Kafka: Ne var ki insan her şeye hemen alışamıyor!.. – Roger Garaudy

0
243

Gerçekçilik Açısından Kafka: Kurduğu Dünya Çelişmeleri

Araştırma teması, Dâvâ, Amerika, ve Şato üçlü­sünün ortak temasıdır.

Bir mit havası içinde Kafka’nın sorularını ve bunaltılarını yansıtan bu çok büyük eserler, hem peri masallarına hem de destanlara benzerler .. “Kanlı peri masallarından başkası yoktur .. Her peri masalı, kan’ın ve korku’nun derinliklerinden doğmuştur. Bü­tün masalların birbirlerine benzerliği bundan ötürüdür. Sadece görünüşte farklıdırlar. Kuzey masalları. Afrika masalları kadar hayvan çeşidi bakımmdan zengin değildir. Fakat çekirdek, arzunun derinliği, hep aynıdır.”

Bütün peri masallarında kahramanın peşinden koştuğu şey, kendisinin ve halkının hayatını değiştirecek olan sihirli bir nesneyi elde etmektir. Bu nesne gizlidir ya da kötü bir kudretin elindedir. Onu elde etmeye götüren yol, aldatmalar ve tuzaklarla doludur. Galip gelen kahraman, en katıksız varlıktır, dünya işlerinde en az tuzağa düşen varlıktır.

Bütün bunları, değişik olarak Kafka’nın büyük eserlerinde buluruz. Gerçek bir peri masalı olan Dava’da da; Geothe’nin Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları’nı ya da Dickens’ın David Copperfield’ini hatırlatan bir “oluşum romanı” olan Amerika’da; Don Kişot’u ya da Bunyan’ın Pilgrim’s Progress ‘ini akla getiren tıpkı bir ortaçağ destanı olan Şato romanında olduğu gibi.

Varılacak hedef sihirli bir nesne değil, gerçeği değiştirecek, gerçeği dış görünüşlerin ötesinde ya­kalamağa yardım edecek, “kurtuluş” olabilecek bir tinsel görüştür. Pilgirm’s Progress’ ten farklı olarak gökyüzüne layık olmağa imkan veren kanıtlara mey­dan okuyarak gökyüzünü elde etmek söz konusu değildir. Bunyan’ın romanında kahraman, ne yapaca­ğını bilir ve kendi kendine sorar: Benden istenen şe­yi yerine getirebilir miyim? Kafka’da ise, Şato’da olduğu gibi Dava’da da soru başkadır: Benden, yerine getirmem istenen şey nedir? Kahraman, uzun bir araştırma bahasına varolmak iznini elde edecektir.

Kafka’ya göre yol üzerindeki engeller, makineler ile, bürokrasisi ile, içinde her türlü sorumluluğun yoğunluğunu kaybettiği silindiği adsız hiyerarşisi ile sayısız şehrin güç yitirici labirentleridir. Orada yürüyüş, Castille’in moloz yığınında yürüyen üzgün yüzlü şövalye’nin yürüyüşünden daha yorucudur .. Labirent teması, eserde, kâbus motifi gibi gitgide ge­lişir. Sıra sıra gemi dizileri içinde bir çıkış yolu ya da kaçmak için Brunelda’nın dairesinin anahtarını arayan Karl Rossman; yargıçlarını ararken çatı kat­larının geçitlerinde, merdivenlerinde kaybolan ya da katedralin çıkışını bir türlü bulamayan Josef K … , kardaki ayak izlerinde yolunu şaşırıp şatoya varamayan, üstelik kaldığı hana da dönemeyen Yerölçücü, hep hu acıklı temayı işler.

Bu insan çölünde Kafka, görünmez mahkemede, bıkıp usanmadan Yasa metnini ararken, sıkıntı ve umutla kitapları yargıcın masasının üzerine açarken birinin yapraklarını çevirir ve açık saçık gravürlerden başka birşey bulamaz; bir başka kitabın adını farkeder: “Marguerite’in, Kocasından Çektikleri”. “İş­te, der K .. , burada okunan yasa kitapları! İşte beni yargılayacak insanlar!”

