Yazı Tura, Sinemamızda Görmezliden Gelinene Tutulmuş Bir Işık, Bir Yüzleşme Filmi – Zahit Atam

yazıtura
Uğur Yücel’in Yazı Tura, Kazım Öz’ün Fotoğraf filmi ile birlikte “ötekileştirilenin” kendine bakması anlamında savaşı değil ertesinin ve yıkıntılarının üzerinde duran iki filmdir ve resmi tarihe karşı sanatsal direnişi temsil ederler…

Yazı Tura Antalya film festivaline katılmadan önce gösterime girdi, festival yapılırken sinemalarda gösteriliyordu, sonuçta film en iyi film ödülünü kazandığında yönetmen acılı bir konuşma yaptı:
“Film sinemalarda gösteriliyor, salonlar yarı dolu, umarım bu ödül gösterimlerde bize yardım eder. Salonları biraz daha doldurabiliriz.”
Festivalde filmi seyredenlerden birisi de bendim, tartışma kısmı da bir hayli heyecanlı geçmişti, filmi seyredenler ciddi bir heyecanla filme yaklaşıyorlardı.
Salonda filmi seyrederken ilk yarıdan sonra çıkmak istemiştim, ama kaldım ve ikinci yarıyı da seyrettim, çıkmak istememin ise beğenmemekle hiç ilgisi yoktu, aksine çok etkilenmiştim, üzerimdeki psikolojik etkisi çok büyüktü. Yazı Tura’nın ilk yarısı uzun yıllar unutulmayacak denli başarılıydı ve Kürt Sorunu meselesine İç Anadolu’da geçen öyküsüyle sinemamızın vermediği ve görmezlikten geldiği bir alandan yola çıkarak çok gerçekçi ve düşündürücü bir yaklaşım getirmekteydi. Bir tür yok sayılanların dramında trajik bir unsur yaratmış ve o insanların hayatlarında varoluşun insanı yalnızlaştıran bir öyküye büyük bir sinematografik başarıyla yaklaşarak bugüne kadar da yaklaşımıyla benzersiz kalarak sanat sinemasının neler yapabileceğini kanıtlar gibiydi.


