Pavese: Ay ve şenlik ateşleri üzerine bir şey bilmeyen bir aileye ne yararı var bu vadinin?

Biraz kaçığım ben, dedim kendi kendime. Yirmi yıldır uzaktım buralardan ve bu köyler beni bekliyordu, ilk kez Cenova’nin sokaklarında yürürken duyduğum hayal kırıklığını anımsadım — yolun ortasında bir parçacık yeşillik arayarak yürümüştüm. Liman vardı, kuşkusuz, kızların yüzleri, dükkânlar, bankalar vardı; ama bir kamış kümesi, bir kucak çalının kokusu, bir parçacık bağlık, bunlar nerdeydi? Kısası, ayın, şenlik ateşlerinin öyküsünü biliyordum, ama bildiğimi unutmuşum, onun farkına vardım.

Bunları düşünmeye başladığımda kalakalıyordum, çünkü o kadar çok şey geliyordu ki aklıma, o kadar arzular, o kadar eski aşağılamalar; kendime sığınılacak bir barınak yaptığımı, dostlar edindiğimi, üzerine gerçekten adımı yazabileceğim, bahçesini düzenleyebileceğim bir evim olduğunu düşündüğüm zamanları anımsıyordum.
Bütün bunları yaptığımı, hatta kendi kendime, “biraz para yapabilirsem bir karı alacağım kendime, onu ve oğlumu memlekete göndereceğim. Onların da benim gibi orada büyümelerini istiyorum” diyeceğim bir noktaya geldiğimi düşünüyordum. Fakat hiçbir zaman bir oğlum olmadı, karımınsa hiç lafını açmayın —Denizin ötesinden gelen, ay ve şenlik ateşleri üzerine hiçbir şey bilmeyen bir aileye ne yararı var bu vadinin? Orada büyümeli insan, şarap gibi,, polenta gibi kemiklerinde hissetmeli onu, o zaman konuşmak gereğini duymadan bilir onu; içinde o kadar yıl bilmeden taşımış olduğun her şey şimdi bir araba zincirinin tıkırtısında, bir öküzün kuyruğunun sallanırken çıkardığı hışırtıda, bir tabak kuru fasulyenin tadında, geceleyin meydanda duyulan bir sesin tınısında birden uyanır.

Sorun, Cinto’nun bunları bilmemesiydi —bir çocukken benim de bilmediğim gibi— buralardan çekip gitmemiş biri değilse kimsenin bilemeyeceği gibi. Eğer onun ya da köyde herhangi bir kimsenin beni anlamasını istiyorsam, onlara dışardaki dünyadan söz etmeli ve hikâyemi anlatmalıydım onlara — ya da daha iyisi onlara hiçbir şey anlatmamalıydım da sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmalı, onları benimle birlikte Amerika’ya, Cenova’ ya götürmeliydim, kazandığım para yüzümde yazılı, ceketimin cebinde ilikli. Nuto dışında insanlar böyle şeylerden hoşlanırdı, tabii o da beni anlamaya çalışıyordu.
Albergo dell’Angelo’da, pazarda, meydanda insanlarla karşılaşıyordum. Birisi beni aramaya gelirdi, La Mora’dan gelen adam gibi beni bir kez daha çağırırdı oraya. Ne iş yaptığımı bilmek isterlerdi, Albergo dell’Angelo’yu, ya da, otobüsü satın alıp almadığımı bilmek isterlerdi. Meydanda, küçük yıkık bir kiliseden söz eden papazla, beni kenara çekip, eğer araştırmak istiyorsam kağıtlarımın hâlâ. Belediye Sarayı’nda olması gerektiğini söyleyen kâtiple tanıştırdılar beni; Alessandria’daki yetimler yurduna daha, yeni gittiğim cevabını verdim. Zamanımı en az alan kişi, köyün eski tarihi, faşist belediye başkanının pis işleri hakkında bilinecek her şeyi bilen Cavaliere’di.

