Aziz Nesin’den bir öykü: Yiyin allaşkına… Di buyrun… (Nah Kalkınırız)

Aziz-NesinBizim bir yeğenimiz var. Daha doğrusu bizde yeğen çok da, işte bu onlardan biri… Hani insanın ısısı termometreyle ölçülür ya, işte bunun gibi insanların açıkgözlüğünün bir ölçeği olsa da açıkgözlük ölçülse, bizim bu yeğen dünyada birinci gelir. Köyün üç sınıflı ilkokulunu bitirdikten sonra bir daha okula mokula gitmeyen yeğen, kırk üniversite bitirmişi cebinden çıkarır. Kurban olduğum Allahım bu bizim yeğene öyle bir akıl vermiş, hem de sonradan sokma değil, anadan doğma bir akıl…
Türkiye’nin işsizler ordusu ekmek kapısı olaraktan daha Alamanya’yı keşfetmeden çok önceleri, bu bizim yeğen Alamanya’ya gitti. On yıl kadar sonra Alamanya’dan döndü ki, öyle bir değişmiş, öyle bir değişmiş, biz bunu tanıyamadık da, halis Alaman sandık.

Alamancanın en kibarcasmı öğrenmiş ve Türkçesi az bişey bozulmuş. Kimi Türkçe sözleri unutmuş. “Aaaa, nasıl derler?.. ” diye kekeleye kekeleye konuşuyor. Kendi demesine bakılırsa yeğenin o kibar Alamancasını Alamanın ayaktakımından olanlar bile anlayamazlarmış. Alamancasına aşkolsun da, bir de bir huy edinmiş, her sözün başında, ortasında ve sonunda “Ah zooo…” deyip duruyor. Bizim yeğen “Ah Zooo!”suz konuşamıyor. Dayanamadım sordum:
-Yeğen, ikidebir “Ah zoo, ah zooo… ” demektesin. Bu “Ah zoo” ne demeye gelir?
Bu “Ah zooo”nun ne demeye geldiğini Alamanlar da bilmezmiş, çünkü hiçbişey demeye gelmezmiş. Ama Alamanlar “Ah zooo”suz konuşamazlarmış. Ala-man, “Ah zoo” demezse dili kilitlenir, konuşamazmış. Bir insanın halis Alaman olup olmadığı “Ah zoo… ” çekip çekmemesinden bilinirmiş. Bizim yeğen “Ah zooo”dan başka ikidebir “Yaah yaah… ” da çekiyor.
Yeğen, o ilk gelişinden sonra, iki üç yılda bir, Türkiye’ye gelir, bizim evde konuk kalır. Alamanya’da yaşayalı yirmibeş yılı geçti. Alamanya’dan her gelişinde, bizim çok kalabalık olan akrabalara türlü armağanlar yağdırdığına bakılırsa çok kazançlı bir iş yapıyor olmalı. Ne iş yaptığını sordum. Alamanya’ya daha yeni gittiği zamanlarda, bir iş bulup çalışması gerekirmiş. Ama sonraları, Türkler işçi olaraktan Alamanya’ya doluşmaya başlayınca artık bir iş bulup çalışması gerekmiyormuş.
– Yani yeğen, senin hiçbir işin yok mu orada? -Ah zooo… Yok gibi bişey işte… Yah!
– Biz burda bunca çalışıp gene zorla yaşıyoruz da, sen orda işsiz nasıl geçinip yaşıyorsun?
-Ah zooo… Alamanya’da çalışan o kadar çok Türk var ki, benim çalışmama hiç gerek kalmıyor. Yaah!..
Anlamadım ya, sözü uzatmak da istemedim. Benim anlamadığımı görünce,
– Ah zoo, çalışarak para kazanmaya kalksaydım, bu kadar param olur muydu? dedi.
Bak, bu da doğru.
Günün birinde bizim Alamanya’daki yeğenden bir mektup aldım. Türkiye’de Alamanlarla ortak bir iş kurmak istiyormuş. Çok kazançlı, milyarlık bir işmiş. Bana bir iyilik yapmak istediğinden, beni de bu işe ortak yapacakmış. Soruyordu mektubunda: “Sen de böyle kazançlı bir işe ortak olmak ister misin?”
