Boş Bir Mezarın Çevresinde – Italo Calvino

Akbabalar havalandığı zaman, bu gecenin sona erdiğinin işaretidir, demişti babam bana. Ve ben karanlık göklerde ağır kanatların çırpınışını işitiyor, gölgelerinin yeşil yıldızları kararttığını görüyordum. Zahmetli bir uçuştu, topraktan, çalıların gölgesinden kopmakta zorlanıyordu, sanki kanatlar ancak uçtuklarında dikenli yapraklar değil, kanat olduklarına ikna olacaklardı. Yırtıcı kuşlar uzaklaştıktan sonra gri yıldızlar, yeşil gökyüzü yeniden görünür oldu. Seher vaktiydi, ben Oquedal köyüne doğru uzanan ıssız yollarda atımla ilerliyordum.

“Nacho,” demişti babam, “ben ölür ölmez atımı, karabinamı, üç günlük azığını al; Oquedal’daki damlardan tüten dumanı görene dek San Ireneo Dağı’ndaki kurumuş nehir yatağına tırman.”
“Neden Oquedal?” diye sordum ona. “Kim var Oquedal’da? Kimi arayacağım?”
Babamın sesi gittikçe cılızlaşıyor, ağırlaşıyor, yüzü gittikçe morarıyordu. “Yıllardan beri gizlediğim bir sırrımı seninle paylaşacağım… Bu uzun bir öykü…”

Babam bu son sözleriyle son nefesini tüketmekteydi ve ben onun konudan uzaklaşma eğilimini, her konuşmayı sapmalar, parantez açmalar, geri dönmelerle böldüğünü bildiğim için işin özünü açıklamaya zamanının yetmeyeceğinden korkuyordum. “Çabuk ol baba, Oquedal’a varınca aramam gereken kişinin adını söyle bana.”
“Annen… Senin hiç tanımadığın annen Oquedal’da yaşıyor… Seni en son kundaktayken gören annen.”
Ölmeden önce bana annemden söz edeceğini biliyordum. Bütün çocukluğumu ve yeniyetmeliğimi beni doğuran kadının ne adını, ne yüzünün neye benzediğini, ne de daha sütünü emerken beni neden onun memesinden kopardığını, kendi sürdürdüğü serseri ve kaçak hayata sürüklediğini söylemeden yaşattıktan sonra bunu bana borçluydu. “Annem kim? Bana adını söyle!” Sormaktan usanmadığım dönemlerde bana annemle ilgili çok şey anlatmıştı, ama bunlar birbiriyle çelişen masallar, uydurmalardı: Bir yoksul dilenci oluyordu, bir kırmızı otomobille seyahat eden soylu bir yabancı kadın; bir manastıra kapanmış rahibe oluyordu, bir sirkte çalışan at cambazı; bir beni doğururken ölmüş oluyordu, bir depremde kaybolmuş. Bunun üzerine günün birinde artık soru sormamaya ve onun anlatmasını beklemeye karar verdim. On altı yaşımı henüz bitirmiştim ki babam sarıhummaya tutuldu.