Yazı Tura Uğur Yücel’in ilk uzun metrajlı filmi

Yazı Tura neyi anlatır?
Film çok keskin olarak farklı iki bölümden oluşur, dolayısıyla iki farklı öyküsü vardır, iki farklı hikâyeden yola çıkarak bir söylem oluşturmaya çalışıyor, bu söylem özünde hümanisttir, ama aynı zamanda trajiktir.
Birinci bölüm savaştan gazi olarak gelmiş karakter üzerine kurulur, bir ayağını kaybetmiştir, şimdi hayata tutunmaya çalışıyor, sözlüsü vardır, gazi maaşı almaktadır, ama bütün pro-savaş yanlısı ilişkilere rağmen o insandan uzak durulmaktadır, trajik boyut sosyal ortak payda olarak milli müdafaa söylemine karşın insanların kendini ondan uzak tutma çabasında görülmektedir.
İkinci film, savaştan bir delikanlı ve güçlü kudretli biri olarak dönen insanın hayatındaki bireysel dramdaki bocalaması üzerine kuruludur, birincisi kendi içinde çok sıkı örgülüdür ve trajik boyutu derinden verir, ikincisi olay örgüsü olarak çok gevşektir, ataerkillik ve maskulinist yaklaşım üzerine kurulmuştur. Sonuçta her iki bölümde de savaşın yıkıntıları üzerinden birlik sağlanmaya çalışılır.
Olgun Şimşek’in başrolünde olduğu bölüme baktığımızda neler görüyoruz? İlk önce bugüne kadar ki en iyi performansına, en zihinde kalıcı karakteri görüyoruz, bu bölüm baştan aşağı varoluşsal sorunlarla doludur ve toplumsal yüzleşmenin en acı taraflarına eğilmektedir. Hatta filmi seyrederken William Wyler’ın Hayatımızın En Güzel Yılları adlı ikinci dünya savaşı sonrasında savaştan dönen askerlerin hayata tutunma çabalarını anlatan filmini hatırlamıştım, sonuçta ne oldu, film çok başarılı olmasına rağmen, Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte üstün-yüce-kudretli Amerikan imgesiyle barışık olmadığı için bastırıldı, oysa o film bir yüzleşme filmiydi.
Yazı Tura’yı seyrederken, onu hatırlamamın nedeni de yıllardır süren savaştaki şahinlik gösterileri ve yok etme söyleminin baskınlığına karşı, savaştan doğrudan etkilenen askerlerin sivil hayatta yaşadıkları büyük sorunlara eğilmesi nedeniyle esasında ve özünde Yazı Tura bir yüzleşme filmidir. Üstelik bunu yaparken savaşın nedenleri ve biçimleri üzerinde özellikle durmaz, geriye dönenlerin hayatın içindeki konumlarını ve bunlara karşı toplumsal tepkileri tartışmaya açar.
Yer yer Yazı Tura da o kadar biçimsel güzellik taşıyan sahneler var ki film karakterinin yalnızlığını hem toplumsal dokuda, hem o insanların yaşadıkları mekânlardan, hem ilişkilerde dile gelmeyen sessiz uzlaşılardan, savaşın sonuçlarını doğrudan üstlenmeyen kaçışçı söylemin izlerinden öylesine bir tablo üretiyor ki kişi derin bir yalnızlıkla karşı karşıya kalıyor.
Bu yalnızlık bütün sahiciliğiyle hepimizin tanık olduğu resmi tarih ve iktidarın kahramanlık söylemleriyle içimizde yaşıyor, siz filmi seyrederken, film doğrudan bir göndermede bulunmasa bile, o resmi söylem hepimizin üzerine bocalama döküldüğü için, kişisel dram sürecinde biz onun durumuna tanıklık ettikçe resmi tarihi reddetmeye başlıyoruz.
Bu denli kişisel ve sosyal çevrenin ilişkilerinden resmi tarihi ve siyasi iktidar yanlısı şahinci yaklaşımı ters yüz eden çok az eser vardır, ama filmin açmazı da buradadır, çünkü seyirci de aslında bu yüzleşmeden kaçmıştır, evet sanat dünyamız filme ödül verdi, ama filmin anlattığı insanlar bu yüzleşmeden uzak durdu.
Şöyle söylenebilir, gerçekler insan için yıkıcı olduğu ölçüde gerçekliği yok saymak ya da gerçekliğin size değmeyen yanları üzerinden bir yaşam kurmak büyük yıkım dönemlerinde olağandır. Yazı Tura gerçekçi ve başarılı olduğu için ötelendi, kişisel dram hiç de kişisel ve sıradan değil, bir sosyal olguydu ve film tekillik içinde derinleştikçe sosyal olanın daha keskin ve başarılı bir tablosunu sunmaktaydı.
Hele filmin doğrudan siyasal söyleme yer vermeden, siyasal arka planı sezdirişi ve izleyicinin zihninde doğrudan yüzleşmeyi kışkırtan havası vardı ki sanatsal anlamda yaratıcılığın gerçek göstergeleriydi bunlar, ama işte burada Yazı Tura’nın paradoksu başlar.
Türkiye’de seyircinin genel eğilimlerine baktığımızda, Yazı Tura denli sosyal bir olayı derinlemesine ve yüzleşmeye çağırıcı şekilde veren eserler, büyük oranda darbe sonrası Türkiye’de yalnızlıkla ve giderek daha az seyirciyle karşılaşmamış mıydı? Yazı Tura sanatsal başarı ve sosyal olguyu bir araya getirerek, yönetmenin bütün şikâyetlerine rağmen 100 bin barajını aşabilmişti, bu rakam hele o günkü şartlarda büyük bir başarıydı da.
Filmin birinci bölümündeki derinlik ve hikâyenin içsel olarak tutarlılığı ikinci bölümde sağlanamadı, bir yandan depremin araya girmesi, öte yandan hikâyenin geçmişteki bir duruma yaslanarak varolması ve o geçmişin filmde temsil edilmeyişi, hikâyenin bütünlüğünü büyük oranda zarar verdi. Cinsellik merkeze doğru geldikçe film savaş ertesindeki bir askerin dramından uzaklaştı, buna karşın sinematografik dil yine çok başarılıydı, belki de senaryo bu denli kurmaca ve metnin dikişli yerleri bu kadar belirgin olmasaydı, daha büyük başarı elde edebilirdi.
Filme dair nihilizm yönünden eleştiren yaklaşımlar oldu, bunlara hiç katılmadığımı belirtmem gerekir, Yazı Tura büyük oranda yalın bir gerçekçilik ile toplumsal yüzleşme tavrını gösterirken, toplumsal ikiyüzlülüğü resmeder, yaşama karşı tavrında bir sinikliğe hiç prim vermez. İnsanların kendi sorunlarından kaçmaları ve varoluşun sorunlarına karşı yadsıyıcı tavırları bir sosyal olgudur, yönetmenin tavrı değildir. Ama kaçınılmaz biçimde filmin geneline hakim olan kötümser tavra gelince, daha çok savaş karşıtlığını çağrıştırır, bu anlamda savaş ertesini anlatan bütün sanat filmlerinde karşımıza çıkan soru özünde çok değişmez: Peki, bütün bu olup bitenler ne içindi ve bizden ne adına ölmemizi ve öldürmemizi istediler?
Bu soruyu isteyen Sovyet filmlerinde, isteyen İtalyan filmlerinde, isteyen Fransız filmlerinde arayıp bulabilir, insanlık için evrensel bir sorudur, asıl savaş sonrası filmlerinde içsel olarak içerilen ve melankoliyi de beraberinde getiren bu soru, çatışmaların ardından insan zihninde tanık olunan büyük acılardan sonra “anlamsızlık-tükenmişlik-kadercilik” duyguları uyandırır.
Bu anlamda film pesimist bir söylemi üretmez, iki askerin savaş ertesindeki yaşamlarına tanık olurken, bir yandan savaşın kalıntılarının onların yaşamlarını nasıl bir yıkıntıya götürdüğünü gösterir, öte yandan ise savaşa yüklenen bütün anlamların nasıl değersizleştiğini ve inandırıcılıktan yoksun kaldığını gösterir, dolayısıyla pesimist değil gerçekçi ve eleştirel bir tavrı üretir.

yazı tura
Yazı Tura ve Fotoğraf sinemamızda öncü filmlerdir
Pek çok savaşın ardından dünya edebiyatını incelerseniz büyük bir pesimizm dalgası gelir, bunun nedeni yalındır, savaş bütün yıkıntılarıyla bir gerçeklik kazanır, ölümler, yaralılar, savaş sonrasındaki yoksulluklar, dolayısıyla savaşları meşrulaştıran iktidarın söylemi bir anda gerçekliğin karşısında itibarsızlaşır. Bütün bu romanlar içinde E. M. Remarque’ın eseri olan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok sembolleşmiş ve bir askerin yazması ve askerlerin kendi iç dünyalarına tanıklık etmesi açısından yazarına dünya çapında bir ün kazandırmıştı, bu romanın söylemini incelediğimizde aynı durumla karşılaşırız. Cephedeki insanlar savaşın içinde bütün kendilerinden vazgeçmişlikleri içinde, zaman içinde savaş nutuklarının dibini ve hiçliğini görürler, kendilerinin zarar görmemesi bu durumu düzeltmez, dolayısıyla savaş aynı zamanda insanlar üzerinde büyük psikolojik yıkıntıları ile sona gerer. Savaş sonrasının yoksulluğu ise giderek daha çekilmez hale gelir, böylesine yıpranmış insanların kendisi için artık normal talepler bile itibarsızlaşır, cepheye gönderilirken kahraman adayı olarak gönderilen asker, şimdi toplum içinde bir sorun kaynağı olarak yaşamaya başlar. Zaten kişi öylesine psikolojik olarak yıpranmıştır ki tepkileri dengesizleşir ve şiddeti bağrında taşır, üstelik ne zaman dışavuracağı da bilinmez, normal olan şimdi anormal hale gelmiştir, hatta anormalliği bile normal olarak kabul edilmezse sorunlar büyür. Bu ilişkiler ağında kişinin zihninde ya sürekli kahraman olarak kalmaya çalışmak ve buna kendini inandırmak, ki bu Yazı Tura filminin ikinci hikayesinin konusudur, ya da savaşın yıkıntılarını bedeninde taşıyorsa, diğer insanlardan sürekli hürmet görmek ve zayiat gören bedenin kutsal olarak kabul edilmesi beklenir. Oysa sosyal ilişkilerdeki rekabet her ikisini de mümkün kılmaz, bu çatışma ya da ilişkideki gerçeklik/beklenti arasındaki oransızlık en olağan şeylerde bile bir çatışmaya yol açar. Yazı Tura filmine damgasını vuran özellik, bu iki beklentiyi de her iki farklı bölümde boşa çıkarması ve kişilerin bir savunma refleksiyle sosyal olanla çatışmaya girmesidir. Bu anlamda edebi alanda Yazı Tura bizim savaş-ertesi romanımız gibidir, ne yazık ki Türkiye’de bu tip romanlar çok fazla bilinmiyor. İki nedenle bilinmiyor, Osmanlı döneminde roman formatı böylesi konulara el atacak kadar gelişmemiş ve yaygınlaşmamıştı. Cumhuriyet döneminde ise romanlarımız azgelişmişliğe karşı savaş açma arzusuyla tarihe eğilmedi ve Cumhuriyet döneminde yabancı ülkelerle savaşmadık, buna karşın ülke-içi çatışmalar ise itinayla resmi tarihin ve sansürün baskısıyla romanlara konu olmadı, oysa gerçek dramlara tanıklık etmiştir ülkemiz. Bu anlamda Kürt Sorununun en son ve en uzun çatışmalı dönemi henüz romanlarla kuşatılmamışken sinemada çeşitli filmlere konu olması nedeniyle sinemamız romana öncülük etmektedir.
Bu konu hakkında Kürtlerin yaptıkları filmlerle Anadolu’nun batısında geçen filmleri karşılaştırmak ve her iki bakış açısını birleştirerek savaşın yıkıntıları üzerine eserler vermek için ise yeterince ürün yok, bu da esasında tarihimizle yüzleşememizin tipik örneklerinden biridir. Bu tip romanların ya da filmlerin az olmasının bir başka nedeni daha var: büyük ve hükmeden ulus söyleminin bu denli meşru itibar gören bir şey olması.
Aynı nedenle nasıl Osmanlı tarihi anlatılırken, büyük oranda Saray merkezde kalarak anlatılar kuruluyorsa, halkın kendisi yedek bir unsur olarak, kimi durumlarda isyanlar neticesi ile konuya dahil ediliyorsa, bugün Türkiye’de tarihi romanlar yeniden gündeme geldiğinde bir yandan muzaffer savaşların öte yandan sarayın içinin konu edinilmesi aynı yoksul edebiyatın bir parçasını oluşturuyor.
Uğur Yücel’in Yazı Tura, Kazım Öz’ün Fotoğraf filmi ile birlikte “ötekileştirilenin” kendine bakması anlamında savaşı değil ertesinin ve yıkıntılarının üzerinde duran iki filmdir ve resmi tarihe karşı sanatsal direnişi temsil ederler, iktidara karşı hakikati söyleyerek ve hakikatten yana tavır alarak tarihe karşı sorumluluklarını yerine getirmektedir.

Zahit Atam
Sinema Tarihçisi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin’den bir öykü: Yiyin allaşkına… Di buyrun… (Nah Kalkınırız)

Bizim bir yeğenimiz var. Daha doğrusu bizde yeğen çok da, işte bu onlardan biri... Hani insanın ısısı termometreyle ölçülür ya,...

Kapat