Yanıtladım mektubunu: “İlkin iş nasıl bir iştir? Sonra benim gibi zor geçinen biri böyle milyarlık işe neyle ortak olacak ki?” Alamanya’dan geldi yeğen. Dediğine göre, çok büyük Alaman işadamlarıyla anlaşmış. O işadamları yakında istanbul’a gelecekmiş. Onları benimle tanıştıracakmış. Kuracağımız işin nasıl bir iş olduğuna gelince, işadamları için şu iş yada bu iş önemli değilmiş. İşadamları için para kazanılacak bişey olsun da, n’olursa olsunmuş; nasıl ve nerden kazandırsa ka-zanılsınmış. Arada “Ah zoo”lar ve “yah!”lar çekerek anlatıyor bizim yeğen. Bunlar öyle yaman işadamla-rıymış ki, hayvan fışkısından insan dışkısına dek, karı pazarlamasından tut, aksakallara erkeklik gücü veren macuna, tohumla göl balığı yetiştirmekten turizme, karga etinden yapılma keklik konservesine dek akla gelen gelmeyen sayısız iş yaparlarmış. Bunlar çöl ortasında anadan doğma cıbıl beş kişi görse, o donsuzlardan bile para kazanmanın bir yolunu bulurlarmış. Dünyanın heryerinde de kolları varmış. Yeğenin dedikleri bana azbiraz karışık geldiğinden, sordum:
– İyi dedin de yeğen, düz işlere bile ket vuran bu bizim hükümet, bu karışık işlere ne der?
Yeğen anlatıyor. Bunların hüneri şuymuş ki, en kötü, en pis işi bile öyle allar pullar, öyle ambalajlar, öyle yaldızlar, öyle pazarlarlarmış, öyle sunarlarmış ki, biz bu hünerleri bilmediğimizden inciyi çakıla ve altını boka dönderirken, bunlar boku altına ve çakılı inciye çevirir, ilkin hükümetin gözünü boyarlarmış. Hüner sunuş biçiminde, ambalajda, reklamda, pazar-lamadaymış. Yeğen sözünü şöyle bağlıyor:
– Neden onlarda hiçbişey yokken herbişey var da, bizde herbişey varken hiçbişey yok… Ah zooo… İşte bundan. Yah!
Benim de aklımı yatırdı bu işe. Hem para koymayacağıma göre benim ne zararım olur ki… Şimdi sıra geldi, Alaman işadamlarını burda ağırlamaya.
-Ah zooo… Bu Alamanlara yemekten yana kulak asma. Alaman mutfağından domuz etiyle patatesi çıkardın mı, geriye tencere tabaktan, çatal bıçaktan başka bişey kalnıazmış. İşte buyüzden bu işadamlarını bizim eve yemeğe çağırmalıymışız. Çünkü işadamları, en önemli, en büyük işleri bile yemekte ko-nuşurlarmış. Buna iş yemeği derlermiş. Bunlara bizim evde bir akşam iş yemeği vermeliymişiz ki, bizim dolmaları, sarmaları, mantıları, börekleri, baklavaları yiyince akılları şaşsın… “Yah!” diye sözünü bağlıyor bizim yeğen. Yeğenin önerisine anamla karım dünden gönüllü. Çünkü, kendi demelerine göre, ikisi de yemek pişirmede birinciye geliyor. Hem de doğrudur, karım oklavayla bir yufka açar, yufkanın biyanından baktın mı, tül perdeden bakar gibi, öte yanı görürsün. Bu yufkayla suböreği yapınca, iki kilo suböreği yersin de, ikiyüz gram yedim sanırsın; öyle hafif… Hele baklava ağzında erir, yedin mi yemedin mi anlayamazsın. Anamın safranlı ve tavuk suyuna pilavı üzerine pilav olamaz. Neyse efendim, ortak olacağımız Alaman işadamlarından telgraf geldi bizim yeğene. Uçakla üç kişi geleceklermiş. Başka yerde de işleri olduğundan burda bir gece iki gün kalıp uçacaklarmış gene. Otelde yerlerini de ayırtmışlar. Bize kalıyor, bizim evde bir akşam iş yemeği vermek. Bu yemek de ençok bir, bilemedin, iki saat sürmeliymiş. Bu zaman içinde biz Alamanlara çekici gelecek işler önerecekmişiz.
– Ne gibi işler yeğen?
-Ah zoo… Sen orasını bana bırak. Öyle işler önereceğim ki, akılları duracak. Yah!
