Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri: Ulusal Konukseverlik – Aziz Nesin

Aziz NesinBir taşra ilinde kitapçıdır. Başlangıçta mektuplaşıyorduk. Mektuplarından anladığıma göre ilerici bir gençti. Her ilkyaz gelişinde beni kitapçılık yaptığı il’e çağırıyordu, işlerimin çokluğunu, yorgunluğumu ileri sürerek gelemeyeceğimi yazıyordum. O beni çağırmaktan vazgeçmemişti. Okurlarımın benimle tanışmaktan pek sevineceklerini, beni beklediklerini yazıyordu. Doğrusu, hiç görmediğim o il’e gitmeyi, orada biriki gün kalmayı ben de çok istiyordum.  Ama işlerimin çokluğundan zaman bulamıyordum. Bir ilkyaz günü genç kitapçı istanbul’a gelmiş. Telefonda soruyordu: Evimde ziyaret edebilir miymiş…
Terslik işte, çok çetrefil bir yazı üzerinde çalışıyordum, hiç zamanım yoktu. Ama bir yazarın zamansızlığını okurlarına anlatması zordur.
Ne zaman geri döneceğimi sordum, iki gün önce geldiğini, bu akşam uçakla döneceğini söyledi. Demek, onun da zamanı yoktu. Kendisini evde beklediğimi söyledim.
Üçdört yıldanberi mektuplaştığımız genç ve ilerici kitapçı, çok geçmeden evimdeydi. Eli boş gelmemiş, bir kutu içinde bölgesinin yetiştirdiği ünlü yemişten getirmişti, incelik gösterip çok zamanımı almayacağını söyledi ama, yine konuşmamız, çay içmemiz bir saati geçti. Tatlı bir yerel ağızla konuşuyordu. Kendikendini yetiştirmiş bir taşra aydınıydı. Bu insanları severim ama uzaktan… Her sevdiğim insana biriki saatimi ayırırsam, yazarlığa veda etmem gerekir ki, son yıllarda olan da budur. Okurlara kitaplarımı imzalamak için taşra ilindeki kitapçı dükkanına gelmemi, o taşra ilinde biriki gün konuğu olmamı istiyor ve üsteliyordu.
Orada dinleneceğimi söylüyordu. Dinlenmek! işte beni kandıran bu söz oldu.
O taşra iline gidiş tarihimi saptadık. Genç kitapçı da benden söz almanın sevinciyle gitti.
Sözverdiğim tarihte o taşra ilinin havaalanındaydım. Genç kitapçı bir arkadaşıyla birlikte beni karşıladı. Arabasıyla yola düzüldük.
Uçak, geç saatte olduğu için o il’e geceleyin varmıştım. Bu geç saatte doğru otele götürüleceğimi sanıyordum. Akşam yemeği bile istemiyordum ama, böyle çağrılarda içkili şölenden kurtulmak zordu.
Bunu bildiğim için yemek yemeden yatıp dinlenmek istedimse de aldığım yanıt şu oldu: “Yooo.. yemek yemeden yatılır mıymış!” “Konuk, evsahibinin eşeğidir” atasözünü anımsadım. Değil mi ki, konukluğu kabul etmiştim, öyleyse evsahibinin rica yumuşaklığına sarılmış buyruklarını yerine getirmek zorundaydım.
Kalacağım otele gidip önce çantamı bırakacağımı, elimi yüzümü yıkayacağımı, sonra belki de otelin restoranında yemek yiyeceğimizi sanıyordum. Oysa arabamız önce boş yerlerden geçip, ışıklı mağazalar, büyük yapılar arasından, aydınlık caddelerden de geçtikten sonra bir karanlık batağına gömüldük. Perdeleri sıkısıkıya kapalı pencerelerden tektük sızan ışıklar görünüyordu. Anladığıma göre beni konuk edecekleri otel bakımsız bir semtteydi.
Araba, bikaç çukura girip çıktıktan sonra bir büyük karaltı önünde durdu. Bu büyük karaltı, kalacağım otel olmalıydı. Arabadan indik.
Kapıdan hiçbir ışık yoktu. Evsahibim, kapıdaki zili çaldı. Kapı açıldı.
İçerisini çıplak bir ampul aydınlatıyordu. Kapı ağzında köylü giyimli bir kadınla çocukları bizi karşıladı. Kadının, biri karnında olmak üzere dört çocuğu vardı. Karnındaki doğmak i-çin sayılı günleri bekliyordu.
Çocuklardan biri kucağındaydı. Birinin elinden tutmuştu. En büyük çocuk annesinin eteğine yapışmıştı.
– Buyrun!
Geldiğimiz yerin otel değil, bikaç yıldır üsteleyerek beni çağıran genç kitapçının evi olduğunu sonunda anlamıştım. Kapıdan girerken,
• Gecenin bu saatinde rahatsız etmeyeyim… dedim.
• Ne rahatsızlığı… Estağfurullah… Buyrun, buyrun…
Burası entipüften bir apartımanın alt katıydı.
Genç kitapçı, üç çocuk anası, bir de yedi sekiz aylık gebe karısına sordu:
– Sofra hazır mı Hanım?
Kadın bana, hoşgeldiniz deyip elimi sıktıktan sonra, kocasına sofranın akşamdanberi hazır olduğunu söyledi.
Girdiğimiz odada, yemek masası gerçekten hazırdı, elbet rakı şişesi de… Masanın altına sofra bezi yayılmıştı. Arabada bizimle gelen öbür kişinin de üç çocuklu kadının kardeşi olduğunu eve gelince öğrenmiştim.
İki canlı kadının bunca hazırlığından sonra karnım tok diye yemek masasına oturmamak çiğlik olurdu. Nasıl olsa yemekten sonra otele gideceğime göre biriki saat bu sıkıntıya katlanabilirdim.
Yerel yemekler, mezeler gerçekten çok nefisti. Karnındakini saymazsak, üç çocukla o kadının onca yemeği nasıl yaptığına şaşmıştım. Başka bir odaya alınan ya da kapatılan çocukların huysuzlukları, yaramazlıkları sayılmazsa, yemekteki söyleşi pek sıcak değildiyse de pek de soğuk geçmedi. Bir ayak önce canımı otele atmak istediğim için,
• Müsaadenizle… Eh, artık ben gideyim… dedim.
Evsahibim şaşkınlıktan açılmış gözleriyle sordu:
• Nereye?
• Otele. Beni otele bırakmayacak mısınız? dedim.
ikisi de yalvarır gibi bir şeyler söylediler ama, ne dediklerini, ne demek istediklerini uzun zaman anlayamadım. Yerli diyalektle şöyle bişeyler söylüyorlardı:
– Sen beni öldüresen daha eyi ağabey… Beni rezil edeceksen melmekete… Beni on paralık edeceksen… İstanbul’dan bir konuğu gelmiş de evinde ağırlayamamış dedirteceksen… Oy kurban olam ağabey… Böyle bir konuğunu çağırmış, getirtmiş de, sonra başın dan otel odalarına atmış dedirtme bana. Olmaz ağabey, olmaz! Beni bednam edersin ki, melmekette bir dile düştük mü, çoluk çocuk yedi göbek kurtulamayız bu lekeden… Sen bu evden otele gidersen ben ya kendimi vurup öldürmeliyim, ya kendimi gurbet illere atmalıyım. Etme ağabey, beni perperişan etme ağabey…
Başlangıçta ne dediğini anlayamamıştım. Sonra sonra anlar gibi oldum. Benim gece evinde yatmamı istiyor, otele gitmemi istemiyordu.
Kendi anlatımıyla beni “otel köşelerine” bırakmak istemiyordu.
Ne söyleyeceğimizi şaşırdım. O şaşkınlıkla,
– Sizi rahatsız etmek istemem, otelde kalmam daha uygun… dedim.
,- Estağfurullah… Ne rahatsızlığı, hangi rahatsızlık?… Siz yabancı mısınız ki sizden rahatsız olak?
Teşekkür ettim. Ama evde kalamayacaktım.
– Biliyorum rahatsız olmayacağınızı… Ama sizi rahatsız edeceğim korkusuyla ben rahatsız olurum.
Ne desem boş… Bu kez herkesin ayrı ayrı huyu olduğunu, örneğin benim,ayıptır söylemesi, geceleri pijamasız yatmak gibi bir huyum olduğunu, bu nedenle otelde yatmayı yeğlediğimi söyledim.
Yanıtı hazırdı:
– İster donla yat, ister donsuz.. Keyfin bilir…
Ne desem, evsahibinin elinden kurtuluşum yoktu. Sonunda o geceyi evde geçirmeye razı olmuştum. Sabah ola hayır ola. Ertesi sabah, bir yolunu bulup canımı otele atacaktım.
Evde yatacağım güvencesini alan evsahibim, maksadının beni rahat
ettirmek olduğunu söylüyordu. Doğrusu, beni rahat ettirmek istediğinde hiç kuşkum yoktu, ama bu koşullardaki bir evde, otelden daha rahat etmiyeceğimi de biliyordum.
Yol yorgunluğumu ileri sürerek erken yatmak istediğimi söyledim. Erken dediğim, gecenin birbuçuğüydu. Yatmak istediğimi söylemesem, belki de boş sözlerle sabahı edecektim.
Yatak odası neresiyse oraya gideceğimi sanıyordum. Yatak odası yemek yediğimiz odaymış.
Yemek masasının üstündekileri bir bir dışarı çıkardılar. Masayı odanın bir köşesine çektiler. Kadın masanın altına serili sofra bezini toplayıp dışarı çıkardı. Sonra iki erkek, dışardan iki şilte getirip üstüste koydular. Daha sonra yastıkları, çarşafı, battaniyeyi, yorganı getirdiler. Yatak hazırdı.
– Allah rahatlık versin! deyip çekildiler.
Bisüre evin içini dinledim, helanın boşalmasını bekledim. Tam sessizlik olup el ayak çekilince dışan çıktım. Gürültü etmemek i-çin ayaklarımın ucuna basarak yürüyordum. Karanlık koridorda e-lektrik düğmesini bulmam zor oldu.
Birden ayaklanma bişey dolandı. O şey her neyse ondan kurtulmak isterken az kaldı yuvarlanıyordum. Ayaklarımın arasında dolanan kedinin üstüne basmışım. Kedi can acısıyla öyle bağırmıştı ki, uyuyanların hepsi uyanmış olmalıydı.
Helaya girdim, daha doğrusu hela olduğunu sandığım bir yere girdim.
Kokusuna bakılırsa girdiğim yer hela olmalıydı, ama görünümü küçük bir ambar, depo gibi bir yerdi. Orda üst üste yığılmış bir sandık, büyükçe bir sepet, bir bisiklet, ciltleri dağılmış kitaplar, biri küçük biri büyük leğen, bikaç çift ayakkabı, boş şişeler ve daha bunlar gibi
bisürü ıvır zıvır eşya vardı. Bütün bu ıvır zıvır arasında hela öyle bir yere gizlenmişti ki, bitürlü bulamıyordum. Elimden gelse apdest etmekten vazgeçecektim, ama bu olanaksızdı.
Affedersiniz, çok da sıkışmıştım. îzleye izleye kokunun yoğunlaştığı yere giderek, kutuların, gazete yığını ve kirli çamaşırların arasına ve altına gizlenmiş tuvaleti bulmayı başardım.
Klozet kırıktı, ama çok sıkıştığımdan benim gözüm kırık mırık görecek gibi değildi.
Rezervuann zinciri yerine uçkur gibi bişey bağlanmıştı. Ucundan tutup çektim. Çekmekle birlikte, ev zangırdayarak temelinden sarsılmaya başladı. Gerçek bir deprem oluyordu. Ne yapacağımı, nereye kaçacağımı bilemedim. Neyse ki sarsıntı uzun sürmedi. Sarsıntı ve gürültü dinmişti. Onca sarsıntıya, gürültüye karşın depodan bir damla su akmamıştı.
Şaşkınlıkla helanın kapısını açınca uzun donlanyla yataklarından fırlamış iki erkeği karşımda buldum. Kitapçı,
• Ah, dedi, size söylemeyi unuttuk, bu helanın su deposu çalışmaz, sifonu çekince hep böyle gürültülü sesler çıkarır.
• Salt gürültülü sesler değil, sarsıntı da oldu. Ben deprem oluyor sanmıştım.
tki uzun donlu adam, bana helanın nasıl temizleneceğini öğretti. Yerde bir kova duruyordu. Kovanın içinde bir oturak vardı. Oturak, kovadan çıkarılacak, kovaya musluktan su doldurulup helaya dökülecekti.
