“Cehennem bu dünyadaki yaşamdır” Kafka’nın Şato’su: Bürokratik Despotizm ve Gönüllü Kölelik

Teftiş hizmetleri var mı? Yalnızca bu var zaten. Kuşkusuz ki, sözcüğün kaba anlamında hataları araştırmakla görevli değiller, çünkü asla hata noktasına varmaz, sizin durumunuzda olduğu gibi bir hata ortaya çıksa bile, bunun bir hata olduğunu kim kesin olarak söyleyebilir ki?

Das Schloss, Kafka tamamlanmamış bütün romanları gibi, tuhaf ve muammalı bir edebi belgedir, şaşkınlık uyandırır; çeşitli, çelişik ve uyumsuz yorumlara esin kaynağı olmuştur. Dava gibi bu eser de dinsel ve teolojik çok sayıda okumanın konusu olmuştur. Bu eserin dinsel boyutuna dair en etkin “pozitif” okuma Max Brod’unkidir.

Brod, Şato’nun birinci baskısına ünlü önsözünde (1934) şunu yazmakta tereddüt göstermez: “Kafka’nın girme hakkını elde edemediği, hatta gerektiği gibi yaklaşamadığı bu ‘Şato’, tamı tamına teologların verdiği anlamda ‘Lütuf’tur, insanların yazgılarını yöneten Tanrı idaresidir (“Köy”)… Dava ve Şato, Kabala’ya göre Tanrısallığın kendini bize sunduğu iki biçimi –Adalet ve Lütuf– göstermektedir.” Şato’daki yüksek şahsiyetleri son derece tiksindirici bir açıdan ortaya koyan roman bölümleri bile (Sortini’nin Amalia’ya müstehcen mektubu) Brod tarafından “ahlakın kategorileri ile dinin kategorilerinin çakışmadığı”nın kanıtı olarak yorumlanmıştır. Walter Benjamin tarafından savunulamaz olarak nitelenen ve eleştirmenlerin de giderek bir kenara attıkları böyle bir okuma şifresinin kabaca uygunsuzluğu üzerinde durmaya bile gerek yoktur.

Brod’un arzu ettiği gibi Lütuf sembolü olarak görülmekle alakası olmayan Şato, daha ziyade cehennemi bir mantığın ürünü olabilir. Erich Heller, Kafka’da hem bir mutlak özgürlük düşünün, hem de korkunç kölelik bilgisinin bulunduğunu haklı olarak gözlemlemektedir: Bu çözümsüz çelişkiden, “imandan geriye kalan tek şey” olan “lanetlenme inancı” doğar. Bununla birlikte Heller Kafka’nın eserinde bilinirci bir Manicilik saptanabileceğine, romandaki Şato’nun “bilinirci iblisler kumpanyasının son derece tahkimli garnizonu” gibi bir şey olduğuna inanırken haksızdır.

Kafka’nın bilinirci doktrinlerin bir yandaşı olduğunu gösteren hiçbir şey yoktur ve bu tür yorum –Kabala’ya gönderme yapan yorum gibi– metnin oldukça dışında ve (Kafka’nın mektuplaşmalarından, günlüğünden vs. anlaşıldığı kadarıyla) yazarın bilgileri ya da kaygılarıyla ilişkisiz, alegorik, mistik ve ezoterik bir okumayı gerektirir. Kafka’nın dinselliği, sembolik figürlerden oluşan o kült bir sistemden ziyade, belli bir Stimmung içinde, tinsel bir atmosfer, bir dünya duygusu ve modern insan durumu içinde kendini gösterir.