Adaletin yoksul evlerinde, pis kokan çatı katla­rı arasında yasayı, bir hayat kuralı arayışını sürdü­rür. Yolu üzerinde karşılaştığı kimseler arasında yü­zü, taşıdığı maskeye benzeyen ya da görevine uyan bir tek kişi bile yoktur: Davası üzerinde ona bilgi ve­rebilecek olan kimse, bir avukat değil, görünmez yar­gıçların hayali portrelerini yapan ressamdır. Gayri insanilik içindeki bu yolculuğun kabusu, ancak ölüm­le, tiyatro soytarılarının yerine getirdiği ölüm ce­zası ile biter.

Amerika romanı kahramanı Karl Rossman’­ın “yeni dünya” ya ayak basmaya, hayatını bütün­leştirmeye çalışıp da yolculuklarının sonunda, birçok aldatmadan ve hayal kırıklığından sonra mutluluğun başlangıcını ancak, hayatın dışarı attığı insanların hiçbir zaman yaşayamıyacakarı şeyleri tasladıkları gezginci bir tiyatronun cambazhanesinde buluşu gibi, Şato’nun Yerölçücüsü de dünyaya bir giriş noktası arayan bir yabancıdır. Geçen yüzyılın başında doğuş halindeki kapitalizmin vaitkâr hülyaları ile Faust’u, ya da Julien Sarel’i canlandıran kudret, gençlik ve bilgi hırsı yoktur onda; sadece zavallı bir varolmak arzusu.

Yeni zamanların gezgin şövalyesi Yerölçücü, yanına vanlmaz ahlaksız zorba memurların, kurban­larını mahkum ettiği kölelik, boyuneğme, ahlaki dü­şüklük ruhu ile bir devri, bir düzeni o kadar güzel sembolize eden bir “anonim şirket” gibi yönetilen bu dünyada, köyünden Şato’suna, yerinden göğüne ka­dar, hergün biraz daha çamura batar.

Bu dünya, ruhsal hayat gibi toplumsal hayatın da büsbütün yıkıldığı bir dünyadır; bu dünya “Üç­Batı Kontu” nun, üzerinde güneşin battığı uzak Batı kontunun malikanesidir.

Ortaçağ destanlarındaki gibi, eşi görülmemiş bir görev yüklenmiş olan kahraman, Tanrı’sını arar­ken, kendi kendinin ve insanî bir düzenin peşine düş­müş olan insandan daha az inançsızdır; çünkü Şato’­nun sahibi ebediyen yoktur ve büyüklüğü, onda de­ğil, ölünceye kadar son durağı bulmak peşine düşmüş olan kimsenin mutlaktan başka bir ölçü kabul et­meyen, Yerölçücünün bu insanî gücünde aramak gerekir.

Şato sahiplerinin, kölelerinin kanlarıyla ilk ge­ce yatmak hakkına hala sahip oldukları eski bir Al­man derebeylik arazisini hatırlatan bir dekarda, da­ha geniş bir dram oynanır; adsız sermaye toplumu­nun modern toplumsal şekli altında, şüpheli bir Tanrı’nın sahte memurlarının ve sahte bildirilerinin dinsel şekli altında, efendi ve uyruk ilişkilerinin dramı oynanır; toplumsal ilişkiler dünya üstü ilişkiler ha­line dönüşür, insanlar arasmdaki yalancı ilişkiler, Tanrı ile ve onun kulları ile ilişkilerin uydurma gö­rünüşünü alırlar.

Yeryüzünün ve gökyüzünün bu sahte düzenine karşı yerölçücü, hayatın gerçek yasasını, insanların yasasını bulmak için esrarengiz bir mücadeleye gi­rer. Bu mücadelede yenik düşecektir.

*
Peki, bu sonsuzluk şövalyelerinin, karşısında başarısızlığa uğradıkla.rı gizli güç nedir? Bu tanıklar, ne uğrunda can vermektedirler?

*
Bu gerçeklik ve bu doğruluk, içinde yaşadıkları mit’in dışında çözülemez, ondan ayrılamaz. Bir eserin anlatımı ile anlamı birbirinden ayrılamaz, çünkü sanat eseri, soyut fikirlerin romanlaşmış bir şeklinden başka birşey değildir; çünkü durumlar, allegoriler­den (istiarelerden); kişiler, slogan ya da ahlâki dü­şünce taşıyıcılarından başka şeyler değildir.