“Bırak da en başından anlatayım,” diyordu soluk soluğa. “Oquedal’a gittiğinde ve ‘ben Don Anastasio Zamora’nın oğlu Nacho’yum’ dediğinde hakkımda çok şey duyacaksın, ama bunların hepsi uydurma, yalan, iftira olacak. Şimdi istiyorum ki sen…”
“Adı ne, annemin adı ne, çabuk ol!”
“Şimdi. Bunu öğrenmenin zamanı geldi…”
Hayır, o an hiç gelmedi. Gereksiz ve uzun girizgâhlardan sonra babamın konuşması bir hırıltıya dönüştü ve sonunda sonsuza dek kesildi. Şimdi karanlıkta San Ireneo Dağı’nın sarp yamaçlarında at binen genç, kavuşmak üzere olduğu kökenine ilişkin hiçbir şey bilmiyordu.
Şimdi tepeden derin boğaza bakan kuru nehir yatağı boyunca ilerleyen yola girmiştim. Ormanın kıvrımlı sınırları üzerinde asılı duran şafak sanki önümde yeni bir gün açar gibiydi, ama bu bütün öteki günlerden önce gelen bir gündü; günlerin henüz yeni olduğu, insanların günün anlamını kavradıkları bir zamandı.
Nehrin karşı yakasını görmeme yetecek kadar gün ağardığında, orada da bir yol uzandığını, benimle aynı yönde ilerleyen, uzun namlulu savaş tüfeğini omzuna takmış bir atlı olduğunu gördüm.
“Hey!” diye seslendim. “Oquedal’a ne kadar var?”
Dönüp bakmadı bile; daha da kötüsü sesimi işitince bir an için baktı (öyle olmasa sağır olduğunu zannederdim), ama bakışlarını hemen ileriye çevirdi ve beni yanıtlamadan, bir selam vermeden yoluna devam etti.
“Hey! Sana söylüyorum! Sağır mısın? Dilsiz misin?” diye bağırıp duruyordum kara atının her adım atışında eyerinde iki yana sallanan adama.
Nehrin sarp boğazıyla ayrılmış olarak gecenin içinde daha ne kadar böyle yan yana ilerledik bilmiyorum. Kendi kısrağımın nallarının öteki kıyıdaki kireçli kayalardan yansıyan düzensiz yankısı sandığım sesin aslında bana eşlik eden o adımların sesi olduğunu anladım.
Sanki sırt ve enseden ibaret genç adam paralanmış bir hasır şapka takmıştı. Hiç dostça olmayan davranışına alınarak onu geride bırakmak, görüş alanımdan silmek için kısrağımı mahmuzladım. Onu tam geçmiştim ki; bilmem hangi dürtüyle geri dönüp baktım. Omzundaki tüfeği eline almış ve bana doğru doğrultmak üzereydi. Hemen elimi eyerimin cebinde duran kendi karabinamın kabzasına attım. O ise hiçbir şey olmamış gibi tüfeğini kayışından omzuna astı. O andan itibaren, karşı kıyılarda eşit adımlarla, birbirimizi göz önünde tutarak, birbirimize arkamızı dönmemeye özen göstererek ilerledik. Adımlarını karşıdaki kara atın adımlarına göre sanki anlamış gibi ayarlayan benim kısrağımdı.

Adımlarını yokuş yukarı tırmanan patikaya gömen demirli toynakların ağır adımlarına göre uyduran; geçmişin ve geleceğin sırrını saklayan, eyerin topuzuna asılı kement misali kendi üzerine sarılmış zamanı içinde barındıran bir yere doğru uzanan öykünün ta kendisi. Beni Oquedal’a götüren bu uzun yolun, insanların yaşadığı dünyanın sınırında, benim hayatımın zamanının sınırında bulunan o köye vardığımda yapacaklarımın yanında kısa kalacağını şimdiden biliyordum.
Kilisenin duvarına dayanarak yere çömelmiş ihtiyar Kızılderiliye: “Ben Nacho, Don Anastasio Zamora’nın oğluyum.’ dedim. “Ev nerede?”
“Belki o bilir” diye düşünüyordum.
İhtiyar, hindi ibiğini andıran kırmızı ve buruşuk gözkapaklarını kaldırdı. Bir parmak -ateş yakmaya yarayan kuru dalları andıran bir parmak- pançonun altından çıktı ve Oquedal denen bu çamurla mayalanmış köyün biricik sarayı olan Alvarado’yu işaret etti: Oraya yanlışlıkla düşmüş, terk edilmiş bir tiyatro sahnesinin dekoru gibi duran barok bir cephe. Yüzyıllar önce birisi burasının altın ülkesi olduğunu sanmış olmalı; hatasını anladığında henüz tamamladığı saray, örenleşme kaderine doğru sürüklenmeye başlamıştı ağırdan.

Atımı yedeğine alan bir uşağın adımlarını izleyerek içerilere doğru uzanması gereken, ama beni daha da dışarı sürükleyen bir dizi yerden geçiyorum; bir avludan ötekine sürükleniyorum, sanki bu sarayda bütün kapılar girmeye değil, yalnızca çıkmaya yararmış gibi. Öykü ilk kez gördüğüm yerlerde yaşanan tedirginliğin yanı sıra aynı zamanda bellekte bir anı değil, bir boşluk bırakmış olan mekânların duygusunu da aktarmalı. Şimdi, görüntüler bu boşlukları doldurmaya çalışıyor, ama onlar da göründükleri an unutulan rüyaların rengine boyanmaktan başka çare bulamıyor.

Dövülecek halıların serili olduğu bir avluyu (belleğimde gösterişli bir evdeki bir beşiğe ilişkin anıları arıyorum) yonca çuvallarının doldurduğu (ilk çocukluğumdan kalma bir tarım işletmesinin anılarını uyandırmaya uğraşıyorum) ikinci bir avlu izliyor; üçüncü avluya ahırlar açılıyor (ben ahırların ortasında mı doğmuştum?). Gün ortası olmalı, ama öyküyü saran gölge aydınlanmamakta direniyor; görsel hayal gücünün belirgin karaltıları tamamlaması için gerekli iletileri, söylenmiş ama birbirine dolanmış seslerden ibaret olan sözleri, boğuk şarkıları ulaştıramıyor.

Ve üçüncü avluda, duyumlar biçim kazanmaya başlıyor. Önce kokular, tatlar, sonra bir alev ışığı Anacleta Higueras’ın geniş mutfağında toplanmış, yaşı olmayan Kızılderililerin yüzlerini, köse tenlerini aydınlatıyor; çok yaşlı da olabilir yeni yetme de; belki babamın burada olduğu dönemin tanıkları olabilirler, belki onun yaşıtlarının çocuklarıdır ve şimdi onun çocuğuna, babalarının ona, bir sabah atı ve tüfeğiyle buraya gelen yabancıya baktıkları gibi bakıyorlardır.

Kararmış ocağın ve alevlerin önünde, kızıl-pembe çizgili battaniyeye sarınmış uzun boylu bir kadının görüntüsü beliriyor. Anacleta Higueras bana bir tabak acılı köfte pişiriyor. “Ye oğlum, evinin yolunu bulmak için on altı yıl yürüdün,” diyor ve ben “oğlum” ifadesinin o yaştaki kadınların gençlere hitap etmek için kullandığı bir sözcük mü olduğunu, yoksa gerçek anlamında mı söylediğini merak ediyorum. Dudaklarım Anacleta’nın, ne adını bildiğim ne birbirinden ayırabildiğim ve şimdi damağımda ateş dilimleri gibi yayılan bu tatları içermesini istediği bütün tatlarla donattığı yemekler yüzünden yanıyordu. Ömrümce tattığım bütün tatlar boyunca geri giderek bu karmaşık tadı belirlemeye uğraşıyorum ve son derece tezat, ama belki de denk düşen yeni doğmuş bebeğin emdiği sütün tadına varıyorum; bu içinde her tadı barındıran ilk tat olduğu için.
Anacleta’nın yüzüne, yaşın tek bir kırışık çizmeden sadece kalınlaştırdığı güzel Kızılderili yüzüne bakıyorum; battaniyeye sardığı o koca bedenine bakıyorum ve şimdi sarkmış olan o göğüslerinin ucuna bebekken yapışmış mıydım diye merak ediyorum.
“Peki Anacleta, sen benim babamı tanıdın mı?”
“Keşke tanımasaydım Nacho. Oquedal’a ayak bastığı gün, hiç de hayırlı bir gün olmadı…
“Neden Anacleta?”
“Kızılderili halkına kötülükten başka bir şey etmedi… Hatta beyaz insana bile hayrı dokunmadı… Sonra da ortadan kayboldu… Ama Oquedal’dan ayrıldığı gün bile iyi bir gün sayılmazdı…”
Bağışlaması olmayan çocukların ebedî bir âna baktıkları gibi, bütün Kızılderililerin gözleri üzerime dikilmişti.
Amaranta Anacleta Higueras’ın kızı. Çekik gözleri, kanatları gergin, keskin burnu, kıvrımlı ince dudakları var. Benim gözlerim de onun gibi, burnum aynı, dudaklarım tıpatıp.
Anacleta’ya “Amaranta ile benzediğimiz doğru mu?” diye soruyorum.
“Oquedal’da doğan herkes benzeşir. Kızılderililerin ve beyazların yüzü birbirine karışır. Dağların tepesinde bir başına yaşayan birkaç aileden oluşan bir köy burası… Yüzyıllardan beri kendi aramızda evlenip duruyoruz.”
“Babam dışarıdan gelmişti…”
“Tamam işte. Yabancıları sevmiyorsak kendimize göre nedenlerimiz var.”
Kızılderililerin ağızları ağır bir iç çekişle aralanıyor, dişeti olmayan, tek tük diş barındıran, iskeleti andıran buruş buruş ağızlar.

