Bir Ruh Çözümsel Okuma: Tezer Özlü’nün İçsel Dünyasına Öyküleriyle Yaklaşım – Ayla Gökmen*

Tezer Özlü“Öldüğünü anlamıştım.
Ben de öldüm. Babam da. Hepimiz.”

Yaşam ve ölüm; birbirine karşıt bu iki izlek, öykücü Tezer Özlü’nün yapıtlarında birbirini sürekli bütünleyerek kendini gösterir. Bu incelemede, yazarın yaşam ve yapıtlarında “ölüm saplantısının kaynağına inebilmek için Charles Mauron’un ruhçözümleyim yöntemini benimseyerek, yazarın 1964-1968 dönemini içeren öykülerinden Dönüş ve Gizli Bahçe başlıklı iki öyküsü çakıştırılarak ele alınmıştır. Amaç; öncelikle yazarın bilinçaltı kişiliğinin patolojik öğelerin hangi aşamasında bu iki metnin bilincini oluşturduğunu yaşam ve ölüm izleklerinin nerede ve nasıl özdeşleştiğini belirlemek ve yazarın bilinçaltı kişiliğinin söylenine inmek. Ayrıca, Freud ve Beck’in “yüceltme mekanizması” adını verdikleri yol ile yazarın yaşamında beliren ruhsal çatışma durumundan “yazın” yoluyla kurtuluşunu nasıl gerçekleştirdiğini ortaya çıkarmaktadır.

Aramızdan 1986 yılında, çok genç, kırk üç yaşında ayrılan Tezer Özlü’yü ölümünün onuncu yılında anma ve kendisinin de isteği üzerine, onu anlamak için “bıraktıklarının” dünyasına girme çabası olacak bu yaklaşım. Bu istemini yer ve tarih belirtmediği, büyük olasılıkla yaşamının son döneminde ve Zürih’te tutmuş olduğu günlüğünde şöyle dile getirir : “Bıraktım, bıraktım. Hepsini, kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım. Ama hiç biri kendini anlayamadı. Bana da ölümsüzlüklerin sonsuz acıları kaldı. Ya da sonsuz “bağımsızlıkları”1. Alışılmış değerlere, yerleşik düzene tavır alan, sonsuzca bağımsızlığını yaşamak isteyen yazarın “ölümsüzleşmek” içgüdüsünün kendisine sonsuzca acı vermesi, bilinçli “ölümsüzlükler” çoğul söyleminin bilinç dışındaki “ölüm içgüdüsü” ile çelişkisinden kaynaklanır. “Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı”2 iyen Tezer Özlü için yaşamın anahtarı hep ölümde kilitlenmektedir. Yaşamın önemli boyutu Aşk (Libido ; yaşam enerjisinin tüm olumlu yönlerini ve bir anlamda cinsellik )3 (3) ve Ölüm (yıkım) Tezer Özlü’nün yapıtlarının ana izlekleridir. Bu iki karşıt izlek birbirini sürekli bütünleyerek yazılarının neredeyse tümünde kendini gösterir. 1983 yılında Marburg edebiyat ödülünü alan başyapıtı, Bir İntiharın İzinde, almanca kaleme alınmış ve   1984 yılında Türkçe’ye Yaşamın Ucuna Yolculuk başlığıyla kazandırılmıştır. Roman ilkin başlığı ile bu karşıtlar birliğini yansıtıyor : yaşam ve ölüm.

Yaşamı anlıyoruz da, neden yaşam ve ölüm özdeşleşiyor ? Dahası neden ölüm ? Tezer’in “tek dostum” dediği Leyla Erbil’de anlamıyor bunu. Tezer Özlü’den Leyla ErbiPe Mektuplar başlığı ile yayınlanan kitabında Leyla Erbil bu düşüncesini şöyle dile getirmiş : “Tezer beni ilerde evleneceği sevgilisi ile tanıştırıyor… Bu adam benim ölümüm Leyla” diye tanıştırıyor sevgilisini. “Bak bak bu benim ta kendim ! Kafatasım bu ; kendi ölümüm ! “…Adamın elini alıp kendininkiyle yan yana koyuyor Tezer, “Bak bak,” diyor, “cildimizin rengi, damarlarımızın kabarıklığına, yeşiline bak nasıl birbirinin eşi, şu dolaşımın haritasına bak, ölümüm bu benim !… Damarları anlıyorum da neden, “ölümüm” anlayamıyorum bir türlü. Soramıyorum da…”4

Tezer’in tüm bıraktıkları, yazdıkları “yaşam öyküsel” niteliklidir. Kimilerine bir iç dökme gibi görünse de, vardığı sentezleri, şiirsel biçemi, akıl ve çılgınlık dünyasının sınırlarında dolaşırken içten ve coşkulu anlatısının yansıttıkları ile gerçek dünyaya duygu ve düşünce açısından aldığı tavır arasında tutarlıdır yazar: “On yaşına kadar evrendeki sessizliği kavramaya çalıştım… Yirmi yaş ile otuz yaş arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Akıl ve çılgınlık arasındaki, yıldırım hızındaki bu atlayışı sözcüklerle nasıl aktarabilirim. Akıl dünyası başka bir şey olmalıydı. Ben çılgınlık dünyasına en derin yolculuğu yaptım…Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük cesaretle tamamladım”5

Yazarın “çılgınlık dünyası” ya da “çılgınlık yolu” sözcelerinden herkesçe kabul edilmiş akıl normların dışında bir dünyada derin bir yolculuk yaptığını, ya da başka bir deyişle dönemler geçirdiğini anlıyoruz. Bu dönemler Tezer’in ruhsal dünyasında dengenin bozulduğu dönemlerdir. Yazılarında da buna sıkça değinir. Önce, On sekiz yaşında intihar girişiminde bulunmuştur : “Ölümü denemekse on sekiz yaşında intihar ettin, güzel genç bedenin ile ölmek, cesedini bulacak kişileri korkutmak, alın bu acımasız yaşam sizlerin olsun demek istedin. İyileştirdiler”6 Sonra, hastaneler, doktorlar, narkozla birlikte verilen elektroşoklar… teşhis; manik depressif, bugünkü tanımla “iki uçlu bozukluk”.

Yazar, çılgınlık yoluyla kurtuluşunu nasıl gerçekleştirmiştir ? Bu dünyada yaşadıklarını yazınında nasıl yansıtmıştır? Yanıtları Tezer’in çılgınlık dönemim diye belirlediği yirmi ile otuz yaş dönemine, ve bu dönemde yazın dünyasına girişini sağlayan ” Eski bahçe “başlığı altında derlenen ilk öykülerine dönerek aramak kaçınılmazdı. Ayrıca ” Ruhçözümsel” bir yaklaşım, yazar’ın peşini bırakmayan “ölüm saplantısı”nın kaynağına inme olanağı verebilirdi. Sanatçının yazını “ruhsalyaşamöyküsel” nitelikleri barındırdığı için, yaşamının olayları ve yapıtlarının ruhsal evrimi arasındaki koşutluğu besleyen bilinçdışı öğelerin açımlanmasında “Ruhbilim” alanının verilerinden yararlanılabilirdi. Ancak, yazın incelemelerinde bir bilim alanının verilerini kullanan kişi, yararlandığı daim uzmanı olmadığı için yanılgıya düşebilir ve çalışma yetersiz bulunabilir. Bu nedenle karşılaşılabilecek olumsuzluğu önlemek amacıyla, öykülere yaklaşım, Psikiyatri dalı uzmanlarından Doç. Dr. Selçuk KIRLI’ nın görüşleri ve katkılarıyla yönlenmiştir.

Bu incelemede Charles Mauron’un ruhçözümleyim yöntemini bir ölçüde benimserken, yazarın tüm yapıtlarını değil ancak 1964 -1968 dönemini içeren öykülerinden ikisini çakıştırarak ele aldık. Amaç; bilinçaltı kişiliğinin patalojik öğelerinin hangi safhasının bu iki metinin bilincini oluşturduğunu, yaşam ve ölüm izleklerinin nerede ve nasıl özleştiğini “düşey bir çözümleme” ile belirlemek. Yazarın bilinçdışı kişiliğinden kaynaklanan ve gözden kaçan kimi “olguları”, “bağıntıları” ortaya çıkarmak, söz konusu metinlerde durmamacasma yinelenen ya da çeşitlenerek dönen simgeler ve durumları bulmak. Bunlar Freud’ün ilk çocukluk, cinsellik, “id – ben – üst ben”, “bilinçaltı”, “Ödip – Elektra karmaşası” görüşleriyle açımlamak. Güncel gerçekle bilinçaltının birleşim noktasını arasında koşutluklar kurarak, yazarın bilinçdışı olan temel sorununu,

günümüz Ruhçözümleyim’in gelişmiş anlayışının ışığında somutlayarak değerlendirmek.

İnceleme konusu olarak ele aldığımız öykülerinden Tezer Özlü’nün ilk öyküsü Dönüş (1964) ikinci öykü, kitabına da adını veren Eski Bahçe (1965) başlıklarını taşıyor. Bu iki öykünün ortak özelliği konularının çocukluk dönemine ait düşlemleri içermesidir. Ruhçözümleyim, sanatçılarda, çocukluğa dönme istemini “Ego hizmetinde regression” olarak açıklar. Sanatçı bilinç-altındaki materyele ulaşmak için gerçek dünyadan koparak, çocukluk dönemine bir ruhsal geridönüş gereksinimi göstermektedir. Tezer özlü’ de bunu açıkça 31 Ekim 1982 tarihli bir yazısında anlatır :

“Çocukken karın beyazı, güneşin ışığını sözcüklere, anlamlara aktarmaya çalıştığımı anımsıyorum. Ne çocuk, ne de büyükler, içimdeki ne canlı ne de cansız varlığa anlam vermeye çalışıyordu…Çocuğun içindeki çocukluğa.”7 Biz de bu “çocukluğa” anlam verebilmek çabası ile, amacımız doğrultusunda onun çocukluk imgelemine dönüyoruz.

İlk öykü Dönüş ; daha ilk sözcük, anlatıcı kahramanın çocukluğuna geri dönüşünü simgeler. Tezer Özlü bu öyküsünü yazdığında yirmi bir yaşındadır. İntihar girişimi ve tedavi sonrası ortaya koyduğu bu ilk sanatsal yaratıdan ötürü önem taşır.

Öykü bir düşten çok bir sanrı görüntüsünün betimlemesiyle başlar: “Elimin nereye değin uzanabileceğini bilemiyorum. Karşımdaki sayısız pencerelere. Önündeki kurumuş ağaca. Belki de gerilmiş ipe değin. Kalabalık. Çığlıklar. Tüm kollar havaya kalkıyordu. O şapkasını çıkardı başından. Gözlerinde yaşlar belirdi gene. Ben belki de her gece aynı yerde oturuyorum… Gözlerim hep onlarda. Gözleri yaşlıyken bir daha göremeyecekti beni. Oysaki hep karşımda. Hep o. Tahta evimizin ardından bir tepe yükselirdi. İnce bacaklarım oraya tırmanır… Kasabaya giren yolun hemen başında bir mezarlık… Zaman hiç geçmiyor.  Hep aynı ince bacaklar. Kafamı yorganın altından çıkaramıyorum. Çıkarırsam düşlerim yok oluyorlar. İnce kemikli bir eli var. Benim elimi bıraktı. Büyük bir yapıya girdi. Orada ölecek birisi var. Öldü belki de. Ben bahçede kaldım…Onu bekledim. Gelsin. Elimi tutsun diye. Ufak adımlarla çıktı. Bana yaklaştı.

  • Ölmüş mü ?
  • Hayır.

Öldüğünü anlamıştım. Ben de öldüm. Babam da. Hepimiz. Sonra ufak kasabada dolaştık. İnce bacaklarım açıktı. Babamı bekledik. Geldi.” (s.7)

Bu alıntıda anlatıcı kahraman çocukluğunun geçtiği kasabasını düşlemekte. Çocuk olduğunu “ince bacaklar”ından ve babasının elini tutup dolaşmasından kolaylıkla çıkarabiliyoruz. Bir düşlemi sürdürdüğünü “kafasını yorgan altından çıkartırsa, yok olacaklarından korktuğunu” belirlemesiyle vurgulamakta. İlk aşamada, sanrısal başlayan bilinçsiz imgelerin arasında devamlı “O” belgisiz zamiri ile gösterilen ancak bilinç düzeyinde henüz “kimliksiz” bir figür, imgeleminde sürekli “Hep o” olarak belirmektedir. Yaşlı gözleri ve başında şapka simgelemesi bunun bir ” erkek” olduğunu düşündürtür. Ancak, ikinci aşamada, yorgan altında “uyanık halde” ve bilinçli olan yaratıcı düş gücü bu figürü somutlar. Önce belirsiz “O” artık bilinç düzeyine gelmiş ve “baba” olarak varlığı somutlamıştır.

Bu tabloda ilk kez “bir ölüm” olayı söz konusudur. Bir ölüm durumu Ölüm olayı olumsuzlanmasına karşın, küçük kahramanın bilinçaltı ölüm izleğini maninin bir savunma mekanizması olarak geliştirmekte ve imgelemine gerçekleşmiş “ölüm” olarak yansıtmaktadır: “Öldüğünü anlamıştım. Ben de öldüm. Babam da. Hepimiz.” Üstelik, bir kişinin ölümünü kendisine, babasına, herkese yaygınlaştırmaktadır. Yinelenen “ince bacaklar” imgesinin açık durumu, ruhçözümleyimde “cinsel ilişkiye her an girecek ” şeklinde yorumlanır:

“İnce bacaklarım açıktı. Babamı bekledik. Geldi.”

” Bir zamanlar babam büyük bir masa yapmıştı. Onun yaptığı tek şey bu masa. Eline bir kitap aldı. Oturdu. -Kalkmayacağım artık- dedi. Kımıldamayacağım.

Yüzünü göremiyorum. Gövdesi hep karşımda. Yıllardır. Elindekini okuduğuna inanmıyorum. İnandığım hiçbir şey yok…

Bir şey söyle.

Bitsin. Her şeyi bitirsin. İşin çok başındayız daha. Bitsin. Tümüyle…Bir kere sarılmayı denedim ona. Tüm etleri koptu. Yalnız iskelet kaldı kollarımda. Oturduğum masanın kenarında her gün kendime yeni yeni ölümler hazırlıyorum “. (s. 7-8)

Bu tabloda, anlatıcı kahraman “baba” ile onun yaptığı tek şey olan “masa” nesnesini sabitleştiriyor. Öyle ki “masa” her defasında “baba”yı simgeliyor. Masanın yanında, baba olsun olmasın, kendisine “yeni ölümler” hazırlıyor. Buradaki açık anlamlı “ölüm” sözcüğü ise gizli anlamı “orgazm”ı simgeleyerek iki sözcüğü eşanlamlı kılmaktadır.

Günümüz Ruhçözümleyimde de “ölüm izleğini” “orgazm” ile özleştiren görüşlerin bulunduğunu biliyoruz.8 Bu semptomun oluşumunun “Elektra kompleksinden kaynaklandığı açıkça söylenebilir. Ergenlik dönemindeki duyumsuzlukların, cinsel çatışmaların çok yoğun olduğu, hem “işin başında olduğu için bitirmek” istemi ile, ” ona bir kez sarılmak” istemi arasındaki çelişki olduğu kadar, sarıldığında ” etlerin kopması ve iskeletin kalması” deforme imgede kendini göstermektedir.

” Kitap düştü elinden. •     Baba ?

Gözleri açık.  Solumayacak artık…Ağzı aralık. Yatıyorum.  Gözlerim

tavanda.

Karanlık bir yerlerde uçuyorum. Ağaçların arasında o beliriyor. Ona doğru gitsem tutacağım. Başım dönüyor. Birisi yatırmış beni. Bütün içimi söküyor.

Ağırlığımı yitirdim. Uçarken. Artık dönmek istemiyorum. Döneceğimi biliyorum. Duvarlar uzuyor. Uzuyor. Bir kedi sıçradı cama. İnliyor. Bense ölümleri tatmak istemiyorum. Yorganın altında alacağım hep. Hep masanın başında oturacağım. Birtakım yüzler geçiriyorum gözümün önünden. Saçlı. Kel. Gözsüz. İnsan yüzleri. Sonra tek, tek eller. Herkesin eli boynunda.” (s.8)

Elektra kompleksinden kaynaklanan, babaya olan erotik saplantı bu mastürbasyon   sahnesinde   yeniden   ortaya   çıkar:   “karanlık   bir   yerlerde uçuyorum… birisi yatırmış beni. Bütün içimi söküyor” . Karanlık nitelemesi ölümü simgeler. Başının dönmesi, içinin sökülmesi ve uçmak tanımları içinde devinen bir duyumsamanın “kendinden geçme” (orgazma) durumunun betimlemesidir. İzlek oldukça kapalı anlamıyla “orgazm = ölüm” olarak belirir. Kedi gibi tüm memeli hayvanlar ruh çözümleyimde “erkeği”, cinsel ilişkiyi simgelemektedir. İç çatışmaları oldukça belirgin. Bilinçli, ölümleri tatmak istemez, çünkü her orgazm ölümle “ben” kontrolü sağlayamamaktadır. İmgelem hezeyanlı algılama içinde tüm nesneleri ve kişileri deforme eder. Deformasyon, uyku halinde de peşini bırakmaz; bu kez düşünde ” erkek organlı kadınlar” görür. “Hepsi oralarını tutuyor. Boşalırken bağırıyorlar ölürcesine” (s.9) İğdişleştirme kompleksi kız çocuğunda, erkeklik organına sahip olmamanın tepkisi olarak yorumlanır. Düşteki “erkek organlı kadınlar” bu eksikliği tamamlarken, babanınkini görmek olarak ta yorumlanabilir. Aynı izlek bir başka çeşitleme ile yineleniyor : boşalma ve ölüm

” O ihtiyar belirdi bilincimde. Onu bir kere köpeği ile sevişirken görmüştüm. Tahta, yıkık bir evde. İhtiyar inliyor, köpeği sıçrayarak yanında geziyordu.” (s.9)

“O” belgisiz zamiriyle gösterilen, kim olduğu gizli tutulan yeni bir figürü tanıtır. “İhtiyar” nitelemesi, o kişinin ölüme yakın olduğu çağrışımını yapar ve onu “sapkın” bir cinsel ilişkiyle (köpeği) canlandırır bilinçli imgeleminde. Bilinçaltındaki bağıntı değişmez: Köpekle sevişme – yaşlılık (ölüm)

“Sabahleyin yola çıkıyordu. Hepimiz güldük. Gitme. Otur karşıda… Gülerken akmış olan yaşları sil…Ellerimi masanın üzerine uzatıyorum. Burnumu, dudaklarımı oynatıyorum. Sokağa çıksam geniş alanlarla karşılaşacağım. Yeni yapılarla. Uğultusu ile toplumun. Belki ben bunların tümünü biliyorum. Masa duruyor. Babam da duruyor. Ben. Masa. Babam. Baba. Ma-Be-Ba.” (s.9)

Masa ile baba’yı özdeşleştiren saplantı burada bir kez daha yineleniyor.

Baba ile arzuladığı cinsel ilişkiyi neolojik sözcüklerle, kendisi için anlamlı olan sözcükler üreterek şifreler. Bu, sözcüklerin yetmediği yerde, kişinin psikotik ürettiği anlamı kendince bilinen sözcüklerdir. Dış dünya için Ben – Masa – Baba, kendi ruhsal dünyasında  ;  Ma-Be-Ba    şifre babası ile imge dünyasında gerçekleştirdiği sevişmeyi simgeler( kapalı anlam).

“Kasabayı uzaktan gördüm. Çevresi yeşil ağaçlarla sarılı idi. Bütün gövdem uyuşmaya başladı. Her yanıma yayılıyor bu uyuşukluk. Parmaklarımın ucuna değin. Babam havuzun başındaki tahta evi gösterdi. Kafamı içeri soktum. Karanlık. İçerde bir ihtiyar köpeği ile. Bu evde doğdum ben. Ayağa kalksam, yere düşeceğim. Hiçbir yanım tutmayacak. Çocuklar oynuyor. Sesleri bana değin geliyor… Göl kıyısına koşuyorum uyanır uyanmaz…Akşam üzerleri yokuşun kenarında- ki bahçede oturuyorum… Sonra onunla yatıyorum. İnce, beyaz gövdesi var. Sabahları hiçbir şey yok…Sayı sayıyorum. Hiç olmuyor. Sonu gelmiyor. Ellerimi de oynatamıyorum. Belki bir gün kalkacağım. Kucağıma alacağım babamı. Tarlalar üzerinde yürüyebileceğiz. Ve sonra kendimi onunla birlikte gömeceğim.” (s. 10)

Zaman ve uzam sınırlanmasının ya da bağıntısının ortadan kalktığı düş durumlarında, yaratıcı düş gücü, özgürce, bir yerden bir yere gitmeyi, bir olaydan diğerine geçip bizim önümüze koyar.  İşte ne zaman evinden ve kasabadan uzaklaşıp yeniden döndüğü belirtilmese de, kasaba, görsel duyu aracılığı ile, daha uzaktan kendisini uyarıyor. Vücudu uyuşuyor. Kasabada bulunan ev, ve babasını çağrıştırıyor. Bu ev kendilerinin, ama karanlık . Ölümü simgeleyen karanlıkta, yine belirsiz bir ihtiyar köpeği ile. Bu imge bir öncekine, köpeği ile sevişen ihtiyar imgelemine gönderme. Aynı izlek, bir diğer çeşitleme ile yinelenmiş oldu : ölüm ve sevişme

Öykünün son satırları babasını kucağına alıp kendisiyle birlikte gömme istemini (imgenin açık anlamı) dile getirmekte. Bu da bize babasının ölümüyle kendi ölümünü birlikte gerçekleştirme arzusunu, baba-kız çocuğu arasında ensest bir ilişkinin (imgenin kapalı anlamı) söz konusu olduğunu ortaya koyar. Bir çocuk gelişiminde auto-erotizm döneminden çıkıp, nesnelere bağlanma düzlemine geçer. Kız çocuğu anaya bağlılıktan, babaya yönelik cinsel arzuya kayabilir (olumlu elektra kompleksi). Ancak ensest ilişki, genital dönemle ergenlik dönemi arasında “Latent” döneminde (organik – psişik) ağrı, acı duyma gibi travmatik özellikler taşıyorsa, (mastürbasyon ya da normal yolla) ulaşılan her orgazm bilinçaltında ölümle özdeşleştirilir. Bu dönem 7-8 yaş civarı olarak belirlenir.

Burada “baba” bir simgedir. Doğumumuzla taşıdığımız libido (yaşamsal enerji), karşılaştığı ilk aşk nesnesi ile kendilerini gerçekleştirmek ister: bu da Anne-baba olur. Ancak bu durum bir tabudur ve bastırılır. Doğal olarak, kız çocuğu baba için ( simgesel ve imgelem düzeyde bile olsa ) duyduğu ensest arzu onda bir çeşit suçluluk duygusuna itecektir. Reich “ölüm dürtüsü kesin bir suçluluk kendini yok etmeyi kışkırtır”9 görüşüyle duruma bir yorum getirir. Son tablodaki eğretilemeyle saplantı izlek yinelenmiş olmaktadır. Bakışımlı bir açıdan: Birlikte gömme-ölüm dürtüsü Ensest ilişki – suçluluk duygusu (ölüm)

Öyküde, yazarın bilinçaltı kişiliğini oluşturan etmenler ne denli baskı yapsa ve zorlasa da, kullandığı sembolik ifadelerle “ego” nun bütünlüğünü koruduğunu gözlemlemekteyiz.

Eski Bahçe ( 1965) başlıklı ikinci öykü, yazarın da sanat yaşamındaki ikinci öyküsüdür. Bu metinde yine yazar çocukluk dönemini betimlemeye devam eder. Metnin anlatısı olayları iki zaman (dün – bugün – dün ) ve iki uzam bahçe (kasaba) – Büyük kent (İstanbul) – bahçe (kasaba), bakışıklı ve art arda bir biçimde kurgular. Bu kez düşlem çocukluğunun geçtiği evinin bahçesinde yaşadığı (saklambaç) oyunu ile başlar.

“Korkum ninemin kaybolması ile başladı. Ninem, babam, ben bahçede saklambaç oynuyorduk. Ben ebe oldum… Bu tahta eve, bu doğduğum yere, bu ihtiyarların yanına ne diye gelmiştim ? Nerede başlıyor ? Bilmiyorum. Çocukluğumda mı? Yaşlılığımda mı ? Kapı çalındı. Beklemiyordum onu…

Gel otur yanıma. Sevişelim seninle.

Başlayamam.

Neden ?

Korku veriyor bana. Hep düşünceler. Bir gün boşalırken ölmek istiyorum. Ya da onu öldürmek” (s.l 1)

Bilinçli olarak ve açık anlamıyla “saklambaç ” sözcüğü, çocuklukta oynanan bir oyun özelliği taşır ama bu eğretilemeyle simgesel niteliğe bürünür ; gizli yerlerde gerçekleşen oyun, bilinçaltındaki “gizli oyuna”, mastürbasyon eğlencesine göndergedir. Bu kez, “baba” figürüne bir de “nine” katılır. Ancak bu durum ona “korku” vermekte, çünkü “ölüm”ü çağrıştırmaktadır. Anlatıcı bu “korku” güdüsünün, başka deyişle “ölüm” içgüdüsünün nereden kaynaklandığını bulmak için kendini sorgulamaktadır. Bilinçaltında çocukluk ve yaşlılık eşdeğerlidir. Çünkü ikisi de ölüme götürmektedir: çocukluk=yaşlılık (cinsel ilişki)-ölüm (korku)

Kapı çalınır. Uzam değişmiştir. Anlatıcı “bugün” e döner. Bu sıralar yirmi iki yaşındadır ve İstanbul’da olduğunu öyküdeki betimlemelerden anlıyoruz. Gelen sevgilisidir. Kendisi ile sevişmek isteyen bu kişiye “başlayamam…Korku veriyor bana” yanıtını verir. Olgu bir kez daha farklı bir durumda ortaya konur: sevişme-ölüm’ü getirecektir. Boşalırken ölmek istemesine şöyle bir açımlama getirilebilir:”ben” de ki libido’nun (cinsel dürtülerin) bir kısmı dışa yansıdığında engelle karşılaşınca (bastırılınca) bu kez geriye dönerek “ben”i yok etmek ister, ya da saldırganlığa dönüşerek karşı atak gerçekleştirir. Burada da zaten “onu öldürmek” istemi ile belirlenmiştir. Freud bu bağlamda “ölüm içgüdüsünü yıkıcılık ve saldırganlık içgüdüsü” ile eş anlamlı kullanmıştır10.

“Daha bir çok geceler.

Yatıyoruz. O istemiyor. Ben de. Kimin kimi öldürdüğünü bilemiyorum. Ortada bir ölü var. Ya o. Ya ben.” (s. 12)

Karşılıklı öldürmeler. Ambivelance (hem istiyor, hem istemiyor) aynı travmatik  durumu yaşatıyor,  yine  “yatma”  eyleminin gerçekleştirilmesiyle kurulan bağıntı değişmez: Yatma (sevişme)-ölüm.

Öykü anlatıcının bulundukları kentten sevgilisi ile birlikte “eski evlerini aramak için” kasabaya gidişleriyle devam eder. Onu bulunca her şey çocukluğuna döner.

“Kenti tanıyamıyorum. Her şey öylesine eski ki. Sonra bahçeyi gördüm. Bahçeyi değil. Babamı tanıdım. Top oynuyordu bir basına. Topu bir ağaca atıyor, tutuyor atıyor gene tutuyordu…Hayır. Tanımıyorum ben burayı. İlk gelişim bu…Bir odada uyumaya çalışıyorum. O geliyor. Uyandırıyor beni…Bırak beni artık. Bu camdan çırılçıplak aşağıya atlayacağım. Sana karşı değil bu. Çocukluğuma karşı. Bu kente, bu eve…bu değişmeyen her şeye, bu ölmeyen herkese karşı. Yaşlı halimle ne değin mutlu olacağım, genç bedenim ölü olarak bu sokakta yatarsa.” (s. 13)

“O” belgisiz zamiri ile babanın ve sevgilinin iç içe girdiği bir figürle depressif tepkilerini sergiler bu bölüm. Bahçe simgeleşerek, görsel duyu aracılığı ile babasını imgelemine getirir. Ancak baba bahçede top oynamaktadır. Bu top oyunu imgesine ruhçözümleyimsel yaklaşırsak, “top” un cinselliğin bir simgesi olduğunu ve top’u atıp tutmanın, cinsel sevişmedeki devinim hareketlerinin, istem dışı eğretilemeyle, çağrıştırıldığım belirlemektedir. Tepki, hem baba simgesine hem de sevgiliye olur. Çünkü ikisi de sevişme nitelikli figürlerdir. Ancak gerçek tepki, bilinçaltına çocukluğunda yerleşmiş olan gizli izleğe, topluma, yerleşik değerlere, tüm baskılara bir haykırış olarak belirir. İntihar girişiminin gizli nedeni de burada biçimleniyor:”Yaşlı halimle ne değin mutlu olacağım, genç bedenim ölü olarak sokakta yatarsa”; Yaşlılar ölmüyor ama, kendisinin genç bedeni ölürse babası acı çekecek. Sado-mazoşist duygularla baba” simgesinden öç alarak kurtulacak.

Öykü bahçede yine saklambaç ve top oyunlarını anlatarak tamamlanır.

” Sabahleyin buldum ninemi. Babamla sarılmış yerde uyuyorlardı…Hadi kalkın bahçeye çıkıp oynayalım… Düşümde onun kadınlık organının içinde bir de erkeklik organı olduğunu gördüm. Uyanır uyanmaz seviştik. Ortada iki ölü vardı Hem o. Hem ben.

O sabah saklambaç oynarken babamı da, ninemi de aradım. Babam

çimenlerin üzerinde uyuyakalmıştı. Eli şeyindeydi. Ninemi bulamadım. O sabahtan beri kayıp…Babamla el ele verip her yeri aradık. Ben istemedim bu kadarını ama, babam tutturdu. Üstelik ağlamaya da başlamaz mı?

Sus, istemem diye bağırdım.

Susturamadım. Tahta eve koşup topunu getirdim. Hemen sıçrayıp ayağa kalktı. Aynı dünkü gibi topu ağaçlardan birine atıyor, tutuyor, atıyor, tutuyor, gene atıyor, gene tutuyor, ge….” (s. 14)

Bir önceki öyküde karşılaştığımız imge ” kadınlık organı içindeki

erkeklik organı” bu öyküde de yineleniyor. Nine, hem erkek hem de kadın olarak ikili bir yapı sunarak kişiliksizleştiriliyor. Bu durumu, öncekinde olduğu gibi, Ödip (Elektra) öncesi anneye sevgi, öte yandan erkeklik organına duyulan özlem (kız  çocuklarında eksiklikten ötürü)  olarak açıklayan Freud,  er dişiliğin kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğunu, kız çocuğun her zaman iki sevgi nesnesi, anne- baba, vardır görüşünü savunur11. Ancak ninede görülen erkeklik organı babanınkini simgelemektedir.

Ensest ilişki düşlemlerinin had safhaya ulaştığı bu bölümde, küçük kızın yine agresif (saldırgan) ve kıskanç davranışını gözlemliyoruz. Saklambaç oyununda, ninesini( başka bir kadın) bulmak ve babası ile paylaşmak istemez. Gösterdiği tepkiyle ağlattığı babasını, çocuksu bir güdü ile “top”unu getirerek, teselli eder. Top sembolüyle imgesel düzlemde cinsel ilişkiye geri döner.

Her iki öykü, sanatçının yazınında, bize amacımız doğrultusunda, saplantıyla durmadan dönüp duran eğretilemeleri bazen aynı, bazen de çeşitlem göstererek yinelenen imgeleri açımlama olanağı verdi. // Birinci öyküde “küçük kız-anlatıcı”, “baba” ve bir “ihtiyar” figürü şekillenirken, ikinci öyküde bunlara “nine” ve bir “sevgili” figürü eklenir. Baba- bir ihtiyar – nine figürleri “yaşlılar” sınıfına bağlanırken, “yaşlılık” nitelemesi anlatıcının bilinçaltında “ölüme ulaştıran süreç” olarak belirir.

Birinci öyküde, çocukluğa dönerek anımsanan olaylar dizgesinde kullanılan ve kimi zaman yinelenen saplantı simgeler; masa, ma-be-ba, köpek,

kedi, kasaba, bahçe vb ..ile aynı ya da bir başka biçime dönerek gelen imgeler; ince bacak, köpeği ile sevişen ihtiyar bilinçaltında gizli anlamıyla duran “cinsel ilişki” bağıntısını kurmuş, ancak her bağıntı hemen ardından “karanlık”, “karanlık ev,” “yaşlılık”, “korku” gibi simgesellerle gizli, veya açık olarak söylem “ölüm” olgusuyla bağıntısını gerçekleştirmiştir. İkinci öyküde bu simgeler ve imgeler ya aynı ya da çeşitlenerek yinelenmiştir; “top”, “sevişen ihtiyar kadın”, ” ince bacaklar”, “erkek organlı kadın” vb., ile istem dışı eğretilemeleri “saklambaç ve top oyunları” kapalı “cinsel ilişki” bağıntısını gene “ölüm” ile kurarak sonuçlandırmıştır.// Bu durmadan kullandığı saplantı simgelerle olgular arasında kurulan bağıntılar, bizi yazarın bilinçaltı kişiliğinin söylenine ulaştırır. Bir başka deyişle, bilinçdışı temel sorununu ortaya koyarken, “neden ölüm” sorusunu da çözümlemektedir.

Öykü kahramanı, çocukluk gelişimini tamamlarken “latent” döneminde (bazı tiksinilen olaylara tepki) yaşadığı ensest travma (olumsuz ruhsal yaralanma)dan ötürü her seferinde orgazm ve cinsel ilişkiyi ölümle özdeşleştirir. Bilinçaltında, bu negatif otomatik düşünce ve yorumları oluşturan bilişsel, cognitif, şemalar halinde değişmez olarak yerleşir. Bundan böyle her türlü yaşamsal olayı, sosyal ya da cinsel, depressif izlekle yorumlar, bu da sonuçta “ölüm” e varmaktadır12 Zaten, yazınında “çılgın döneminde” ki kişiliğinin sado-mazoşist (kendini ve başkasını yok etme) iki ucu “ölüm” de birleşir.

İkinci soru; yazar nasıl çılgınlık döneminde kurtuluşunu “cesaretle” gerçekleştirdi ? Bu soruya iki yolla yanıt verilebilir ; birincisi Freudien, ikinci olarak bugün benimsenen Beck’in cognitif düşüncesi. Her ikisi de ruhsal çatışmalardan ortaya çıkan gerginlikten kurtuluşu ” yüceltme mekanizması” yla açıklamışlardır.

Freud’e göre yıkıcılık (ölüm) içgüdüsü, “ben” de bulunan bir kısım cathexis enerjisiyle dengelenip yönü değiştirildiğinde, ben’e yaşam ihtiyaçlarını gidermek ve doğaya egemen olmak olanaklarını sunar13. Bu “yüceltme mekanizma” sidir ve Freud bunu Libido’ya bağlı olarak kullanır. Yani denetleyici Üst-ben (kültür) ile insan kendini ya da başkalarını yok etmek yerine, bu dürtülerin enerjisini doğaya egemen olma, üretmek, yaratmak gibi çabalara dönüştürmektedir. Böylelikle Tezer Özlü enerjisini yazınsal etkinliğe dönüştürmüş, “ben” den tekrar “id”e, içe dönüş yolu ile kendisine zarar vereceğine, dışarıya “sanat” yolu ile kendisine bir rahatlama ve boşalma sağlıyarak kurtuluşunu gerçekleştirmiştir. Bu süreç, sanatsal yaratıda, yaratıcının dinamiğinin tetikleyicisi olarak işlev kazanır. Yazar Özlü’yü de “farklı” kılan bu dinamiği eğer bir içgüdüye dahil etmek gerekirse bu “yaşam” olacaktır kuşkusuz. İçindeki boşluğu ancak böylelikle dolduracak ve var olduğunu duyumsayacaktır : “Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.” 14

Zaman ve uzam sınırlarının olmadığı, düş ve düşlemlerde özgür, sonsuzca bağımsızdı Tezer. Hem kendi istemlerini, korkularını, hem de insanı ve dünyayı simgelerle, imgelerle, eğretilemelerle anlamlandırmaya çalıştı. Bu özellikler bize bir başka yazın türünü “şiiri” anıştırır. Bu dönemin öyküleri biçim ve biçem açısından “düz yazı şiir” tekniklerini barındırırken, kimi zaman gerçeküstücülüğe bile uzanır. Kısa ve devrik cümleler, yatay ve düşey tümce,bazen tek bir sözce bazen sözceler dizini, uydurma sözler… O kendi bilinçaltının şiirini, yaşamı ölümle yazdı. Ve yapıtlarında ölümsüzlüğe ulaştı.

Mani- depresif : Ahlak ve toplum setlerini kırmaya yönelen şiddetli bir coşkunlukla kendini belli eden akıl hastalığı. Tersi kendini suçlamak ve içine kapanmak biçiminde beliren melankolidir.