Ağzından laf almak için kaçamaklı biçimde ne işler önereceğini sordum. Vay bu bizim yeğendeki akıl… Efendim, bu bizim kentimizde sokak iti çokmuş. Belediye öldürtmekle baş edemiyormuş. Alamanlara bir fabrika kurdurtabilirse, toplanacak sokak itlerinin derisinden, kadın eldiveni, manto yakası, kürk, kuyruklarından da kadınlar için kürklü şapka, anahtarlık, süs eşyaları yapılırmış ve sokak itlerinin etleri ve kemikleri de atılmaz, bunlar da kurulacak yem fabrikasında makineden geçirilip kurutulur, kümes hayvanları yemi olurmuş. Sokak kedilerinden de aynı biçimde yararlandırmış. “Yaah!”
Daha ne öneriler var bizim yeğende. Bildiği biyerde bir kaplıca varmış, o kaplıcanın çamuru egzamaya, yaraya, deri hastalıklarına birebirmiş. Bu Alamanlara kadınlara güzellik kremi olarak bu çamuru önere -cekmiş, bunlar çamurun içine güzel kokular koyup öyle ambalajlarlarmış ki, çamurun gramını bin liradan satarmışız.
Belediyeyle anlaşıp kentin çöplerini bedavadan toplayıp bu çöplerle denizin ortasında özel bir ada kurmak da önerilerinin arasında. Bu özel adada kumarhane ve başka haneler gibi kâr getiren turistik işler yapmak… ‘Yaaah… ‘
Karımla anam, daha telgrafın geldiği gün kolları sıvadılar. Güzel yemekler pişirmekte birbiriyle ya-rıştalar. Pişirecekleri yemekleri de aralarında bölüşmüşler. Çorbayı anam, köfteyi karım, mantıyı karım, zeytinyağlı sarmayı karım, böreği anam, baklavayı karım yapacak… Aralarında işbölümü yapmışlar. Yeğen diyor ki:
– Mesariften yana hiç çekinme. Aç kesenin ağzını. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez, demişler. Yaah…
Her ne olacaksa, bu biriki saatlik iş yemeği sırasında olacakmış. Bana ortaklık hissesi yüzde bir verilse, gene milyonlar tutarmış. Bizim kese ne ki, ağzını açsak ne çıkar… Açtık ağzını, boşalttık keseyi. Yetmedi. Borca da girdik. Daha doğrusu borca battık. Bakkalına,
kasabına, manavına, sütçüsüne, bütün mahalle esnafına borçlandık. Hiç önemi yok, milyonlar gelecek ya…
Sonunda gün geldi çattı. Yeğen, üç Alaman işadamını havaalanında karşılamaya gitti. Onları ilkin otele yerleştirecek. Biraz gezdirecek. Akşam da bizim eve iş yemeğine getirecek. Ben evde beklemekteyim. Anamla karım hâlâ mutfaktan çıkamıyorlar. Bunlar deli yahu! Bunca yemek bir bölük askere yeter be! Kendileri yetmezmiş gibi komşu kadınlardan da yardımcılar çağırmışlar. Sanırsın ki, düğün sofraları kurulacak.
Evimiz Alaman işadamlarına göre değilse de gene de kötü sayılmaz. Ne
var ki, sofra takımından eksiklerimiz varmış. O eksikleri de konu
komşudan toparlayıp tamamladık. Akşam saat yedide gelecekler.
Yediyi beş geçe araba kapının önünde durdu. Ben koşup kapıdan
karşıladım konukları. Buyrun, buy-run, buyrun… Yeğen, benim
dediklerimi onlara çeviriyor. “Ah zoo, sofraya oturalım da hemen iş
konuşmasına geçelim… ” dedi yeğen.
Yemek odasına geçtik. Alamanları sofraya yerleştirdik.
Anam, tabaklara çorbaları dağıtırken yeğen iş konuşmasına başlamış
bile. Diyormuş ki Alamanlara, “Bizim burda daha insan eli değmemiş
çok zengin iş kaynakları var, önce dediğim gibi… ”
Yeğen, sonradan bana dediğine göre, bunları demesine dedi de, anamın ikramından sözünün arkasını getiremedi ki… Benim anam herzaman böyledir. Anam tabaklara kepçe kepçe çorba dolduruyor. Alamanlar elleriyle ve Alamanca olaraktan dilleriyle, “Aman yeter” diyorlarsa da, anamın dinlediği yok. Yeğenin sözünü ağzına tıkıp başladı bizim Türk usulü ikrama:
-Yiyin yiyin… Afiyet olsun… Buna düğünçorbası derler, bildin mi? Bizim memleketin çorbası dedin mi, yayla çorbası bir, bu iki… Yiyin allaşkına… Di buyrun…
Konuşurken ikidebir yeğene dönüp,
-Dediklerimi eksiksiz çevir ki anlasınlar… diye onu uyarıyor. Zavallı yeğen, biriki çevirip sonra anama,
– Teyze, hele azbiraz izin ver ki, biz de işten konuşalım… diyorsa da, anamı susturmak olası değil. Alamanlarla Türkçe konuşmaya da başladı:
– Beğendin, he mi? Dedim sana güzeldir diye… Dur hele, bir kepçe daha koyayım…
Alamanlar iki elleriyle tabaklarını korumaya çalışıyorlarsa da, anam aradan yol bulup çorba dolu kepçeyi tabaklarına boşaltıyor. Tam bizim yeğen sözü alıyor, anam başlıyor:
– Buyrun allaşkına… Yabancı yabancı durmayın öyle… Çekinmeyin, yiyin, yiyin… (Yeğene) Söyle de yesinler… Bura yabancı yer değil, kendi eviniz bilin…
Alamanlar gerçekten mi beğendiler, anamın üstelemelerine mi
dayanamadılar, herneyse, çorbaları bitirdiler.