İkinci avludan geçerken gördüğüm bir resim var; yağ kandiliyle aydınlanmış, çiçek taçlarıyla çevrilmiş genç bir adamın yeşilimsi fotoğrafı. “Resimdeki ölü de bu aileyi andırıyor,” diyorum Anacleta’ya.
“O, Faustino Higueras, Tanrı baş meleklerinin yüce ışığından ayırmasın,” diyor, Anacleta ve Kızılderililer mırıl mırıl dua ediyorlar.
“Senin kocan mı Anacleta?” diye soruyorum.
“Erkek kardeşimdi, evimizin ve halkımızın kılıcıydı, kalkanıydı o, ta ki düşman yolunu kesene kadar…”
İkinci avludaki çuvalların orada yanına giderek, “Gözlerimiz aynı,” diyorum Amaranta’ya.
“Hayır, benimkiler daha iri,” diyor.
“Bunu anlamak için ölçmek gerekir,” diyorum ve yüzümü kaşlarımız karşı karşıya gelecek biçimde onun yüzüne yaklaştırıyorum, sonra kaşımı onunkine bastırıp yüzümü çeviriyorum ve şakaklarımız, yanaklarımız ve elmacık kemiklerimiz birbirine yapışıyor. “Görüyor musun, gözlerimizin köşesi aynı noktada bitiyor.”
“Ben hiçbir şey görmüyorum,” diyor Amaranta, ama yüzünü benimkinden ayırmıyor.
“Ve burunlarımız,” diyorum, burnumu onunkinin hemen yanına dayıyorum ve profillerimizi karşılaştırıyorum, “ve dudaklarımız…” diye mırıldanıyorum kapalı ağzımla, çünkü şimdi dudaklarımız birbirine yapışmış durumda, daha doğrusu benim dudaklarımın yarısı, onun dudaklarının yarısına yapışmış…
Onu bütün bedenimle çuvallara doğru iterken ve henüz tomurcuklanan meme başlarını, karnının çıkıntısını hissederken, “Canımı yakıyorsun!” diyor Amaranta.
“Namussuz! Hayvan! Bunun için mi geldin Oqueda’ya! Aynı baban gibi!” Anacleta’nın sesi kulaklarımda gümbürdüyor ve elleri saçlarımdan yakalıyor ve beni sütuna doğru savuruyor; Amaranta da bu sırada bir tokat yediğinden çuvallara kapanmış ağlıyor. “Sen benim kızıma ne şimdi ne hayatın boyunca dokunacaksın!”
“Neden hayatım boyunca dokunmayacağım? Bunu ne engelleyebilir ki?” diye karşı çıkıyorum. “Ben bir erkeğim ve o bir kadın… Kader birbirimizden hoşlanmamızı isterse, kim bilir bugün değilse de bir gün, ona evlenme teklif edemez miyim?”
“Lanet olsun!” diye haykırıyor Anacleta. “Olmaz! Bunu aklına bile getirmemelisin, anlıyor musun?”
“Yoksa o benim kardeşim mi?” diye düşünüyorum. “Annem olduğunu kabul etmek için ne bekliyor?” Ve ona şöyle diyorum: “Neden bu kadar çok bağırıyorsun Anacleta? Yoksa aramızda kan bağı mı var?”
“Kan mı?” Anacleta toparlanıyor, battaniyesinin kenarını gözlerini örtene dek yukarı çekiyor. “Baban uzaktan gelmişti… Bizimle ne kan bağın olabilir ki?”
“Ama ben Oquedal’da doğdum. Buralı bir kadından…”
“Gidip kan bağını başka yerde ara, bizim gibi zavallı Kızılderililer arasında değil… Baban bunu söylemedi mi sana?”
“Yemin ederim Anacleta, bana tek kelime etmedi. Annemin kim olduğunu bilmiyorum…”
Anacleta elini kaldırıyor ve ilk avluyu gösteriyor. “Evin hanımı neden kabul etmek istemedi seni? Neden seni hizmetlilerin yanında konaklamaya gönderdi? Baban seni bize değil, ona yollamıştı. Git, kendini Dona Jazmina’ya tanıt ve şöyle söyle: ‘Ben Nacho Zamoray Alvarado’yum, babam senin ayaklarına kapanmam için buraya yolladı.'”
Öykü tam bu noktada; Oquedal’ın efendilerine ait olan ve bugüne kadar benden gizlenen ikinci aile adımın açıklanmasının yarattığı kasırgayla sarsılan ruhumdan söz etmelidir; demek ki eyalet genişliğindeki araziler benim aileme aitti. Zaman içinde geriye yaptığım yolculuk yüzünden girdaba kapıldığım karanlık yolculukta Alvarado sarayının birbirini izleyen ve iç içe geçmiş gibi görünen avlularının tümü ıssız belleğime hem çok tanıdık hem çok yabancı geliyordu. Aklıma gelen ilk düşünceyi kızının saç örgüsünü yakalayarak Anacleta’ya açıklıyorum: “O halde ben sizin efendinizim, kızının efendisiyim ve istediğim zaman sahip olurum ona!”
“Hayır!” diye haykırıyor Anacleta. “Sen Amaranta’ya elini süremeden gebertirim seni!” ve Amaranta inleme mi yoksa gülme mi olduğunu anlamadığım bir ifadeyle dişlerini gösteriyor.

Alvarado ailesinin yemek salonu yıllardan beri akan mumların sardığı şamdanların şöyle böyle aydınlattığı ışığıyla, belki de kabaran badananın, perdenin sökülen dantellerinin görünmemesi için oldukça loştu. Evin hanımefendisi tarafından yemeğe davet edildim. Dona Jazmina’nın yüzünü örten pudra katmanı neredeyse kopup tabağın içine düşmek üzere. Bakır rengine boyanmış ve maşayla kıvrılmış saçlarının altında o da bir Kızılderili. Kaşığını hareket ettirdikçe ağır bilezikleri şıngırdıyor. Kızı Jacinta kolejde eğitim görmüş ve beyaz bir tenis kazağı giymiş, ama bütün davranışları Kızılderili kızlarınkinden farksız.
“O dönemde bu salonda kumar masaları vardı,” diye anlatıyor Dona Jazmina. “Oyunlar bu saatte başlar ve tütün gece sürerdi. Arazilerinin tümünü kaybeden olurdu. Don Anastasio Zamora’nın buraya yerleşmesinin tek nedeni kumardı, başka bir şey değil. Hep kazanırdı ve aramızda hile yaptığını konuşurduk.”
“Ama hiçbir arazi kazanmadı,” diye düzeltmek gereğini duyuyorum.
“Baban gece kazandığını, gün doğarken yitiren bir adamdı. Hem sonra kadınlarla başına açtığı dertler yüzünden elinde kalan az bir para da kaynadı gitti.”
“Bu evde yaşadığı hikâyeler de oldu mu?” diye sormaya cesaret ediyorum.
“Geceleri aranmak için oraya, öteki avluya giderdi…” diyen Dona Jazmina Kızılderililerin bölümünü işaret ediyor.
Jacinta, ağzını eliyle örterek kahkaha atıyor. O anda bambaşka biçimde giyinmiş ve taranmış olsa da Amaranta ile tıpatıp aynı olduğunu anlıyorum.
“Oquedal’da herkes birbirine benziyor,” diyorum, “ikinci avluda asılı olan portre herkese ait olabilir…”
Biraz şaşırmış olarak bana bakıyorlar. Anne şöyle diyor: “O, Faustino Higueras idi… Kan olarak yarı Kızılderili, yarı beyazdı. Ruh olarak ise tamamen Kızılderiliydi. Hep onlarla olur, onların tarafını tutardı… Öyle de bitti.”
“Anne tarafından mı yoksa baba tarafından mı beyazdı?”
“Ne çok şey öğrenmek istiyorsun?”
“Oquedal’da bütün hikâyeler böyle midir?” diye soruyorum. “Kızılderili kadınlarla beraber olan beyaz erkekler… Beyaz kadınların peşinden giden Kızılderili erkekler…”
“Oquedal’da beyazlarla Kızılderililer birbirlerine benzerler. Kanlar fetih zamanından beri karışmıştır. Ama efendiler hizmetlilerle birlikte olmamalıdır. Biz içimizden herhangi biriyle istediğimiz her şeyi yaparız, ama onu asla… Don Anastasio toprak sahibi bir ailede doğmuştu ama çulsuzun, meteliksizin tekiydi…”
“Babamın bütün bunlarla ilgisi ne?”
“Bırak da sana Kızılderililerin söylediği şarkının sözlerini söyleyeyim: …Zamora geçtikten sonra… Hesap eşit oldu… Beşikte bir bebek… Mezarda bir ölü…”