Yollarda ve çiftliklerde durum biraz daha iyiydi, fakat oralarda bile inanmıyorlardı bana. Birine olsun, aradığım şeyin yalnızca daha önce gördüğüm bir şeyi yeniden görmek olduğunu nasıl açıklayabilirdim? Arabaları ve samanlıkları görmek, tahtadan bir kova, demir bir kapı, bir hindiba çiçeği, mavi damalı bir eşarp, su içebileceğim bir sukabağı, bir zappa kulpu görmek. Yüzleri de seviyordum, her zaman gördüğüm gibiydiler; yaşlı, kırışık yüzlü kadınlar, sakin öküzler, çiçekli kızlar, güvercinliklerin çatıları. Onları son görüşümün üzerinden sanki mevsimler geçmiş gibiydi, yıllar değil. Gördüklerim ve duyduklarımda —dünyanın başlangıcından önce geçirdikleri kuraklıklar, panayırlar, hasatlar— eskisine göre ne kadar az fark varsa o kadar çok seviyordum onları. Kuru fasulye, şarap şişeleri, tahralar ve harman yerindeki ağaç kütükleri için de aynı şeydi.

Burada, Nuto yanıldığımı, bunlara katlanmak zorunda olmadığımı söyledi, çünkü bu yamaçlarda insanlar insan gibi değil hayvan gibi yaşarlardı, savaş da düzeltememişti bir şeyi, her şey daha önce nasılsa öyleydi yine, ölüler dışında. Valino ve onun baldızı üzerine de konuşuyorduk. Valino’nun şimdi onunla yatıp yatmadığına varıncaya kadar —başka ne yapacaktı ya— fakat çok kötü şeyler oluyordu o evde. Nuto, Valino’nun belinden kayışını çıkarıp da onları hayvanlar gibi dövmeye başladığında çığlıklarını ta Belbo vadisinden duyabileceğimi söyledi bana, Cinto da nasibini alıyordu bu dayaklardan — ona bir an olsun soluk aldırmayan, şarap değildi, bu kadar çok şarapları yoktu, son derece yoksul oluşları ve Valino nun yaşama karşı duyduğu öfkeydi.

Padrino ve ailesine ne olduğunu da öğrenmiştim. Cola’nin baldızı, hani şu bana evi satmak isteyen kadın söylemişti. Padrino, çiftliğin satışından elde ettikleri az bir parayla gittikleri Cussano’da, birkaç yıl önce ölmüştü: Kızlarının kocaları tarafından sokağa atılmış yaşlı bir adam olarak. Kızlardan küçüğü, henüz genç bir kızken, diğeri, Angiolina, bir yıl sonra, La Madonna delle Rovere’de ormanların yukarısındaki bir çiftlikte yaşayan iki kardeşle evlenmişlerdi. Yaşlı adam ve çocuklarıyla orada yaşamışlardı; yalnızca üzüm ve polenta yiyorlar ve ayda bir, ekmeklerini pişirmek için aşağı iniyorlardı, öyle kopmuşlardı dünyadan. İki erkek çok çalışıyor, kadınlarını ve öküzlerini yıpratıp duruyorlardı; kızlardan genci, bir tarlada yıldırım çarpmasından ölmüştü; diğeri, Angiolina ise yedi çocuk doğurmuş, sonra böğründe bir tümörle yatağa düşmüş, üç ay yatmış, inlemiş —doktor yılda bir gelirmiş oralara— ve bir gün, papazı bile göremeden ölmüş. Kızları ölünce evde yaşlı adama yiyecek verecek kimse kalmamış, o da köy köy, panayır panayır dolaşmaya başlamış yiyeceğini bulmak için; Cola, savaştan önceki yıl, kir pas içinde, koca beyaz bir sakalla son kez şöyle bir görmüş onu. Sonunda o da ölmüş, dilenmeye gittiği bir çiftliğin harman yerinde.
Yani üvey kızkardeşlerimi aramak, beni hâlâ hatırlayıp hatırlamadıklarını görmek için Cossano’ya gitmemin İliç bir yaran yoktu. Angiolina’mn, tıpkı öldüğü kış annesi gibi ağzı yan açık yatakta yatıyorken yüzünü bir türlü çıkaramıyordum aklımdan.