Anam,
-Az daha isterler mi sor hele… dedi yeğene. O zaman ben,
– Ana, bu yemek ahbaplık yemeği değil, burda iş konuşacağız. Bırak ki işten konuşalım… derken bu kez nöbeti karım aldı.
Değiştirdiği tabaklara kendi yaptığı salçalı köfteleri koymaya başladı, çenesi de açıldı:
-Buyrun allasen… Tuzu azsa koyun, aha tuzluk surda… biberlik de işte… Surda da kırmızı toz biberle pul biber var… Buna biz basma köfte deriz… Kimyonu azsa koyun… Herhal sizin yemeklere benzemez ama, gayet lezzetli gelir bize… İnsanı besler… Yabancı yabancı durmayın öyle…
Karımın çenesi hiç durmuyor ki, şu iş konusunda iki söz konuşalım. Hay Allah belanı vere karı… Karım soluk alacak olsa, anam kapıyor lafı: -Salatadan da buyrun… Tabağınıza mı koyayım… Burda söğüş domates, burda da çoban salatası… Karışık salata da burda… Yiyin canım, yiyin… Su mu, ayran mı? Sıkma meyve suyu da var…
Alamanlar köfteleri beğenmiş olacaklar ki, tabak-larındakileri silip süpürdüler. Anamla karım hamle edip boş tabaklara yeniden köfte doldurmaya kalktılar. Üç Alaman, köfte koydurtmamak için tabaklarının üstüne yatar gibi eğildiler.
-Tabaklarınızı değiştireyim… Vallahi siz bişey yemediniz. Yazık, aç kaldınız… Ekmek buyrun… Şu kâsedekine biz sumak deriz… Serpin serpin yemeğe… İştah açar… Mideye de gayet iyi gelir. Ben artık Alaman konukları da unutup,
– Sus ulan karı, sus! Sus ki, iki çift söz edelim. Herifler yarın gidiyor… diye bağırdım.
Karım,
– O nasıl şey, konuğa ikram gerekmez mi? Sustum sustum işte… dediyse de bu kez anam tabaklara karnıyarıkları doldururken aldı sözü:
-O kadarcık olur muymuş… Daha neler.. Aman dur, bir karnıyarık daha koyayım… Yooo, vallahi olmaz. Yemezseniz gücenirim. Kırk yılda bir, evimize konuk geldiniz… Yiyin allaşkına… (Yeğene) Söyle dediklerimi de yesinler…
Başa çıkamayacaklarını anlayan Alamanlar, sonunda teslim oldular. Tabakları karnıyarıkla doldu.
– Tabağınıza biraz salata koyayım… Hangisinden?.. Bu turp rendesi, çok şifalıdır… Bu da kırmızı turp… Burası sizin eviniz sayılır. Çekinmeyin… Yemekten başka hiçbişey konuşmaya fırsat vermiyorlar.
– Ana, sus ki biraz işten konuşalım. Bu herifler buraya iş konuşmasına geldiler, yemek de bahanesi…
Anamı susturmanın olanağı yok. Soluklanmak için susacak olsa, sözü
karım kapıyor. Ama Alamanlar iyice aptallaşmışlar. Avurtları yemekle
dolu doluyken kendilerine uzatılan ayranları, meyve sularını içiyorlar.