Eser, ancak yazar söylemek zorunda olduğu şeyi başka türlü söyleyemediği için, bu bilgi, içinde çizimleştiği imajdan ayrılamadığı için bir sembol biçi­mini alır. “Bütün bu sembollcr, aslında, kavranamıyanın, kavranılamayacağını gösterir.”

Örneğin, Ceza Sömür’gesi’nin Komutanında, Çin Seddi’nin Hükümdarında. Dava’nın Yargıçlarında ya da Şato’nun Efendilerinde; Baba’nın, Capital’in ya da Kierkegaard’ın Tanrısının basit benzerini aramak boşuna olurdu. Eğer sanat eseri buna indirgenebil­seydi, Kafka, bir psikanalizci, ekonomist ya da dinbilimci olurdu ve söylemek zorunda olduğu şeyi açıkça söylerdi. Kaflka bir filozof değil, bir şairdir; bir tezi açmak, ya da ispatlamak görevi ile değil, bize dün­yanm tüm bir “görünüm” ünü (vision) iletmek, onun içinde erimeden onu nasıl yaşıyacağınuzı göstermek görevi ile yükümlüdür.

Kafka, bütün büyük mit yaratıcıları gibi, dün­yayı imajlar ve semboller halinde görür ve kurar; nesneler arasındaki uygunluk ilişkisini duyar ve du­yurur; tecrübeyi, düşü, yapıntıyı ve hatta büyüyü bölünmez bir bütünde birleştirir ve anlamların bu imaj çakışmasında (surimpression) ya da üstüste gelişinde, herbirimize günlük şeylerin bir kesitini, gizli düşünceleri, felsefi ya da dinsel fikirleri ve bir gün daha uzağa gitme arzusunu çağrışım yaptırır.

Şato romanındaki, hele Köy Doktoru ve Çin Seddi’ ndeki kar peysajı, sadece çarpıcı bir plastik imaj değil, aynı zamanda yalnızlığın ve yokluğun (Non-étre) hüzün verici bir düşüncesidir : “Kuzeyin buzları ve sisleri arasında insanın varlığından şüp­heye düşülemezdi.” Bu buzlaşmış, bu yoğunluğu a­zalmış çevre, etimizde, “toprağın, havanın, Yasa’nın” yokluğunu yaşatıyor. İmaj, boşluğu, hiçliği “anlatmıyor” ; hiçliğin, boşluğun kendisidir o; bir yokluğun yaşanmış acısıdır.

Bunun için Kafka’mn sembollerini, ayrıntılı bir yoruma vurmak imkansızdır. Sembülün somut gelişimi ile soyut anlamı arasında ucuca bir uyuşma kur­mak imkansızdır. Sembolün genel çerçevesi içinde hareket eden, canlı ve bireyselleştirilmiş kişilerdir; ayrıntılara bağlı bir gerçekçilik sembolle çelişmez, aksine, ona hayat verir.

Kafka, Ame’rika adlı romanında, bilinçli olarak Dickens’i düşünmüştür. Picasso, Delacroix’yı ya da Velasquez’i nasıl taklit etmişse O’ da Dickens’i öyle taklit etmiştir: Yaratmak şartlarını ve kanunlarını tamamem bilerek; tarihin yeni bir aşamasında, geç­mişdekilerin yerine yeni yeni uyumlar yaratmak iste­ği ile.

Kafka, Diekens’e borçlu olduğu, daha açıkçası kendisini O’ndan ayıran şeyi biliyordu. İçinden çıktı­ğı toplumun sembolü olan Yasa makinesi, esrarlı dişlilerinin arasında kurbanını acımaksızın ezmekte­dir. Ama Dickens, kapitalizmin serpilme devresiyle çağdaştır, o zamanlar öncü olan bir milletin yurt­taşıdır. Sözleri, halkı arasında geniş bir dinleyici bulmaktadır. Kafka ise, düzenin yıkılışını bizzat ya­şamaktadır. ve bunu, Avuısturya – Macaristan İm­paratorluğu’nun köhneleşmiş yapısı içinde daha da keskin olarak duymaktadır. Alman dilindeki o Ya­hudi sesinin bastırılacağını, söneceğini ve yaşadığı sürece ancak çok küçük bir topluluğa ulaşabileceği­ni bilmekteydi.