Baş başa konuşabilme fırsatını bulduğumuz ilk anda Jacinta’ya, “Annen ne dedi duydun mu?” diye soruyorum. “Sen ve ben canımız ne isterse yapabiliriz.”
“İsteseydik. Ama istemiyoruz.”
“Ben bir şeyler isteyebilirim.”
“Ne?”
“Seni ısırmak.”
“Ona bakarsan ben seni kemiririm,” diyor ve dişlerini gösteriyor.
Odada beyaz çarşaflar serili bir yatak var; dağınık mı duruyor yoksa gece için özellikle mi açılmış anlaşılmıyor; tepeden sarkan cibinlik bütün yatağı sarıyor. Jacinta’yı tüllerin arasına itiyorum; kız bana karşı mı koyuyor yoksa beni sürüklüyor mu anlamıyorum; giysilerini çıkarmaya çalışıyorum; o benim kurdelelerimi, düğmelerimi kopartarak karşılık veriyor.
“Ah, senin de oranda bir ben var! Benimle aynı noktada! Bak!”
Tam o anda başıma ve sırtıma yumruklar iniyor ve Dona Jazmina kükrüyor: “Ayrılın birbirinizden Tanrı Aşkına! Yapmayın bunu, bunu yapamazsınız! Ayrılın! Ne yaptığınızı bilmiyorsunuz! Sen de baban gibi namussuzun tekisin!”
Elimden geldiğince toparlanıyorum. “Neden Dona Jazmina? Ne demek istiyorsunuz? Kimle yaptı babam bu işi? Sizinle mi?”
“Utanmaz! Sen var hizmetlilerin yanına git! Çekil gözümüzün önünden! Git baban gibi hizmetçi kızları bul! Annenin yanına dön, defol!”
“Kim benim annem?”
“Faustino öldüğünden beri bunu kabul etmek istemese de Anacleta Higueras.”

Gece indi mi Oquedal evleri, sanki alçaktaki ayın ağırlığını üzerinde hissedercesine ve sağlığa zararlı buharlara sarmalanmışçasına toprağa doğru büzüşür.
Kilise nişine yerleştirilmiş heykel misali eşiğin boşluğunda hareketsiz duran kadına, “Babam hakkında söyledikleri bu şarkı neyin nesi Anacleta?” diye soruyorum. “Bir ölüden, bir mezardan söz ediyor…”
Anacleta feneri duvardan alıyor. Birlikte mısır tarlalarını geçiyoruz.
“Baban ve Faustino Higueras bu tarlada kavga ettiler,” diye anlatıyor Anacleta “ve ikisinden birinin bu dünyaya fazla geldiğine karar vererek birlikte bir mezar kazdılar. Ölümüne kavga etmeye niyetlendikleri anda aralarındaki öfke dindi sanki: Mezarı müthiş bir sevgi ve uyum içinde kazdılar. Sonra mezarın bir ucuna biri, öteki ucuna öteki geçti; sağ ellerine bıçak aldılar, sol ellerini pançolarının altına soktular. Sırayla biri mezarın üzerinden atlıyor, ötekine bıçakla saldırıyor, karşıdaki kendini pançosuyla savunuyor ve düşmanı mezarın içine düşürmeye çalışıyordu. Gün doğana kadar böyle dalaştılar; mezarın çevresindeki toprak öylesine kana doymuştu ki, toz bile kalkmaz olmuştu. Oquedal’ın bütün Kızılderilileri boş mezarın ve soluk soluğa ve kan içinde kalmış iki gencin etrafında çember olmuşlardı; yalnızca Faustino Higueras ve Nacho Zamora’nın değil, Tanrı’nın hepsinin yazgısını belirleyecek takdirini etkilememek için sessiz ve hareketsiz bekleşiyorlardı.”
“İyi ama … Nacho Zamora benim…”
“O zamanlar babana da Nacho derlerdi.”
“Peki kim kazandı Anacleta?”
“Nasıl olur da bunu sorarsın evlat? Zamora kazandı: Tanrı’nın takdirini kimse eleştiremez. Faustino bu toprağa gömüldü. Ama baban için acı bir zafer oldu bu, çünkü aynı gece buradan ayrıldı ve bir daha onu Oquedal’da gören olmadı.”
“Ne diyorsun bana Anacleta? Bu mezar boş.”
“Sonraki günlerde Faustino’nun mezarına uzak yakın bütün Kızılderili köylerinden akın akın insanlar geldi. Devrime katılmak için yola çıkıyorlardı ve savaşta kendi alaylarının başında taşıyacakları altın kutuya koymak için benden bir kutsal emanet istiyorlardı: Bir saç lülesi, bir panço parçası, bir yarada kurumuş kan pıhtısı. Bunun üzerine mezarı açmaya ve cesedi çıkarmaya karar verdik. Ama Faustino yoktu, mezarı bomboştu. O günden sonra sayısız söylence çıktı: Kimi onu kara atının üstünde dağlar boyunca koştururken gördüğünü, uyuyan Kızılderililere göz kulak olduğunu söyledi; kimi Kızılderililerin ovaya indikleri gün yeniden ortaya çıkacağını ve atıyla birliklerin başına geçerek onlara kumanda edeceğini ileri sürdü…”
“Demek ki oydu! Onu gördüm!” demek isterdim ama bunu sözcüklere dökemeyecek kadar şaşkındım.
Ellerinde meşaleler taşıyan Kızılderililer sessizce yaklaştılar ve şimdi açık mezarın çevresinde çember oluşturuyorlar.
Uzun boyunlu, paralanmış hasır şapkalı, yüzü burada, Oquedal’da yaşayanları andıran, yani gözlerinin çekikliği, burnunun çizgisi, dudaklarının kıvrımı benimkine benzeyen bir genç ortaya doğru ilerledi.
“Nacho Zamora, ne hakla elini kız kardeşime sürdün?” derken sağ elindeki bıçak parlıyor. Bir ucu yere değen pançosu sol koluna sarılı.
Kızılderililerin ağzından bir mırıltı değil, yarıda kalmış bir iç çekiş dökülüyor.
“Kimsin sen?”
“Ben Faustino Higueras. Koru kendini.”
Mezarın başında dikiliyorum, pançomu sol koluma sarıyorum, bıçağımı elime alıyorum.

Italo Calvino
Bir Kış Gece Eğer Bir Yolcu

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Oğuz Atay: Beni gerçekten zayıf ve yorgun buldular

Kapat