Cesare Pavese: Hepimiz insan değil miyiz?

Köy meydanındaki Albergo dell’Angelo’da geçirdim bu yazı; kimse tanımıyordu beni artık orada, o kadar irileşmiş ve şişmanlamıştım. Köyde ben de kimseyi tanımıyordum; benim zamanımda pek seyrek gelirdik buraya, yollarda ya da kuru dere yataklarında, daha olmazsa harman yerinde kalırdık. Köy, vadinin çok yukarısına kurulmuştur, ve Belbo nehri yaşadığım tepelerin eteklerinde genişlemeden, yayılmadan yarım saat kadar önce kilisenin önünde akar.

On beş gün kadar dinlenmeye gelmiştim; rastlantıya balcın Meryem’in göğe yükseliş bayramı idi. Daha iyi ya, yabancıların gelişi, gidişi, meydandaki kargaşa ve gürültü içinde kim kimi tanıyabilirdi! Onların bağırışlarını, şarkı söylemelerini ve müziklerini duyuyordum; karanlık çökünce ateşler yanıyor, havai fişekler atılıyordu; içiyorlar, eğleniyorlar, gruplar halinde geziniyorlardı; üç gece sabaha kadar dans ettiler meydanda; meydandan, atlıkarıncaların, boruların sesi, hava tüfeklerinin çatırtısı yükseliyordu.

Bir zamanların aynı gürültüleri, aynı şarabı, aynı yüzleri, insanların ayakları altında koşuşan küçük oğlanlar aynıydı; boyun atkıları, öküzlerin boyundurukları, güneş yanığı bacaklarına giydikleri çoraplarıyla kadınlar, koku ve ter, hepsi aynıydı. Mutluluk ve acı da, Belbo’nun kıyılarında verilen sözler de öyle. Tek fark, bir zamanlar, ilk gündeliğim avucumda dalmıştım şenliğin içine, atış tezgâhlarına, salıncaklara; uzun saç örgülü kızları ağlatmıştık, ve biz oğlanlardan hiç birimiz erkeklerle kadınların, parlak saçlı erkeklerle burunları havada kızların niçin buluştuklarını, birbirlerini seçtiklerini, birbirlerinin yüzüne niçin güldüklerini, niçin birlikte dansettiklerini bilmiyorduk henüz.

Tek fark, neden böyle yaptıklarını anlıyordum şimdi — ve o günler geçmişti. Bunları tam anlamaya başladığım sırada vadiden ayrılmıştım. Orada katmış olan Nuto, Salto’da doğramacı Nuto, Canelli’de ilk kaçamağımızda benim suç ortağım, on yıldır bütün yortu günlerinde ve tatillerde, vadideki bütün danslarda klarnet çalıyordu daha o zaman. Onun için dünya, bu geride kalan on yıl boyunca bir şenlikler dönemi olmuştu; bütün sıkı içkicileri, bütün şarlatanları, bütün köy cümbüşlerini biliyordu. Şu geçen yıl, ne zaman günlük şeylerden kurtulmak istesem onu aradım hep. Evi, Salto’ya çıkarken yan yoldadır, kentler arası yola bakar; yeni biçilmiş tahta kokusu gelir burnunuza, çiçek kokusu, talaş kokusu: La Mora’daki ilk günlerimde, yoksul bir kulübeden geldiğim için bir başka dünya gibi görünmüştü bana burası — anayolu, bandoları, henüz hiç gitmediğim Canelli’deki büyük evleri simgeleyen bir koku.

Cesare Pavese: Ait olduğu bir yer bulmaya çalışır insan…

Nuto artık evli ve erişkin bir erkek, kendi işi var, yanında adamlar çalıştırıyor ama evi hâlâ aynı; pencerelerindeki, evin önündeki saksılardan zakkum ve sardunya kokuları yükseliyor güneşte. Klarneti yüklüğün gerisinde asılı duruyor; ayaklar altında, Salto’nun eteklerindeki dere yatağına kova kova döktükleri talaşlar vardır — akasya, ılgın ve mürver ağaçlarıyla dolu, yazın hep kuru bir dere yatağıdır burası.

Nuto, bir doğramacı mı olacak yoksa bandoda mı çalacak, buna karar vermek zorunda kaldığım, bu yüzden de on yıllık fiesta günlerinden sonra, babasının ölümü üzerine klarneti bir kenara bıraktığını anlatıyor. Ben ona nerelerde bulunduğumu anlatırken, Cenova’daki bazı kişiler yoluyla benden haberler almış olduğunu, ve köyde, oradan ayrılmadan önce köprünün kemeri altında bir küp altın bulduğuma dair bir masal anlattıklarını söylüyor.

Gülüşüyoruz. “Şimdi belki de babam bile gelir paraya konmaya” dedim.

“Baban mı — sensin senin baban” dedi.

“Bir tek iyi şey var Amerika’da — hepsi de piç.”

“Bak, bu başka bir şey” diye cevap verdi Nuto. “Neden adsız ya da evsiz insanlar olsun? Hepimiz insan değil miyiz?”

‘‘Bırak olduğu gibi kalsın her şey. Ben oraya vardığımda bir adım bile yoktu.”

“Sen oraya gittin” dedi Nuto, “artık hiç kimse aşağılayamaz seni o sözle; ama ya oraya gitmemiş olanlar? Buralarda hâlâ ne kadar zavallı kimse var bilemezsin. Bandoyla turneye çıktığımda, her kapının eşiğinde, ekmek kırıntılarıyla, lahana kökleriyle yaşamak zorunda bırakılmış budalalar, gerizekâlılar, yasadışı çocuklar, sarhoşların ve cahil hizmetçi kızların çocukları olurdu. Bazıları onlarla eğlenirdi bile. Sen başardın bu işi” dedi Nuto. “Çünkü iyi ya da kötü bir ev buldun. Padrino’nun evinde çok az doyuyordu karnım, ama yiyordun ya. Başkalarına iyi şeyler yap demenin yaran yok — yardım etmek zorundayız onlara.”

Nuto’yla konuşmayı seviyorum; ikimiz de koca adamlarız artık, birbirimizi tanıyoruz, fakat uzun zaman önce, bu günlerde La Mora’da, ben çiftlikte çalışırken benden üç yaş büyüktü o, ıslık çalmasını, gitar çalmasını biliyordu; düşüncesine değer verilir, sözü dinlenirdi; yetişkin erkeklerle de biz oğlan çocuklarıyla da tartışır, kadınlara göz kırpardı. O azman bile hep peşindeydim ve bazen onunla dere boyuna gitmek, hatta Belbo’da yuva aramak için işi asardım. La Mora’da hakkımda iyi düşünülmesini istiyorsam ne yapmam gerektiğini söylerdi bana, sonra da akşamleyin çiftlik avlusuna gelir, geç saatlere kadar oturur, ırgatlarla konuşurdu.

Şimdi de bandodaki yaşamım anlatıyordu bana Çevremizde gezip gördüğü köyler vardı, gündüzleyin güneş ışığında, ağaç kümeleriyle birbirinden ayrılmış pırıl pırıl parlardı; geceleyin karanlıkta gökte yıldız kümeleri olurdu. O ve cumartesi geceleri istasyondaki sundurmanın altında çalıştırdığı bandonun öteki kişileri fuara vardığında neşeyle dolu olurlardı; daha sonraki iki üç gün gözlerini kırpmazlardı, ancak yemek için dururlardı — klarneti bırakıp içki bardağını, bardağı bırakıp çatalı alırlar, sonra yine klarnete, kornete ya da trompete dönerlerdi. Sonra azıcık fazla yer, azıcık fazla içerlerdi, sonra bir solo gelirdi, ondan sonra hafif bir şeyler yenir, sonra yüklü bir akşam yemeği, böylece sabaha kadar uyanık kalırlardı. Şenlikler, törenler, düğünler, rakip bandolarla yarışmalar vardı. İkinci ve üçüncü günlerin sabahında şiş gözlerle inerlerdi yükseltiden, yüzlerini bir kova suyla yıkamak ve belki de arabalar, at ve öküz pislikleri arasında çayıra upuzun serilmek ilaç gibi gelirdi onlara.

“Bütün bunların parasını kim öderdi?” diye sordum. Yerel yetkililer, belki de zengin bir aile, ya da gösteriş severin biri, bütün bu kişiler öderdi faturayı. Ve yemek yemeye gelenler, derdi o, hep aynı kişiler olurdu.

Bir de ne yediklerini duymalıydınız. La Mora’da akşam yemekleri, öteki köylerde ve başka zamanlardaki akşam yemekleri üzerine söylediklerini anımsıyorum hep. Ama verdikleri yemekler hep aynı olurdu, bunları bana saydıklarında, kendimi La Mora’daki çiftlik mutfağında hissettim yeniden: Rende yapan, hamur yoğuran, dolma dolduran, tencere kapaklarını açan, ateşi üfleyen kadınları görür gibi oldum; bütün o tatları yeniden duydum, kırılmış asma sürgünlerinin çatırtılarını yeniden duydum.

“Seviyordun bunları,” dedim ona. “Niçin vazgeçtin? Baban öldü diye mi?”

Nuto’ysa her şeyden önce, çalgı çalmanın insanın cebine çok şey koymadığım söyledi; bütün bu artıklarla doymuş olursun sonunda da yine kimin ödediğini hiç bir zaman bilemezsin.

“Sonra savaş başladı,” dedi. “Kızların tabanları yine kaşınıyordu dans etmek için, sanırım, ama onlarla dans edecek kim kalmıştı ki? İnsanlar, savaş yıllarında kendilerini eğlendirecek başka yollar buldular.”

“Müziği hâlâ seviyorum,” diye sürdürdü Nuto düşünceli düşünceli. “Ne yazık ki kötü bir efendi o. Sonunda kötü bir alışkanlığa dönüşür ve vazgeçmek zorunda kalırsın ondan. Babam, onun kadınların peşinde koşmaktan daha kötü olduğunu söylerdi.”

“Ha, evet,” dedim ona, “kadınlarla aran nasıl ? Bir zamanlar hoşlanırdım onlardan. Dansta görürdüm onları hep.”

Nuto’nun ciddiyken bile hem gülüyor hem ıslık çalıyor gibi bir hali vardır.

“Alessandria’daki yetimler yurdu için bir şeyler yapmadın mı?”

“Umarım yapmamışımdır,” dedi. “Senin gibi birine karşılık kim bilir kaç tane zavallı çocuk vardır.”

Sonra, ikisi arasından müziği yeğlediğini söyledi. Bazen geceleri eve geç dönerlerken bir araya gelirler ve çalarlar da çalarlarmış, o ve kornet çalan adam, mandolin çalan adam, anayolda, karanlıkta, evlerden uzak, kadınlardan uzak, delice havlamalarla cevap veren köpeklerden uzak çalarlarmış.

“Hiç serenat yapmadım,” dedi. “Eğer kız hoşsa, onun aradığı şey müzik değildir. O, öteki kızların önünde poz kesmek ister — bir erkektir onun aradığı. Müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.”

Nuto güldüğümü farketti ve hızlı hızlı ‘Tür şey söyleyeceğim sana,” dedi. “Bir obuacı vardı, Arboretto, o kadar çok serenat yapardı ki sevgilisine, ‘bu ikisi var ya, aşk yapmıyorlar, müzik yapıyorlar derdik.”

Anayolda yürürken, ya da penceresinde oturup bir bardak şarap içerken işte böyle konuşuyorduk; altımızda Belbo vadisi uzanıyordu, Belbo’nun yatağım izleyen telli kavaklar, ve önde Gaminella’daki büyük tepe, tüm bağlıklar ve kabarmış dereler. Bu şarabı en son içeli ne kadar zaman geçti?

“Sana söyledim mi,” dedim Nuto’ya, “Cola satmak istiyor?”

“Yalnız toprağı mı?” dedi. “Dikkatli ol, yatağını da satmasın sana.”

“Bir ot şilte mi yoksa kuş tüyü yatak mı?” diye sordum dişlerimin arasından. “Yaşlıyım ben.”

“Bütün kuştüyü yataklar eski çuvallara döner sonunda,” diye cevap verdi Nuto. Sonra “La Mora’ya görmeye gitmedin mi daha?” dedi.

Öyle — Gitmemiştim. Salto’daki evden birkaç adım ötedeydi ve ben gitmemiştim daha. Yaşlı adamın ve kızlarının, oğlanların ve ırgatların darmadağın olduğunu, hepsinin gittiğini, kiminin ölmüş, kiminin orayı terketmiş olduğunu biliyordum. Yalnız Nicoletto kalmıştı, yaşlı adamın geri zekâlı genç yeğeni, arkamdan hep piç diye bağıran, öyle üzülürdüm ki — malın yarısı da satılmıştı.

“Bir gün giderim. Artık geri döndüm ya” dedim.

Cesare Pavese
Ay ve Şenlik Ateşleri

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Ruhsal Yaşamın Amaca Yönelikliği – Alfred Adler

Kapat