Yaşanmış tecrubenin mitler yoluyla yansıtılı­şı da ancak fantastik olurdu.

Kafka, büyük eserlerinde, doğrudan doğruya, kendi iş hayatını anlatmaktan belirli olarak kaçın­mıştır: Sadece kendi izlenimlerini yapan nesneleri, ar­zularının önüne çıkan engelleri ortaya koymuştur. Bunu, bir tespitin, bir tutanağın soğuk inceliği ile yapar. Saçmayı nesnel; betimlemesi, kuruluğu ile can bile sıkar. Gorki’ye karşı duyduğu hayranlığın sebep­leri çok şeyler söyler bize: “Gorki’nin, en küçük bir yargı katmaksızın bir insanın karakterinin izlerini çizişini görmek heyecanlandırıyor insanı. Bir gün onun, Lenin hakkında tuttuğu notları okumak ister­dim.”

Esinlendiği nesnellik örneği budur: “Edschmid, benden bir yapıcı olarak bahsediyor. Oysa, oldukça beceriksiz, orta bir desinatörüm. ben ancak. Edschmid, günlük olayların içine harikulade1iği, ustalıkla koy­duğumu ileri sürüyor. Büyük bir hata bu. Günlük şey, kendiliğinden harikuladedir zaten. Ben bunu kaydetmekten başka şey yapmıyorum”

Kafka’nın aynı zamanda tanığı, kurbanı ve yar­gıcı olduğu toplumsal gerçeklik, ilkel insanların mit­ler ve büyülerle dolu toplumları kadar inanılmazdır (fantasmagorik). Yabancılaşma, tabiat kuvvetleri karşısında insanın güçsüzlüğündeın doğacağı yerde; bugün yabancı ve düşman kuvvetler şeklini alan top­lumun kuvvetleri karşısındaki güçsüzlükten doğmak­tadır. Her an bir tufan çıkagelebilir. Ve insanları, eserlerini, düşlerini ve değerlerini silip süpürebilir.

Yabancılaşma dünyasında günlük hayat bu endişe havası içinde, her zaman eli kulağında yıkım havası içinde yüzmektedir. Kafka’nın, doğrudan doğruya kavranabilir, duyulabilir hale getirdiği şey, bundan başka birşey değildir. Bir yorumcuya ihtiyacı yok­tur bunun: gerçekliği, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın nasılsa öyle: yani iyi yağlanmış makinesi ile fakat aynı zamanda her an içinde taşıdığı tehdit­lerle, insanların kafasında ve kalbinde tutuşturduğu panik, alay, başkaldırma alevleri ile, insanlara zorla­dığı baskı ve havasızlıkla tanımlarken Kafka, sadece bu tanımlama ile, bir başka dünyanın gerekliliğini zorunluluğunu gösterir bize; bir dünyadan diğerine geçişi gerçekleştiren kendiliğinden. hareketi görmese bile …

Mekanizmalarının cerrah netliği, fakat aynı za­manda güvensizliği ve sırları ile bu yabancılaşma dünyasının, ben-dışı dünyanın bu bağışlamaz şiirinde Kafka, günlük hayatın görünen dekoru içinde varlıkbilimci (ontologique) bir dram serer gözönüne.

Gayriinsani dünyanın bu duygusuz nesnelleşti­rilmesi, sorunlarımıza bir cevap getirmez, getireceği­ni de iddia etmez zaten; fakat onları ortaya koyma­ğa zorlar bizi. Dünyanın, görünüşteki güven verici sahte düzenine, gerçek biçimsiz ve sahteci yüzünü verir, gösterişlilik ve değişmezlik taslayan kurt ye­niği içindeki yapıyı yerinden oynatır ve çatlatır. Bu dünyanın kendi içine kapanmadığını duymağa zorlar bizi. Yabancılaşmamızın bilincini verir bize.