Günther Anders’in gayet doğru bir şekilde yazdığı gibi, “Kafka ne bir alegoriler manipülatörüdür ne bir sembolist.” Bununla birlikte, Anders eseri ve özellikle Şato’yu bilinirci yorumlama eğilimine direnemez. En olağanüstü basiret gücünü engin yanlış anlamalarla karıştıran Anders’in okuması, yazarın dinsel fikirlerini şu şekilde yorumlamaya çabalar: “Aslında, Kafka’da kuvvet bulan şey Marcioncu bir fikirdir; buna göre yaratan Tanrı bir ‘demiurgos’tur, dolayısıyla ‘kötü’dür –daha şaşırtıcı paralellik, Marcion’da bu yaratan Tanrı (Sevgi Tanrı’sının tersine), aynı zamanda ‘Kanunun, Eski Ahit’in Tanrı’sıdır. Kafka’da da tanrısal merci, Kanun ve ‘kötülük’ birbirine karışır.” Ama Şato’daki görevlilerin “kötülüğü”nde “tanrısal bir merci”yle ya da Eski Ahit’in Kanunuyla bir ilişki olduğuna dair romanda hiçbir şey yoktur. Marcioncu doktrinlerin, uzaktan ya da yakından, Kafka’nın tinsel kaygılarının parçası gözükmemesinden söz etmeye bile değmez.

Martin Buber de “bilinirci iblisler”den söz etmektedir, ama Şato’yu, kefaretin yokluğundan ıstırap çeken (unerlöstheit der Welt) cehennemi bir dünya olarak tanımladığında dinsel evrene daha yakın durur. Gerçekten de Kafka, “cehennem bu dünyadaki yaşamdır” şeklindeki Strindberg’in inancını (Walter Benjamin’de de buna rastlanır) paylaşıyor gözükmektedir. Zürau aforizmalarından birinde şunu yazar: “Burada olduğundan daha fazla şeytansılık yoktur.” Bizi Mesih özlemine yönelten şey özellikle dünyaya bu tasalı bakıştır. Bu paradoksal diyalektiği Adorno’dan daha iyi algılamış kimse yoktur: Ona göre, Şato’da (ve Dava’da) bizim varoluşumuz “kefaretin bakış açısından cehennem” olarak sunulmuştur; “dünyanın çatlaklarını cehennemi bir yalazın içinde ortaya çıkartan” bir ışıkla aydınlanmıştır.

Bu düşkün dünyada, yalanın karşısına hakikati çıkarma yönündeki –K.’nınki gibi– tek tek her teşebbüs yenilgiye mahkûmdur. Kafka’ya göre, “bir yalan dünyasında yalan kendi zıddıyla bile ortadan kaldırılamaz, onu ancak bir hakikat dünyası yok edebilir.” Başka deyişle, mevcut dünyanın ortadan kaldırılması ve yerine yeni bir dünyanın konulması yoluyla. Dolayısıyla, cehennem metaforu da romanın Stimmung’unu gerçekten açıklamamaktadır: Şato’nun ortamında beşinci çembere patetik iniş diye bir şey yoktur; daha ziyade yalın ve ironiktir. Roman Teorisi’ndeki Lukács’ın ifadesi buna uygulanabilir: “Yazarın ironisi Tanrı’sız dönemlerin negatif mistiğidir.”

Bilindiği gibi, romanın mimarisi üç temel figür etrafında inşa edilmiştir: Şato, köy ve kadastrocu K. Birincisinden başlarsak, bu mitsel şato, yakından bakıldığında, “görünüşte hepsi taştan köy evlerin”den oluşan “oldukça yürekler acısı küçük bir kasaba” olarak görülür. Teolojik, sembolik ve alegorik yorum seli karşısında, belki de biraz daha fazla ihtiyatlı olmak gerekecektir: Peki ya Şato başka bir şeyin simgesi değil de yalnızca bir şato’ysa, yani dünyevi ve insani bir iktidarın merkeziyse? Böyle bir okumada bu “Şato”, “köy”ün belirttiği halkın karşısında iktidarı, otoriteyi, devleti temsil eder. Kaba davranışlı bürokratlardan oluşan bir makine aracılığıyla köyü yöneten, uzak ve keyfi iktidar açıklanamaz ve kesinlikle anlamdan yoksundur. Binanın kendisi –idari aygıtın zirvesindeki merkez– erişilmez ve nüfuz edilmezdir; Schloss teriminin Almanca etimolojisinin belirttiği gibi kapatmadır.