-İç iç… Bastırır. Bir karnıyarık daha ister misin? Çekinme…
Karım suböreğini ortadaki tepsiden alarak dağıtmaya başladı. Tabakları
öyle dolduruyor ki “öksüz doyuran” dediklerinden… Biyandan da
anlatıyor:
-Çarşıdan alma değil haa, kendi elimle yaptım… Çok hafiftir. Bak böyle işte… İnsanın ağzında erir. Hiç dokunmaz… Bitane daha almazsanız vallahi darılırım… Sizin için özel yaptım…
Alamanlar sanki çok anlarlarmış gibi, suböreğini çok yemenin yöntemini anlatıyor:
– İki lokma suböreği yemeli, üstüne üç yudum ayran içmeli. İşte o zaman bütün gün durmadan suböreği yesen, yedin mi yemedin mi anlamazsın. Ama siz almadınız… Lütfen… Biraz daha… Bakın şu kenarından da koyayım biraz, daha pişkindir.
Bu kez gelin kaynana birbirlerini övmeye başladılar:
– Gelinimin suböreği üstüne suböreği yoktur. Yeğen dayanamayıp,
– Yemekten başka bişey konuşamayacak mıyız yahu? diye bağırdı. Karım, sanki yeğenin sorusuna yanıtmış gibi,
– Daha arkada mantı var… dedi.
Saate baktım, sofraya oturalı birbuçuk saat olmuş. Anamla karımın konuklara yemek ikramından zaman bulup da bizim daha işten misten konuştuğumuz yok. Yemek lafından fırsat vermiyorlar ki…
-N’olur, biraz da pilakiden alın… A vallahi olmaz, iki kaşık olsun pilakiden yedirmeden bırakmam…
– Aaa, ayol kuş kadar bişey yediniz…
– Dolmadan almayacak mısınız… Buyrun, buyrun… Limon da burda… Yiyin, yiyin allasen…
– Vallahi aç kaldınız… Hiç olmazsa safranlı pilavdan buyrun… İki kaşık daha?
Ne yeğen, ne ben, ne de Alamanlar ağzımızı açabiliyoruz. Anam biyandan, karım biyandan ikramlar ederek üç Alamam tıka basa doyuruyorlar. Evet, tastamam öyle; tıka basa… Nerdeyse Alamanları sırtüstü yere yatırıp ağızlarına zorla dolmaları tıkacaklar. -Tabağınızı değiştireyim… Lütfen… -Vallahi aç kaldınız…
– Ne olur, misafir gibi durmayın öyle…
Ah, bütün eşeklik bende… Yahu ben nasıl bilmem, bizim geleneğimize göre konuk ağırlamanın böyle olduğunu da, bu Alamanları iş konuşması için eve çağırırım. Karıların yemek ikramından bizim sofralarımızda kim ne zaman, ne konuşabilmiş ki, Alamanlar konuşsun…
Ondan al, bundan da buyur, vallahi aç kaldınız, Allaşkınıza yiyin yiyin, yabancı gibi durmayın, çekinmeyin, bura kendi eviniz, biber ister misiniz, az daha pilav… filan derken, sıra geldi tatlılara. Karım diyor ki Alamanlara:
– Bunun adı sarığıburmadır, içi cevizli… Tatlıların şahı sayılır. Herkes yapamaz… Buyrun buyrun…
O üç Alamanın en şişman olanı, içi dövülmüş ceviz dolu sarığıburmayı ısırırken boncuk boncuk terler dökmeye başladı. Benim görüşüme kalırsa, Alamanlar yememekte direnirlerse, bizim kadınlar döve döve bunlara yedirecekler; iyisi mi yemeyi kazançlı bulmuşlar. Artık bedenlerinde yemek alacak boş yer kalmamış olmalı ki, ağızlarına aldıkları lokmayı yermiş, çiğnermiş gibi yaparak geveliyorlar. Saate baktım, yemeğe oturalı ikibuçuk saat olmuş. Bundan sonra Alamanlar isteseler de konuşamazlar. YİYİN ALI.AŞKINA
Konuşmayı bırak, soludukları ne nimet… Kolan gevşetir gibi, Alamanların biri, deliğini üçüncü kez açıp pantolon kemerini gevşetiyor. Alamanlardan birinin gözleri kaymış gitmiş. Yemeğin ağırlığından uyudu uyuyacak… Anam hâlâ,
-Elimle yaptım… Baklavadan yemeden dünyada bırakmam… Buyrun, yeyin, yeyin… deyip duruyor.
– Hey yeğen, dedim, bu yemek boşa gitti. Herifler de yarın burdan ayrılıyor. N’eyleyeceğiz şimdi?