Ben de bir sabah demiryolu boyunca, La Mora’dayken kim bilir kaç kez gittiğim yoldan Canelli’ye gittim. Salto’dan, H Nido’dan geçmek zorundaydım. Çatıya ulaşan ıhlamur ağaçlarıyla, kızların oturdukları terasıyla, camlı verandasıyla, ve biz ırgatların yaşadığı sundurmak alçak binasıyla La Mora’yı gördüm. Tanımadığım sesler duydum, yoluma devam ettim.
Benim zamanımda olmayan uzun bir caddeden Canelli’ye girdim, fakat kokuyu hemen farkettim —şarap tortusunun o keskin kokusunu, Belbo’dan gelen hafif rüzgâri, ve vermut kokusunu. Pencerelerde saksıları, yüzleri, fotoğrafları ve büyük evleriyle dar sokaklar öylece duruyordu. Meydanda daha bir canlılık vardı— yeni bir kahve, bir benzin istasyonu, toz içinde gelip geçen motosikletler. Fakat büyük çınar ağacı hâlâ oradaydı. Kasabada hâlâ para olduğu görülüyordu.
Sabahı bankada ve postanede geçirdim. Büyük bir kasaba değildi, fakat yukarda, tepelerde kaç tane başka villa ve büyük ev olduğunu kim bilebilirdi ki! Yani çocukken haklıymışım ben, Canelli halkının dünyada bir değeri vardı, ve buradan dünyaya bir pencere açılıyordu. Belbo’ nun üzerindeki köprüden vadiye ve Nizza’ya doğru uzanan alçak tepelere baktım.
Hiçbir şey değişmemişti, yalnız geçen yıl, bir çocuk, bir at arabasında babasıyla birlikte üzüm satmaya gelmişti oraya. Belki de Canelli, Cinto için de dünyaya açılan bir kapı olabilirdi.

O zaman her şeyin değişmiş olduğunu farkettim Canelli’yi Canelli olduğu için severdim ben, tıpkı vadiyi, tepeleri ve dereleri sevişim gibi. Onu severdim, çünkü orada her şey tamamdı, çünkü yılların yıllara değil, mevsimlerin mevsimlere yerlerini bıraktığı son köydü. Şarapçılar istedikleri kadar köpüklü şarap yapabilir, bürolar, makineler, yük arabaları yapabilir, depolar kurabilirdi —benim yaptığım iş de buydu— Cenova’dan geçen ve insanı istediği yere götürebilen yolun başladığı yer de burasıydı. Gaminella’dan başlayarak bir ucundan ötekine gitmiştim bu yolun. Eğer çocuk olsaydım bir kez daha teperdim o yolu. Ne olmuştu yani? Hiçbir zaman gerçekten oradan uzaklaşmamış olan Nuto hâlâ dünyayı anlamak ve onu değiştirmek istiyordu ve mevsimler birbiri ardından geçiyordu. Ya da kim bilir böyle değildi de hâlâ yalnızca aya inanıyordu. Fakat aya inanmayan ben, her şey söylenmiş ve olmuş bitmişken yalnızca mevsimlerin önem taşıdığını ve onları kemiklerinizde duyduğunuzu ve siz daha küçük bir çocukken sizi onların büyüttüğünü biliyordum. Canelli tüm dünyadır —Canelli ve Belbo vadisi— ve tepeler arasında zaman akmadan durur.

Akşama doğru demiryolunun yanındaki yoldan geri döndüm. Caddeyi geçtim. II Nido’nun altından geçtim, La Mora’yı geçtim. Salto’daki evde Nuto’yu iş tulumu içinde planya yapar ve ıslık çalar buldum, yüzünde dargın bir hava. “Ne var?”
Birisi bir parçacık tarla açmaya çalışırken, Gaminella’daki bayırlarda iki ceset daha bulmuş, kafaları ezilmiş, ayakkabıları alınmış iki faşist casus cesedi. Doktor ve polis yetkilileri tanımaya koşmuşlar, ama üzerinden iki yıl geçtikten sonra tanınacak nesi kalırmış ki onların? Repubblichini olmalıymışlar, çünkü partizanlar vadide ölürler, meydanlarda kurşuna dizilirler, balkonlardan aşağı asılırlar ya da Almanya’ya gönderilirlermiş.
“Kızacak ne var bunda?” dedim. “Eski hikâye.”
Fakat Nuto bütün bunları kafasından atamıyordu bir türlü, ıslık çalarken yüzü asıktı.

Cesare Pavese
Ay ve Şenlik Ateşleri

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz