Dostoyevski: Hayal kurmaya üç aydan fazla dayanamaz, topluma karışma ihtiyacı duyardım

Sefilliğimin ardı kesilince dehşetli içim sıkılıyordu. Pişmanlık duymaya başlıyor, fakat bu mide bulandırıcı duyguyu da çok geçmeden kendimden uzaklaştırıyordum. Yavaş yavaş bunlara da alışıyordum.

Her şeye çabucak alışırdım zaten, daha doğrusu uysallaşır, bile bile her şeye katlanırdım. Bu arada kendimi “güzel ve yüksek şeyler”e vermek, her şeyle uzlaşmamı sağlayan bir çare olurdu, ama elbette hayallerimde. Öyle hayaller kuruyordum ki, aralıksız tam üç ay odamda daldığım hayal âleminde yaşardım. O anlarda, inanın, paltosunun yakasına telaşla Alman kunduzundan kürk diken tavşan yürekli zattan tamamıyla farklı olurdum. Birden kahraman kesiliverirdim. O sırada on verşok boyundaki teğmen ziyaretime gelse, içeriye adım attırmazdım. Böyle zamanlarda onu gözlerimin önünde canlandırmayı dahi beceremezdim. Hayallerimin neler olduğunu, bunların beni nasıl avuttuğunu şimdi söylemek güç; fakat o zaman bana yetiyorlardı. Hoş, yalnız o zaman değil, şimdi bile bazen bunlarla oyalanıyorum. Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi; pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç, ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama önemli olan da tamamen hazır olmasıydı) açılacağına körü körüne inanırdım; yani neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum. Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten. Çünkü çamurdayken, başka zamanda kahramanım, yalnızca kahramanlar çamurun içinde gizlenebilirler diye kendimi teselli ediyordum. Düpedüz bir adam için çamurlanmak ayıp sayılır, halbuki bir kahraman istediği kadar içine dalsın nasıl olsa çamur bulaşmaz. İşin dikkate değer yanı, bütün bu “güzel ve yüksek şeyler”in içimdeki kabarmalara, sefahat dalgasına iyice kapıldığım sıralarda da gelmesiydi; hem de girdabın tam dibindeyken, kendini hatırlatmak ister gibi, kısa süren alevlenmeler halinde hissediliyordu, ama bu beni yaptıklarımdan vazgeçirmiyor, hatta tam tersine, sefihliğimi büsbütün kızıştırıyor, yemeğin tadını artıran iyi bir terbiye ödevi görüyordu. Çeşit çeşit itirazlar, ıstıraplar, zorlu bir iç tahlil bu terbiyenin malzemesiydi; bu ıstırap ve ıstırapçıklar sözüm ona sefahatime, kendine has gıdıklayıcı bir zevk, hatta bir anlam veriyor, kısacası, aşım için bulunmaz bir terbiye oluyordu. Sefahat âlemlerimin kendine göre bir derinliği yok değildi. Zaten ben öyle düpedüz, aşağılık, avam işi bir sefahati kabul edip o çirkefe dalabilir miydim? Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim hiç? Hayır efendim, asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben…

Hayallerimde “güzel ve yüksek şeylere dalışlar”ımda aşk maceraları yaşadım, Tanrım! Bu tamamıyla hayali, herhangi canlı varlıkla ilgisi olmayan aşklardan öylesine tatmin oluyordum ki, sonradan gerçek, tatbiki bir aşka hiç ihtiyaç duymuyordum; hatta gerçek bir aşkı lüks bile buluyordum. Her şeyi tembelce, ama tatlı bir tarzda sanata bağlıyordum; yani şuradan buradan, şairlerden, romancılardan kaptığım göz kamaştırıcı, her arzuya cevap verecek hayat sahnelerini, tamamıyla hazır kurguları hayallerime göre dilediğimce kesip biçiyordum. Her seferinde kahraman bendim; güya herkesi yendiğim için üstünlüğümü kabul etmek zorunda kalıyorlardı, ben de hepsini affediyordum. Tanınmış bir şair, bir mabeyinci olup âşık oluyor, elime geçen milyonluk servetleri hemen insanlık yoluna harcıyor, sonra hiç de sıradan olmayan, içinde bol bol “güzel ve yüksek şeyler” bulunan Manfredvari kusurlarımı bütün milletin önünde sayıp döküyordum. Hepsi beni gözyaşları içinde kucaklıyor (öyle yapmasalar ahmaklıklarını göstermiş olurlardı), ben de yalınayak, boş mideyle yeni fikirleri yaymak için tekrar yola düşüyor, geri fikirlileri Austerlitz’de kırıp geçiriyordum. Derken marş çalınıp genel af ilan ediliyor, Papa Roma’yı terk edip Brezilya’ya gitmeye razı oluyordu; arkasından, bütün İtalya halkı için Como Gölü kenarındaki Borghese Villası’nda (bu olaylar hatırına Como Gölü Roma’ya naklediliyordu) muazzam bir balo veriliyordu. O sırada, bahçenin çalılığında bir vaka geçiyordu vs. vs., anlıyorsunuz ya… Bunca itiraf, heyecan ve gözyaşından sonra, bütün bunları uluorta piyasaya çıkarmanın bayağı, adice bir hareket olduğunu söyleyeceksiniz. İyi ama neden adice olsun? Yoksa bunlardan utandığımı, sizlerin de pekâlâ başınızdan geçmiş vakalardan daha manasız olduğunu mu sanıyorsunuz baylar? Hem emin olun, bazılarını hiç de fena tertiplememiştim. Bütün vakalar Como Gölü’nde geçmiyordu ki… Fakat siz haklısınız; gerçekten bu yaptığıma hem bayağılık, hem alçaklık denir. Ama en bayağı olanı, kendimi size karşı haklı göstermeye çalışmam. Ondan da bayağısı, kendimi azarlamaya çalışmam. Neyse, bu lafın ardı gelmeyecek, gittikçe kepazeleşiyor…

Hayal kurmaya devamlı olarak üç aydan fazla dayanamaz, içimde şiddetli bir topluma karışma ihtiyacı duyardım. Benim için topluma karışmak da kısım amirim Anton Antoniç Setoçkin’in evine gitmekti. Ömrüm boyunca sürekli görüştüğüm tek adam o oldu, ki şimdi buna da şaşıyorum. Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir, aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet, bende insanlarla, bütün dünyayla hemen kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı canlı bir kişi olmalıydı. Anton Antoniç’e yalnız salı günleri (kabul günüydü) gidilebilirdi; bu sebeple insanlarla kucaklaşma ihtiyacımı da mutlaka salı günlerine denk getirmem gerekiyordu. Anton Antoniç, Pyati Uglov civarında bir evin dördüncü katında, basık tavanlı, birbirinden ufak dört odacığı olan bir dairede oturuyordu; eşyası gayet kıt ve hep sarıya çalan renkteydi. İki kızı ve misafirlere çay dağıtan kız kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Kısa boylu, kalkık burunlu kızlarından biri on üç, öteki on dört yaşındaydı; durmadan aralarında fiskos edip gülüştükleri için onlardan çekinirdim. Ev sahibi daima çalışma odasında, masanın önünde deri kaplı bir kanepede, bizde ya da başka bir müessesede memur olan kır saçlı bir misafirle otururdu. Benim sık görmediğim, ama değişmeyen birkaç misafir daha olurdu. Vergilerden, senato toplantılarından, maaştan, terfilerden, ekselanstan, göze girmek sanatından konuşuluyordu. Bu adamların yanında üçer dörder saat aptal aptal onları dinleyerek, kendim iki lakırdı söylemeye cesaret edemeden, daha doğrusu beceremeden öylece otururdum. Sersemleşir, ikide bir terler, birden inme geliverecekmiş gibi olurdum, ama bu da iyi, yararlı bir şeydi. Eve dönünce insanlarla kucaklaşmak arzum bir müddet için yatışıyordu.

Setoçkin’den başka Simonov adındaki eski okul arkadaşım da ahbaplarımdan sayılabilirdi. Aslında Petersburg’da epey okul arkadaşım vardı, ama onlarla görüşmüyor, hatta sokakta selamlaşmıyordum. Çalıştığım müesseseyi değiştirmeme onlarla bir arada bulunmak istemeyişimin, nefret ettiğim çocukluk hatıralarımla ilgimi kesmek arzumun sebep olduğunu da söyleyebilirim. Okulumuza da, orada geçen feci, kahırlı yıllara da lanet olsun! Sözün kısası, hürriyete kavuşur kavuşmaz okul arkadaşlarımla ilgimi kesmiştim. Karşılaşınca selamlaştıklarımın sayısı ikiyi üçü geçmiyordu. Bunlardan biri olan Simonov da, okuldayken hiçbir özelliği olmayan, sakin, sessiz bir çocuktu, ama onun oldukça şahsiyet sahibi, hatta dürüst bir insan olduğunu sezmiştim. Pek dar kafalı olduğunu da sanmıyorum. Birlikte pek hoş geçen zamanlarımız da olmuş, ama uzun sürmemiş, hemen aramız bulutlanıvermişti. Anladığıma göre Simonov bu hatıralardan hoşlanmıyor, bunları tazeleyerek eski günleri canlandırmak isteyeceğimden endişe ediyordu. Benden hoşlanmadığından şüphelendiğim halde, pek emin olmadığım için ara sıra uğruyordum.

Yalnızlığıma dayanamadığım bir perşembe günü, o gün Anton Antoniç’in kapısının açılmayacağını bildiğim için Simonov’u hatırladım. Dördüncü kata tırmanırken bu adamın beni görmekten pek memnun olmadığını, gitmenin lüzumsuzluğunu düşünüyordum. Fakat her zaman olduğu gibi, böyle düşünceler sanki inat olsun diye, beni bu çeşit şüpheli durumlara sürüklüyordu; yine de içeri girdim. Simonov’la en son aşağı yukarı bir yıl önce görüşmüştüm.

Fyodor Dostoyevski
Yeraltından Notlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cesare Pavese: Beni kimsenin tanımayacağı bir yer arıyordum

Daha kapıda işletmeye başladı beni. Buradan ilk çıkışım olmadığını, bir de onun gibi birinin bunu da yaşaması gerektiğini söyleyince, anlamlı...

Kapat