Kafka’nın anlatımında, alışılmış dünya düpedüz sürüp gider, ama daha başlangıçtan itibaren, alı­şılmamış bir olgu herşeyi başka bir ışık altında gös­terir. Ve bu sarsma bizi uyandırır: rahat küçük burjuvalardan kurulu bir ailede, yumuşak başlı, bir ticari mümessil olan evin oğlu, birdenbire bir hamamböceği oluverir; Değişim’dir bu, nesnelerle, insanlar arasındaki tüm ilişikilerin değişimidir. Kamuoyu ö­nünde olduğu kadar yasa önünde de kusursuz olan, imzaya yetkili memur Joseph K. .. , görünür hiç bir sebep olmarksızın, uykudan kalkar kalkmaz tutukla­nır; çok geçmeden serbest bırakılır. Ama ne olursa olsun sanıktır artık; hayatının bütün normal akışı altüst olmuştur; kurumlarla, insanlarla bütün iliş­kileri altüst olmuştur. O andan itibaren hayatı, bir başka mantığa uyarak, alışılmış mantıktan temelli kopmuş bir halde akar gider; ve bu Kafkavari durum değiştiriş o kadar az keyfidir ki, kendimizi başka bir ülkede, fakat ilgi duyarak yaşıyor hissederiz. Bi­ze gelince, alışkanlıkların, sözleşmelerin ve uyuşma­ların aldatıcılığından uyanır, bir cins hesaplaşmaya itiliriz. Kendimizi, artık, toplumsal ve alışılmış tara­fından yönetiliyor hissetmeyiz; hareketlerimize, alış­kanlığın süredurumundan (inertie, atalet) başka bir doğrulama bulmaya zorlanırız.

İçinde insanlara karşı, aralarında en kötüleri için bile: “Bunlar uyurgezer, yoksa aşağılık kimseler de­ğil ” diyecek kadar güven duyan Kafka’nın ken­disini adadığı uyandırıcılık ödevi budur işte.

İlk sorunun kıvrımlanmasmdan, ilk uyanıştan sonra Kafka, bizim geriye dönmemize engel olur. O­nun koparma, sökme kudreti, hırsların olduğu kadar hatıraların da görenekçi devamlılığından devamlı ola­rak kopma arzusunda kendisini gösterir: “Bizi tutan, geçmişimiz ve geleceğimizdir.” der. Kafka, bu bağı koparmak ve bizi tasarısız (dessein) ve izsiz bir hale (présent): bir yörünge üzerinde bir geçiş noktası değil, kendi kendimizi, yeniden bulma gibi devamlı bir doğru olan hale yerleştirmek için didinir durur, Yaşamanın alışılmışlığından kopmuşuz­dur artık. Olaylar, her günkü edilgin gerçeklikte olduğu gibi birbirine bağlanmaz artık: geleneksel oldukları için mantıkî denilen eski püskü elbiselerinden soyulmuşlardır; ne kendilerinden önce nedenleri, ne kendilerinden sonra açıklamaları vardır artık. Görenekçi kıyaslamaların surları yıkılmıştır artık, tıpkı Rameau’nun Yeğeni’nin diyalektik alayında olduğu gibi.

Günümüzdekinin aynı bu düş ve kabus içinde keyfiliğin ve alışılmamışın etkisiyle altüst olmuşuz­dur. Artık “geçmişteki bir şeye” dönüp başvurama­yız .. Usa fazlasıyla uygun şeylerin birbirini tutmazlı­ğı bizi şimdiki zamanda varolmağa çağırır. Sorumlu­luk duygusunun bir uyanışıdır bu.

Makineleşmiş hayatın yabancılaşmasına, Kafka daima bitmemiş bir dünyanın ve bizi daima askıda bırakan alayların uzlaşmaz devamsızlığı ile karşı koyar.

Dünyayı kopye etmeğe ya da açıklamaya değil, emin yetersizliğini apaçık göstermek ve bizde, bu dünyanın dışına çıkmak, kaybolmuş bir ülkeyi ara­mak gibi önüne geçilmez bir ihtiyaç uyandırmağa ça­lışır.