Bu iktidar, genellikle sanıldığı gibi, Avusturya-Macaristan monarşisi gibi arkaik bir despotizmin iktidarı değildir. Kafka’yı ilgilendiren şey, geleneksel ve kişisel otorite figürü değildir: Kont Westwest romanda önemsiz bir kişiliktir. Onun sorguladığı şey (anarşistler gibi), daha ziyade, bürokratik, hiyerarşik ve kişisiz, otoriter ve yabancılaşmış aygıtıyla birlikte modern devletin despotik temelleridir. Ve bunu gözde silahıyla yapar: ironi. Daha doğrusu, gerçeküstücülerin anladığı anlamda, bu tamamlanmamış eserin temel bir boyutu olan kara mizahla.

İktidarın idari sistemi nasıl işlemektedir? Kusursuz ve yanılmaz olduğunu ileri süren bir yapı söz konusudur: “Bizim idari örgütlenmemiz çatlaksızdır (lückenlos)”, der memur Bürgel. Aynı ölçüde de irasyoneldir… Beşinci bölümde Kafka, bürokratik evrenin ve K.’nın “gülünç karışıklık” (lächerliche Gewirre) olarak nitelediği –ama bireylerin yaşamına karar veren bir karışıklık– bu “resmi” kargaşanın trajikomik bir parodisini çizer. Bu sistemin içsel, değirmi ve boş mantığı, belediye başkanının bir cümlesinde ortaya çıkar: “Yalnızca kusursuz bir yabancı sizinki gibi bir soru sorabilir. Teftiş hizmetleri var mı? Yalnızca bu var zaten. Kuşkusuz ki, sözcüğün kaba anlamında hataları araştırmakla görevli değiller, çünkü asla hata noktasına varmaz, sizin durumunuzda olduğu gibi bir hata ortaya çıksa bile, bunun bir hata olduğunu kim kesin olarak söyleyebilir ki?” Belediye başkanı bürokratik makinenin bütününün yalnızca birbirlerini denetleyen denetim sistemlerinden oluştuğunu ileri sürer. Ama denetleyecek hiçbir şey olmadığını hemen ekler, çünkü gerçek hata yoktur. Her cümle bir öncekini inkâr eder ve nihai sonuç “idari” anlamsızlıktır. Kafka’nın ironik ve berrak bakışı, onu acımasızca “parçalayan” bürokratik söyleme aşina bir gözlemcinin bakışıdır.

Bu sırada, arka planda, bir şey yavaş yavaş büyür, sınırsızca yayılır ve her yanı istila eder: Resmi kâğıt, Kanzleipapier, yani Kafka’ya göre işkence çeken insanlığın zincirlerinden ibaret kâğıt. Bir kâğıt okyanusu belediye başkanının odasını kaplar. Bir kâğıt dağı Sordini’nin bürosunda birikir. Bir kâğıt –K. ile ilgili dosya– topu birbirlerine atan A ve B bölümleri arasında defalarca gidip gelir, yolculuk eder ve sonunda Şato’nun kırtasiyeci labirenti içinde kaybolur. Sanki Max Weber’in övdüğü çok etkili “yetki alanlarının ayrımı”nın hince bir karikatürü gibidir.

Bu sayısız fiş, sonsuzca yığılmış bu dosyalar, dolaplardan taşan bu protokoller neye yarar? Kadastrocudan bir form doldurmak amacıyla bilgileri kesin bir buyrukla isteyen Momus’un itiraf ettiği gibi, Klamm bu protokollerin hiçbirini asla okumaz! Bu Kanzleipapiere’ler artık araç değil, kendinde amaçlardır: formun amacı son tahlilde formun kendisidir…