*Doç.Dr.Ayla Gökmen
Uludağ Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitim Ana Bilim Dalı.
[Uludağ Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Mayıs 1996 tarihli Öykü Bildirişimleri Sempozyumu ‘nda sunulan bildiri. ]

Dipnotlar

1 Tezer ÖZLÜ, (1995), Kalanlar, İstanbul YKY, s. 19.
2 Tezer ÖZLÜ, (1994), Yaşamın Ucuna Yolculuk, İstanbul, YKY, s.l 1
3 Carl Gustave Jung’un tüm psişik enerjiyi Libido olarak tanımlamasından sonra, Freud tüm içgüdülerin kaynağı Yaşam içgüdüsüne ait olmayan içgüdülere, tam karşıtı, Ölüm içgüdüsü adını vermiş ve insan varlığını bu iki içgüdünün merkezi yapmıştır.
4 Leyla ERBİL, (1995), Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar, İstanbul, YKY, 1995, “Son Aşk”, s. 11
5 Tezer ÖZLÜ, Kalanlar, ag.y, s. 196- Tezer ÖZLÜ, Yaşamın Ucuna Yolculuk, a.g.y, s.65
6 Tezer ÖZLÜ, (1987), Eski Bahçe* Eski Sevgi, İstanbul, Ada Yayınlan. İlkin Eski Bahçe 1978 yılında yayınlanmış. 1987 yılında tüm öyküleri adı geçen başlıkla yayınlanmıştır. Eski Sevgi’de yer alan öyküler almanca yazılmış ve kız kardeşi Sezer Duru tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır. Çalışmada ki alıntılar 1987 basımına göre düzenlenmiştir.
7 Tezer ÖZLÜ, Kalanlar, a.g.y, s. 17.
8 Bkz : Lewis RWOLBERG, (1988), The Technique of Psychoterapy, Philadelphia,
9 Wilhelm REICH, (1926), Nevrotik Endişenin Kaynakları, in ” International Journal of Psycho-Analyse”. Çeviren: Ayşe Kurtuluş, Ankara, Yaprak Yayınevi s.324; Juliet MITCHELL, (1984), Psikanaliz ve Feminizm. Çeviren: Ayşe Kurtuluş, Ankara, Yaprak Yayınevi, s. 130
10 S.FREUD, (1930) Psikanalize Giriş Konferansları. Çeviren: Aydın Artan, Dilek Mat. İstanbul s.478; Eridi FROMM, (1981), Freud Dütüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları.
11 Eridi FROMM, a.g.y, içinde, s. 162
13 Erich FROMM, (1981), Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları içinde, a.g.y, ss.181-183;  ayrıca bkz:Octave MANNONI,  (1992), Freud, Çeviren: YAayman-T.Kurultay, İstanbul, Alan Yayıncılık, s. 169
14 Tezer ÖZLÜ, Yaşamın Ucuna Yolculuk, a.g.y, s. 20

Kaynaklar
ÖZLÜ, Tezer. (1995), Kalanlar, İstanbul YKY, s. 19.
ÖZLÜ, Tezer. (1994), Yaşamın Ucuna Yolculuk, İstanbul, YKY, s.l 1
Cari Gustave Jung’un tüm psişik enerjiyi Libido olarak tanımlamasından sonra, Freud tüm içgüdülerin kaynağı Yaşam içgüdüsüne ait olmayan içgüdülere, tam karşıtı, Ölüm içgüdüsü adını vermiş ve insan varlığını bu iki içgüdünün merkezi yapmıştır.
ERBİL, Leyla. (1995), Tezer Ozlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar, İstanbul, YKY, 1995,    “Son Aşk”, s. 11
ÖZLÜ, Tezer. Kalanlar, a.g.y, s. 196., Yaşamın Ucuna Yolculuk, a.g.y, s.65.
ÖZLÜ, Tezer. (1987), Eski Bahçe* Eski Sevgi, İstanbul, Ada Yayınları. İlkin Eski Bahçe 1978 yılında yayınlanmış. 1987 yılında tüm öyküleri adı geçen başlıkla yayınlanmıştır. Eski Sevgi’de yer alan öyküler almanca yazılmış ve kız kardeşi Sezer Duru tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır. Çalışmada ki alıntılar 1987 basımına göre düzenlenmiştir.
ÖZLÜ, Tezer. Kalanlar, a.g.y, s. 17
WOLBERG, Lewis R. (1988), The Technique of Psychoterapy, Philadelphia, REICH, Wilhelm (1926), Nevrotik Endişenin Kaynakları, in ” International Journal of Psycho-Analyse”. Çeviren: Ayşe Kurtuluş, Ankara, Yaprak Yayınevi  s.324;   Juliet  MITCHELL,   (1984),   Psikanaliz ve  Feminizm. Çeviren: Ayşe Kurtuluş, Ankara, Yaprak Yayınevi, s. 130.
FREUD, S. (1930) Psikanalize Giriş Konferansları. Çeviren: Aydın Artan, Dilek Mat. İstanbul s.478; Erich FROMM, (1981), Freud Dütüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. Çeviren: Aydın Artan, Dilek Mat. İstanbul, s. 162.
FROMM, Erich, a.g.y, içinde, s. 162.
Doç.Dr. Selçuk Kırlı’nın açımlaması.
FROMM, Erich (1981), Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları içinde,a.g.y, ss. 181-183; ayrıca bkz:Octave MANNONI, (1992), Freud, Çeviren: Y.Atayman-T.Kurultay, İstanbul, Alan Yayıncılık, s. 169.
ÖZLÜ, Tezer. Yaşamın Ucuna Yolculuk, a.g.y, s. 20.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
F. Başkaya-G. Zileli Söyleşi: “Bu Yalnız Hegemonya Krizi Değil, Aynı Zamanda Bir Meşruiyet Krizidir”

"Dış destek eksildi. Bir kere kuşun boynu koptu mu yapıştırmak mümkün değildir. İster ABD, ister AB olsun, AKP dışında bir...

Kapat