Yeğen,
-Ah zooo, dedi, bunlar yarın akşam geç saatte uçağa binecekler. Yarın öğle yemeğini bir restoranda birlikte yeriz de, o zaman konuşuruz iş konusunu… Yah!
Yeğen böyle derken, o boncuk boncuk ter döken şişman Alamanın başı, oturduğu sandalyede sağa kay-kıldı. Suratı da patlıcan moruna döndü. Ben,
-Eyvah, Alamanın biri elden gidiyor… derken, anam bir bardak sıkma vişne suyunu,
-İç iç, devadır, iyi gelir… diyerek, herifin kitli dişlerinin arasından ağzına boşaltmıyor mu! Alaman, artık kımıldayamadığından mı, yoksa ağzına dayanan bardaktakini ilaç mı sandığından, yazgısına razı olup o bir bardak vişne suyunu içtiyse de, artık içinde boş yer kalmadığından olacak, bardağın sonuna doğru püskürdü ve püskürmesiyle gök gürler gibi geğirince anam,
-Afiyet, şeker, bal olsun… Bak, yaradı yaradı… dedi. Karım,
– Kahveleriniz nasıl olsun? diye sorarken Alaman-lardan biri kalktı. Yeğene bişeyler söyledi. O geğiren suratı morarmış Alaman terlerini siliyor. Üçüncü Ala-man vitrinlerdeki mankenler gibi donuk duruyor, sanırsın cansız. Yeğenle ben, bu Alamam kollarından tutup kaldırdıksa da, belli ki adam yediği yemeklerin ağırlığını taşıyamadığından yürüyemiyor. îki yandan kollarına girip yürüttük. Merdivenden inmeleri kolay olmadı. Giderlerken, yeğen Alamanlardan söz aldı ki, yarın bir restorandaki öğle yemeğinde iş üzerine konuşalım. Alamanları kapıdan uğurlarken bile anamla karım hâlâ diller döküyor:
-Bunu saymayız… Gene buyrun, yemeğe bekleriz… -Vallahi aç kaldınız… -Ne yediniz ki… Hiç…
Yeğen, otellerine götürmek için Alamanları bir arabaya bindirdi; kendi de onlarla gitti. Ben de evde açtım ağzımı yumdum gözümü. Anamla karıma demediğimi bırakmadım. Ama onlar yaptıklarının hiç de
ayırdında değiller.
Anam,
– N’olmuş ki, diyor, konuk dediniz getirdiniz. Elin garip yabancılarını ağırlamamış olur mu? Sonra bizim için arkamızdan ne demezler… Karım da,
– Biz töremiz neyse onu yaptık, diyor, onca uğraşıp didinip yemekler, tatlılar yaptık da, teşekkür edip bir elinize sağlık bile demediniz. Bir de afur tafur edip duruyorsun… Alamanlar kırk yılda bir, Türk evine konuk gelmişler, adamları aç mı gönderseydik.
Buyüzden anamla, karımla küsüştük.
Ertesi gün yeğenle öğle yemeği için bir restorana götürmek üzere kaldıkları otele gittiğimizde Alamanları bulamadık. Alamanlardan birini geceyarısından sonra cankurtaran arabasıyla ilkyardım hastanesine zor yetiştirmişler. Birinin de, hastaneye gidecek mecali bile yokmuş da, acil servisten ekip gelip otelde midesini yıkamışlar. Üçüncü Alaman ortalarda yok. Onun nerde ve ne olduğu hiç belli değil. Yeğen,
-Ah zoo, bu iş yattı… Yah! dedi.
Ben de ondan alışmış olacağım, onun gibi,
-Yah! dedim.
Dünya akıllısı yeğen de Alamanya’ya dönmüş olmalı ki, o günden sonra onu da göremedim.
Evet, milyonlar kazanacağımız iş yattı ama, biz de hiç olmazsa üç Alamana, Türk geleneğine uygun konukseverliğin nasıl olduğunu gösterdik. Ne olduysa bana oldu. Alamanlara ziyafet için girdiğim borçları altı ayda zor ödedim.

Aziz Nesin
Yiyin Allaşkına
Kaynak: Nah Kalkınırız

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bir Ruh Çözümsel Okuma: Tezer Özlü’nün İçsel Dünyasına Öyküleriyle Yaklaşım – Ayla Gökmen*

"Öldüğünü anlamıştım. Ben de öldüm. Babam da. Hepimiz." Yaşam ve ölüm; birbirine karşıt bu iki izlek, öykücü Tezer Özlü'nün yapıtlarında...

Kapat