Bürokratik yabancılaşmanın doruk noktasına belediye başkanı resmi aygıtı özerk bir makine olarak, insanın katılımından geçen bir otomat olarak tanımladığında erişilir: “İdari aygıt, kendi içinde önemsiz olsa da aynı olayın yıllardır dayattığı gerilim ve kızgınlığa sanki katlanamıyor da, sonunda kalkıp memur da olmadan kendi başına karar alıyor gibidir.” Kafka bir tür bürokratik perpetuum mobile, özerkleşen ve kendi etrafında boşlukta dönen idari bir aygıt tanımlar. Dolayısıyla, –yine incelikli bir mizahla– bürokratik sistemi şeyleşmiş bir dünya olarak gösterir; burada bireyler arasındaki ilişkiler bir şey, bağımsız bir nesne, kör bir çark düzeni olur. Burada modernitenin merkezindeyiz, en kişisellikten uzak ve “mekanik” olarak sahip olduğu şeydeyiz. Şato’daki bürokratik sistemin temsili tasarımı, Max ve Alfred Weber gibi dönemin sosyologlarının tasarımıyla karşılaştırıldığında kuşkusuz bazı benzerlikler saptanır, ama özellikle önemli ayrımlar görülür. Birçok yorumcu Kafka’nın şatosundaki bürokrasinin ve –kuşkusuz ki Kafka’nın hiç okumadığı bir yazar olan– Max Weber’in bürokrasisinin ortak noktaları olduğunu gözlemlemişlerdir: işlevsel hiyerarşi, yetki alanlarının katı dağılımı, sistematik yazılı kayıtlar, belirgin düzenlemeler. Bununla birlikte, Weber ile Kafka arasındaki “seçmeli yakınlıklar” üzerine en derin incelemenin yazarı olan José Maria Gonzales Garcia’nın kabul ettiği gibi, Weber’in, Kafka’nın tersine, Almanya’da güçlü devlet (Machtstaat) yanlısı bir nasyonal-emperyalist olması başta olmak üzere, farklılıklar benzerliklerden çok daha önemlidir. Ayrıca, daha kişisel kimi müdahalelerinde dünyanın bütünüyle bürokratikleştirilmesinin temsil ettiği tehditten endişe duysa da, bürokratik sistemin rasyonelliğine ve etkinliğine de inanmış biriydi. Max Weber’in Kafka’nın anti-bürokratik duyarlılığına en yakın yazıları arasında 1909’da Viyana’da Toplumsal Politika Birliği’nin oturumundaki konuşması belirtilebilir: “Bürokrasiye olan bu tutku bizi umutsuzluğa sevk etmeye yeterlidir […]. Önemli sorun, bu evrimi nasıl gerçekleştireceğimizi ve teşvik edeceğimizi bilmek değil, insanlığın bir bölümünü bu tinsel parçalanmadan, bürokratik yaşam tarzının bu yüce tahakkümünden kurtarmak için bu makineleşmeye nasıl karşı konulacağını bilmektir.”

Kafka kişisel olarak tanıdığından, (Max Weber’in küçük kardeşi) Alfred Weber’le ilişkisi sorunu başka türlüdür: Alman profesör 1906 yılında Prag üniversitesindeki hukuk doktora jürisine başkanlık etmişti. 1910 yılında sosyoloğun Neue Rundschau adlı süreli yayında çıkmış olan “Memur” başlıklı makalesini yazarın okumamış olması imkânsızdır (Kafka buna aboneydi). Bu makale ile Kafka’nın yazıları arasında gerçekten etkileşimler vardı: Örneğin, Alfred Weber “bürokrasi çağının gelişi”nden endişelendiğinde ve bürokrasiyi “bizim yaşamımızda yükselen dev bir aygıt (Aparat)” olarak, kişilerin bağımsızlığını ortadan kaldıran, sınırsız bir otorite ihtiyacı duyan ve gerçek bir puta tapmanın konusu olan (Götzedienst vor den Beamtentum) monoton ve sıkıcı “ölü mekanizma” olarak teşhir ettiğinden bu benzerlik ortadadır. Bu sonuncu saptama akla hemen Şato’daki üst düzey memur Klamm gibi bir kişiyi getirmektedir; bazı köylüler ona bir tür dinsel ibadette bulunmaktadır. Bununla birlikte, burada da farklılıklar çarpıcıdır: Alfred Weber memurluk mesleğine mahkûm edilmiş olan toplumun orta ve üst tabakalarının yazgısı hakkında kaygılanırken, Kafka devasa idari makinenin öğüttüğü paryalarla ve dışlanmışlarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla Kafka’nın yaklaşımı gayet özgün ve tekildir ve onun “aygıt”ın işleyişini algılama tarzı, eleştirel bile olsa sosyologların bilgiç analizlerindense, bürokratik labirentte kaybolmuş sıradan insanlarınkine yakındır.

K.’nın gözünde Şato, tıpkı Josef K.’nın gözünde Dava’daki mahkeme kadar erişilmezdir. Kadastrocuya göre memurlar, tıpkı köylülerin büyük çoğunluğu için olduğu gibi, uzak ve dokunulmazdır. Onların davranışları soğuk ve kişisellikten uzaktır: Memurlar, der Bürgel, “yönetilenlere hiç saygı göstermezler”, “görevlerinin şaşmadan yerine getirilmesi”yle ilgilenirler. Köydeki insanlarla girdikleri tek “insani” ilişki, halktan kadınlara dayattıkları –en kaba anlamda– cinsel ilişkidir. Senyörlerin geçmişte kalmış ilk gece hakkını hatırlatan bu unsur, romandaki ender “modern-öncesi” yanlardan biridir. Tabii eğer Kafka, kadınların cinsel bakımdan sömürülmesinin en rasyonel ve en modern idari hiyerarşiyle kusursuzca bağdaştığını göstermek istememişse… Velhasıl, Şato’da, dönemin edebiyatında dengine pek az rastlanan kadınlar üzerinde erkek egemenliğinin kaba ve baskıcı bir tablosunu çizer. “Klamm kadınlara askeri bir şef (Kommandant) gibi davranır”, bedenlerini keyfince kullanır diye yazarken, bu patriarkal sistem ile askeri ya da sömürge otoritesi arasında bir paralellik kurma çabasında gibidir, çünkü Strafkolonie’deki yüksek iktidarı belirtmek için kullanılan terimin aynısıdır bu.

Görünüşe bakılırsa, bu cinsel ilişkiler idari görevlerin kişisellikten uzaklığıyla çelişmektedir. Aslında, memurların kadınlarla ilişkileri dar anlamda kişisel ilişki değildir: Kadınlara kendi aralarında değiş tokuş edilebilir figürler olarak ve basit cinsel tüketim nesnesi olarak davranılmaktadır. Klamm ile hancı Gardenia arasında ne aşk vardır ne de herhangi bir kişisel ilişki: yatağına üç kez çağırdıktan sonra, memur artık bir daha çağırmaz ve kesin olarak unutur. Bazı bürokratların söyleminde cinsellik, idari aygıtın düzgün işlemesini kolaylaştırabilecek ya da bozabilecek bir öğe olarak anılır. Örneğin Sortini sinirlenir çünkü Amalia’yı görmek onu uyarmıştır ve bu da onun kendisini işine vermesini engellemektedir. Dolayısıyla ona derhal hana gitme emrini resmen bildirir, çünkü bu vicdanlı idarecinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamasına yarım saat yetmektedir. Aynı şekilde, eski metresi Frieda’nın yanına dönmesini talep eden kişi Klamm değildir, bu yüksek memuru çalışmaktan alıkoyabilecek her şeyi ortadan kaldırmayı dert edinmiş sekreter Erlanger’dir: “Bürodaki en ufak değişiklik, daima orada bulunan bir lekenin silinmesi, tüm bunlar kafa karıştırabilir; keza yeni bir hizmetçi de.” Ortadan kaldırılmaması gereken “çalışma masasındaki leke”nin pek de imrenilesi olmayan durumuna indirgenen Frieda “derhal bara dönmek zorundadır.” Yeni âşığı K. ise idari çalışmanın nesnel gereklerine uymak zorundadır, diye emreder Erlanger: “Onunla yaşadığınız söylendi bana, derhal geri dönmesini sağlayın. Kişisel duyguları dikkate almaya gerek yoktur, her şey doğallığında olur, bu nedenle hiçbir şeyi açıklamaya kalkışmıyorum.”

Michael Löwy
Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Telli: Ama yine de soruyorlar, soruyorlar, soruyorlar… Adımdan gayrısını bilmiyorum

Kapat