarıyla kafasını eziyordu.

Nora yoldan sesleniyor, kente gitmek istediğini söylüyordu. Uzaktan sesi gece böceklerinin sesine benziyordu. Ne düşündüğümü bilmiş olsa ne söyleyeceğini düşününce gülmemek için kendimi zor tuttum. Fakat kimseyle konuşamazsın bunları, anlamı yok konuşmanın. Güzel bir sabah beni bir daha göremeyecekti, hepsi bu. Ama nereye gidebilirdim? Dünyanın ucuna, en uzak sahiline varmıştım, yeterdi artık. O zaman dağları aşıp geri dönebileceğimi düşünmeye başladım.

Cesare Pavese
Ay ve Şenlik Ateşleri

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Slavoj Zizek: Soluduğumuz havadan insani yetilerimize kadar her şey bir meta haline geliyor

Kapat