İşte Kafka bizi buraya kadar getirir ve bırakır.

Bizi Cehennemin çemberlerinden geçirmiştir; sonsuz bir tünelin öbür ucundaki ışığı göstermiştir bize, ama sonra kılavuzumuz bizi terketmiştir. Onun ülkesi ya­bancılaşmanın ve yabancılaşma bilincinin ülkesidir.
Onun ülkesi dil ülkesidir. Ama dil, mülkiyet dün­yasınm dilidir; varolmak dünyasını sadece işaret ya da imâ edebilir. Onu göstermesi ya da anlatması ka­bil değildir.

Kafka, yabancılaşmanın dışına çıkmaksızın, du­yum dünyası ile yabancılaşma dünyasmın bir bütün meydana getirebileceğini umar. Dil, bir tutsak olarak ka­lır orada. “Dil, duyum dünyasının dışındaki şeyi açık­lamakta, daima, ancak ima tarzında kullanılabilir, yoksa analoji tarzında değil; çünkü duyum dünyası­na uygun olarak, o ancak mülkiye ve onun. ilişkile­rini ilglendirir.”

Olsa olsa bir eksiklik, bir yokluk telkin edilebi­lir: Mallarme’nin ya da Reverdy ‘nin bazı şürlerinde olduğu gibi Kafka’nın sembolleri, yokluğun sembol­leridir. Mülkiyet (l’avoir) yoktur, bir varlıktan baş­ka şey yoktur: Son soluğu, soluksuzluğu isteyen bir varlık. “Belki mülkiyeti olduğu, ama varolmadığı söylenince, cevabı, kalbin sarsıntısmdan ve atılışın­dan başka birşey değildir.”

Kafka bizi yabancılaşmanın sınırlarına kadar getirdi

Yorulmak bilmeden saldırdı bu sınırlara ama aşmayı beceremedi hiç bir zaman. Eserlerinden çoğu­nun, hele en büyük üçünün bitirilmeden kalmış olma­sı hiç de bir rastlantı değildir: Kafka yabancılaş­manın bütün alanlarında dolaştıktan sonra vadedil­miş ülkenin varolmak ülkesinin kıyısına kadar varmış, fakat içine girememiştir. Davranışı, olsa olsa varlığını doğrulamaktadır. “İskender zamanında Hindistanın kapılarına ulaşılmazdı, ama kralın kılıcı hiç olmazsa yönünü gösteriyordu. Bugün o ünlü kapılar çok daha uzağa ve çok daha yükseğe götü­rülmüşlerdir; ve hiç kimse yön de göstermiyor ar­tık; bir çok insan kılıcını kapıyor ama sırf boş yere sallamak için; onları izlemek isteyen bakışlar şaşırıyor.”

Onun sanatı, içindeki olumsuzlamalarla bile, sonsuzluğun yaşanmış tecrübesini bize duyurmak is­ter, Bitmemiştik, onun yasasıdır.

Kafka, eserlerinin herbirinde, bugün bilgilerin olayları açıklamak için yaptıkları gibi, bir çeşit “ör­nek” yaratır. İşte bunun içindir ki, birçok anlamlar çıkartılabiliyor onlardan: örneğin, Dava’daki adli alegori (istiare) tıbbi ya da psikiyatrik terimlerle, di­ni ya da mistik terimlerle yorumlanabiliyor; fakat. bu çözümlemelerden hiçbiri, ne de onların tümü, eserin anlamını açıklamıyor: çünkü, bir kere resimde ya da şiirde olduğu gibi edebiyatta da, bir sanat eserinde sembol, sembolleştirdiği şeyden ayrılamaz. Açınlayıcı mit’in özelliği, yorumlamaya değil, görünüme, ya­şanmış tecrübeye bağlı olmaktır; sonra, insani ilişki­lerin bir bütününü tanımlamadan başlayarak “ör­nek” in yaratılması, bütün açıklamaların sınırlarını aşan bir gerçekliğin işareti ve “şifre” sidir. Çünkü gelecek, mit’in mikrokozmasında yansımaktadır.