Konuksever evsahibine,
– Siz çok haklısınız, dedim, her evin kendine özgü kullanım biçimi vardır. Bunları size sorup öğrenmeliydim. Suç benim.
iki uzun donlu adam yatak odalanna giderken bişeyi aynmsa-dım. Bu iki adam aynı odada yatıyor, kadınla üç çocuğu ayn bir o-dada yatıyordu. Çünkü, bulunduğumuz katta, mutfak ve hela kapılarıyla üç oda kapısından başka kapı yoktu.
Onlar odalanna girince ben de yüzümü yıkamak için lavaboyu aramaya başladım. Lavabo aramakla kolay kolay bulunacak bir yerde değildi, ola ki rastgele… Şansım varmış, uzunca bir aramadan sonra elim lavabonun musluğuna çarptı. Çok şükür, elimi yüzümü yıkamak için musluğu bulmuştum. Ama musluğun çevirgeni iple sıkı sıkıya bağlanmıştı. Bir zaman musluğu nasıl açacağım diye düşündüm, ama bir yolunu bulamadım. Musluğun çevirgeni iple bağlıyken bile musluktan su damlıyordu.
Yavaşça musluğun çe-virgenini çevirdim. Musluktan birden su boşandı, şarıl şarıl su akıyordu.
Musluğu kapatmaya çalıştıkça daha çok su fışkınyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım.
Öylece bırakıp yatmayı düşündüm ama, musluktan akan su lavabodan taşıp yere yayılıyordu.
Bikaç saat i-çinde bütün ev su içinde kalabilirdi. Kendikendime sövüp sayıyordum, ne diye bu adamın sözüne uyup da evde kalmıştım, ne diye bir otelde yatmak için direnmemiştim!
Bir zaman muslukla boğuştumsa da boşuna… Üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Sonunda evsahibini uyandırmaktan başka umar bulamadım, iki sesli horultunun geldiği odanın kapısını tıklattım. Yanıt, iki ayrı sesten iki horultuydu.
Ne olursa olsun evden kaçıp gitmeyi düşünmedim değil. Ama gecenin bu sabaha yakın saatinde bilmediğim bir ilin karanlık sokaklarında nereye gider, oteli nasıl bulurdum…
Kapıya daha hızlı vurmaya başladım. Biri ince ve ıslıklı, öbürü gemi zinciri boşanır gibi gürültülü horultudan başka yanıt yoktu. Kapıyı açıp gitmekten başka umar yoktu. Öyle yaptım iki erkek bir yatakta koyun koyuna horluyordu. Yarım saat kadar dürtüp dürteledikten sonra uyandırabildim. Kitapçı telaş ve coşku içinde ne olduğunu sordu. Merak edilecek bişey olmadığını, ancak musluktan taşan suyun evi bastığını, çok uğraştımsa da suyu kesmeyi başaramadığımı söyledim. Belki on-onbeş dakika kadar, kim olduğumu, ne dediğimi anlamaya çalıştıktan sonra kitapçıyla akrabası don paça yataktan kalkıp önüme düştüler.
Helanın döşemesi ayak-bileklerine kadar su dolmuştu, iki adam birden musluğun üstüne atıldı.
iple bağlı muslukla aralarında dehşetli bir savaşım başlamıştı. Bu savaşım sonunda, eski ipi çözüp musluğu başka bir iple bağlayarak musluktan akan suyu durdurmayı başardılar.
Ama bu kez de, musluktan bir bekçi köpeği gibi hırıltı yükselmeye başladı, iki adam, yerde göllenmiş suyu akıtmaya çalışırken biyandan da beni yatağıma göndermeye çalışıyordu.
– Siz haydi uyuyun… Yatın!
işte böyle, her evin bir özelliği olduğunu bana açıklamaya çalışıyorlardı. Musluk öyle şiddetli hırıltılar çıkarıyordu ki, bu hınltı-lar arasında yatıp uyumam olanaksızdı. Hırıldayan musluk benzin motoru gibi aradabir patpat patlıyordu. Bu gürültüye tavandan gelen bir gürültü daha eklendi.
Kitapçı, önemli bişey olmadığını, üst katta oturanların musluğun hırıltısının kesilmesi için tavana sopayla vurduklarını, komşulukta böyle şeylerin olabileceğini, kendilerinin daha bunun gibi ne gürülütlere, hırıltılara katlandığını söylüyordu.
Bu arada kitapçının karısının sesi duyuldu. Yattığı odadan,
– Vanayı kapatın! Vanayı kapatın! diye sesleniyordu.
Hiç kuşkusuz böyle durumlarda yapılması gereken en doğru iş vanayı kapatmaktı ama daha önce vananın yerini bulmak gerekiyordu. Uzun bir aramadan sonra bulunan vanayı kapatınca, hırıltı da, akan su da kesilmişti.
O gece evsahibi üçüncü kez allah rahatlık versin diyerek beni yatağıma gönderdi. Çok uykum vardı ama o devingen gecenin yorgunluğundan sinirlerim bozulduğu için uyuyamıyordum.
Tam dalar gibi olurken, o zamana dek hiç duymadığım bir gıcırtıyla uyanıyordum.
Yattığım yerde uzun zaman bu gıcırtının ne sesi olabileceğini düşündüm. Boğazlanan bir büyükbaş hayvanın yürek paralayan sesi, kağnı tekerleklerinin gıcırtısı, bir sopanın viyola yayları üstünde çıkardığı ses, daha bunlar gibi bişey olabilirdi. Tam uykuya dalar gibi olurken bu sesle sıçrıyordum. Sonunda bir sesin, yattığım oda kapısının çıkardığı gıcırtısının tıpkısı olduğunu anladım. Bütün kapılar açılıp kapandıkça boğazlanan hayvan sesleri çıkararak gıcırdıyordu. Neyse ki sabaha doğru helaya gidiş geliş durmuş, ben de dalar gibi olmuştum ki, bir kedi miyavlamasıyla sıçradım. Bir kedi hem kapıyı dışardan tırmıklıyor, hem sürekli miyavlı-yordu. Bu az önce helaya giderken ayaklarıma dolanan kedi olmalıydı. Benim yattığım odada uyumaya alışık olmalıydı ki, odaya girmek için kapıyı tırmalayıp duruyordu.
Kedi, inadından vazgeçer diye uzun süre bekledim. Sonunda kedinin inadına yenilip kapıyı açtım. Kapıyı açar açmaz kedi yatağa sıçradı. Bu yatakta yatmaya alışık olmalıydı. Ama ben kediyle koyun koyuna yatmaya alışık değildim. Yatağı kediye bırakıp bisüre sandalyede oturdumsa da sonunda dayanamayıp kedinin koynuna girmek zorunda kaldım. Kedi bu yatağa alışık olmalıydı ki, durumundan hiçbir şikayet belirtisi göstermeden koynuma iyice sokularak kıvrılıp yattı. Ama beşon dakika sonra kedinin pireleri vücudumu istila ettiğinden hart hart kaşınmaya başlamıştım.
Lambayı yakıp iç çamaşırlarımda pire avına başladım. Sonunda, ne yapsam içinden çıkaramadığım yatağı kediye teslim ederek yan çıplak durumda sandalyeye tünedim. Perdeyi aralayıp baktım, hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. Başımı dirseğime dayayıp uyumaya çalışırken çocuk cıvıltılarıyla uyandım. Evin üç çocuğundan yaşlan dört beş gösteren iki afacan odama dalmıştı. Üçüncüsü, yaşı küçük olduğundan anasının koynunda uyuyor olmalıydı. Odama giren çocuklardan biri, niçin don gömlek sandalyeye tünemiş ve niçin yatağa girmemiş olduğumu sordu. Yatakta kedinin yattığını söyledim. Küçüğü, kahkahalar atarak kediyle birlikte yatağa sığmıyor muyum diye sordu.
– Bak işte böyle! diye yatağa girerek, kediyle yatağın nasıl bölüşüleceğini gösterdi.
Sinirlerim bozulmuştu. Çocukların çocuk olduklannı unutup,
– Defolup odanıza gitsenize! diye bağırdım. Odalarının burası olduğunu, her sabah her saatte annelerinin koynundan çıkıp bu odada kediyle birlikte yatan babalannın koynuna girdiklerini söylediler.
Bu evde olup biten her şeyi azçok anlıyordum da bütün gece o-danın içinde cirit atan farelere, kedinin niçin ses çıkarmadığını hiç anlamıyordum. Bunu da çocuklardan öğrendim.
Kediyle fareler bir arada büyüdüklerinden birbirlerine alışıkmışlar. Hatta geçen yıl kedi enciklemiş de, kendi eniklerini emzirirken fare yavrularını da emziriyormuş. Kedinin eniklerini, pazar yerindeki kasap dükkanlarının olduğu yere bırakmışlar.
Çocukları odadan ve yataktan çıkaramayacağımı anlayınca üstümü başımı giyindim, odanın içinde gezinmeye başladım. Geceki deneyimden sonra hela aralığındaki muslukta yüzümü yıkamaktan korktuğum için böyle bir girişimde bile bulunmadım. Ama vapur düdüğü, fabrikanın işbaşı düdüğü, tiren düdüğü ve azgın köpek hırlaması gibi seslerden musluğun bikaç kez açılıp kapandığım, hela sifonunun çekildiğini anladım.
Hava iyice aydınlanmıştı, ama ben o evde hep karanlıkta kalmayı yeğlerdim. Çünkü havanın aydınlanmasıyla birlikte kara sinekler ortaya çıktı. O denli çok sinek vardı ki, sineklerden kendimi korumam olası değildi. Sinekler burnuma, gözüme, kulağıma, ağzıma ve özellikle dudaklanma konuyordu. Sineklerden korunmak için kendikendimi şamarlamaya başlayınca yataktaki iki kardeşin gülüşmeleri büsbütün sinirlerimi bozdu.
– Gülecek ne var? diye bağırdım.
Bu sert çıkışım, çocukların daha çok gülmelerine neden oldu.
Biraz sonra çocuklar yatakta tepişirlerken kavgaya başladılar. Boşuna onları ayırmaya çalıştım. Neyse ki o sırada kapı tıklatıldı.
-Buyrun! dedim.
Çocukların babası günaydın diyerek girdi. Ağlaşan çocuklarını azarlayarak odadan koğdu.
Niyetim ilk uçakla hemen İstanbul’a dönmekti. Ne yazık ki ilk uçak üç gün sonraydı.
Az sonra kitapçının akrabası da geldi. İki erkek yer yatağını derleyip toparlayıp dışarı çıkardı.
Üç çocuk annesi kadın da çocuklarıyla birlikte geldi.
Kitapçı, gece rahat uyuyup uyumadığımı sordu. Konuk olmanın gereği olarak geceyi çok rahat geçirdiğimi söyledim.
Evsahibim, ^
– Tabii canım, dedi, ev başka otel başka…
• Hiç otelle ev bir olur mu… diye ekledi.
Kitapçı,
• Bura sizin büyük kentler gibi değil… dedi.
• Ne gibi? diye sordum.
Burda saygın konukları otele atmak çok ayıp sayılırmış.
Kadın, masayı odanın ortasına getirip kahvaltı sofrasını hazırladı.
İkinci, üçüncü geceki konukluğum ilk geceden farklı değildi. Ancak şu var ki, üçüncü gece uykusuzluktan mı, yoksa bu evin yaşamına alıştığım için mi nedir bilmem, sızıp kalmış, tulum gibi uyumuştum.
Üçüncü günü o ilden ayrılıyordum. Uçağa beni uğurlarken kitapçı ve akrabası,
– Bunu saymıyoruz… Sık sık gelin, yine buyrum… Bekleriz! diyorlardı.
O denli iyi niyetli insanlardı ki, konukseverliklerine teşekkür ederek, aralarında unutulmaz zamanlar yaşadığımı söylemekle yetindim.

Aziz Nesin
Ulusal Konukseverlik [K: İt Kuyruğu]
Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Ticareti ve Küresel Kapitalizmin Yıkıcı Yapısı -Colin Todhunter

Kapitalizm, işleyişi itibariyle, doğasında var olan krizlerin yönetilmesine dayanır. Kapitalizm aynı zamanda, kârın maksimize edilmesine, piyasadaki rakiplerin mağlup edilmesine, genel...

Kapat