Şiir, hiç şüphe yok, varolan gerçekleri mit haline, henüz ortaya çıkmamış olanın “şifre” si haline çevirme sanatıdır; aşkınlık kelimesi, aynı zamanda dinbilimsel bir anlam kükmasaydı, şiir, “aşkınlığın” yaşanmış tecrübesidir, diyebilirdik. Bir “öte-dünya”nın dinsel özlemini duyurmak değil söz konusu olan, bu dünyanın sonsuzluğunun açık anlamını vermektir bize. Bütün soy sanatçılar gibi Kafka da sonsuzluğun bu boyutunun bir tanığıdır.

Bütün insanî olanakların bu sonsuzluğu, kapıları ve kapalı perncereleri sarsan bir varlık gibi orada, sanattadır. Gerçek sanat, onu duyurma yoludur. Büyük mitler, daima bu varlığı ortaya çıkarmak ve aynı zamanda ona karşı arzu uyandırmak görevini yük­lenmiştir. Bugünkü haliyle, dünyanın kapalı çembe­rini kırmak, içinde bulunulan zamanın akılcı aydın­lık analizini aşan şeyden vazgeçmek demek olan bu istekte, dinbilimsel hiçbir şey yoktur.

Hayatın anlamını aramada ve onu daima daha yüksek bir yasaya göre kurmak arzusundaki bu bütünlük gereksinmesi bizi, olacağımız şeyle, yani ha­len yoksunu olduğumuz, kendimiz hakkında bileme­yeceğimiz şeyle, düşünmekten ve söylemekten vaz­geçmesek bile henüz düşünemiyeceğimiz ve söyleye­miyeceğimiz şeyle mücadeleye sokar.

Alabildiğine insanca olan bu aşkınlığın dili, ­mutlak’ı olumlu bir şekilde ifade edecek hiç bir dil olmadığına göre, mutlak’ın da varolmadığını söylemek durumunda kalan – olumsuz tanrıbilimin yanıl­tıcı yöntemlerini, geleceğe açık büyük bir hümaniz­manın terimlerme aktarmak zorunda kalacaktı.

Kafka, Tanrı’nın adını anmaktan kaçınır. Ha­yata daha güzel bir Yasa araştırmak, bulmak ve kur­mak yolu ile varolan düzeni aşmak gibi özel olarak insanî olan bir gerekliliğe bu adı hemen hemen hiç bir zaman vermez. Gerçek aşkınlığın dilini konuşmak için insanın ufkunda, Jaspers’in “Başarısızlığın şifresi” dediği şeyi çizer. “Başarısızlıkta varlığını de­niyor ” gibidir durmadan.  Bütün olanakların, elden. gelenlerin yol kavşağında olmazlık (saçmalık) ve umutsuzluk, kendileri ötesinde bir başka yasa belirttir ve bizde, ona hayat vermek için önüne geçilmez bir gereksinme doğurur.

Kafka’nın büyüklüğü, gerek dünyadan ayrılmaz bir mit dünyası yaratabilmiş olmasındandır. Sanatta gerçek, insanın varlığı ile, günlük gerçekliği değiştiren bir yaratıştır. Tıpkı, aynı devirde yaşayan kübist ressamların, en ufak günlük şeyler içindeki şiiri bilinçli bir başkalaşımla ortaya koyuşları gibi Kafka da bu dünyadan aldığı maddelerle, bu maddeleri başka kanunlara göre yeniden kurarak fantastik bir dünya yaratmıştır. Kafka’yı, Picasso’­nun resmi üzerinde olan yargısını kendi eserine uy­gulamaktan daha iyi bir tanımlama yolu olamaz. JANOUCH, Prag’da ilk kübist ressamlar sergisinde, Picassso hakkında şöyle demişti : “Picasso, nesneleri isteyerek deforme ediyor.”

Kafka, “Sanmıyorum,” demişti. 0, henüz bilincimizin alanına girmemiş olan deformasyonları tes­pit etmekten başka bir şey yapmıyor. Sanat, tıpkı bir saat gibi “ileri giden” bir aynadır”.

Roger Garaudy
Gerçekçilik Açısından Kafka
Çeviren : Mehmet Doğan | Hür Yayınları – 1965

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz