Güneşin Erişmediği Yerden – Italo Calvino

O zaman bana sorsalardı dünyanın biçimi nedir diye, eğimlidir derdim, düzensiz, farklı yükseklikleri, girinti ve çıkıntılarıyla, o nedenle kendimi hep bir biçimde sanki bir balkonda, önümdeki parmaklıktan dışarı bakarken bulur, dünyanın içerdiği şeylerin sağda ve solda farklı uzaklıklarda sıralandığını görürüm, yukarıdaki ya da aşağıdaki başka balkonların ya da tiyatro sahnelerinin üstünde, sahnesinin ön kısmı boşluğa, rüzgârlı ve bulutlu göğe karşı, engin denizin çizgisine açılan bir tiyatro
ve böyle, şimdi de, bana dünyanın biçimi nedir diye sorsalar, içimde yaşayan ve nesnelere ilişkin ilk izlenimi koruyan benliğime sorsalar, dünyanın, hava boşluğuna, pencere kenarına -engin göğe karşı denizin kısa çizgisi- açılan tek bir büyük balkona düzensiz olarak bakan birçok balkon üstünde yayıldığı ve o korkulukta hâlâ içimdeki, daha karmaşık ya da daha yalın, ama hepsi bu biçimden türeyen dünyanın biçimlerinin, çok daha karmaşık, ama aynı zamanda çok daha yalın biçimlerinin -çünkü hepsi, o alçalış ve eğimler, o kırık ve eğik çizgiler (aralarındaki tek kesintisiz çizgi, ufuk) dünyası tarafından içeriliyor ya da onlardan çıkarsanabiliyor- varsayımsal sakininin içindeki gerçek benimin dışarı baktığı karşılığını vermek zorunda kalırım.

Öyleyse, dünyanın kırık ve eğik çizgilerden oluştuğunu belirterek gireceğim söze, her basamağın köşelerinden dışarı uzanma eğilimi gösteren parçalarla (genellikle uçlarda yetişen sabırlıkların yaptığı gibi) ve yukarı doğru çıkan dikey çizgilerle (köklerinin bulunduğu bahçe ya da taraçaların üzerindeki bahçelere ya da taraçalara gölge düşüren palmiyeler gibi)
genellikle palmiyelerin yüksek, evlerin ise alçak olduğu dönemin palmiyelerinden söz ediyorum, evler de eşitsiz düzeyler çizgisini dikey olarak kesiyor (yarısı aşağıdaki, yarısı yukarıdaki düzeye yaslı evlerin biri aşağıda, öteki yukarıda iki zemin katları var), buna bağlı olarak, şimdi normal olarak evler herhangi bir palmiyeden daha yüksekken ve yer düzeyinin kırık ve eğik çizgileri ortasında daha uzun, yukarıya doğru dikey çizgiler çizerken bile, iki ya da daha çok zemin katının olduğu ve ne kadar yükseğe uzanırlarsa uzansınlar her zaman çatılardan daha yüksek bir zemin düzeyinin var olduğu gerçeği değişmiyor,
öyle ki, şimdi betimlemekte olduğum dünyanın biçimi içinde, evler sanki yukarıdan evlerin çatılarına bakan kişiye göründüğü gibi görünüyorlar, şehir orada, en uçta kare kare ve kabarık kabuğuyla bir kaplumbağa, evlerin aşağıdan görünümüne aşina olmadığımdan değil, tam tersine, her zaman gözlerimi yumup ardımda neredeyse derinliksiz yüksek ve eğik evleri duyumsayabilirim, ama o zaman bir tek ev yetiyor öteki olası evleri gizlemeye, daha yukarımdaki şehri görmüyor ve var olup olmadığını bilmiyorum, üzerimdeki her ev eğimli yüzeye yaslanmış pembeye boyalı dikey bir tahta, bütün derinlikler bir yöne doğru sıkışıyor, ama öteki yöne doğru genişlemiyor, uzamın özellikleri yüzümü döndüğüm yönle ilişkili olarak baktığım doğrultuya göre değişiyor.

Şurası açık: Dünyanın biçimini betimlemek için yapılacak ilk şey, bulunduğum konuma bakmak, yeri değil, yüzümü döndüğüm yönü kastediyorum, çünkü sözünü etmekte olduğum dünyanın öteki olası dünyalardan farkı, insanın her zaman, günün ve gecenin her saati, doğu ile batıyı bilebilmesi, öyleyse güneye doğru bakmakta olduğumu belirterek gireceğim söze, başka bir deyişle yüzüm denize dönük, yani sırtım tepeye dönük duruyorum, içimdeki benliğimi çoğunlukla şaşırttığım konum bu olduğu için, dışa dönük benliğim başka yöne yönelmiş ya da sık sık olduğu gibi hiçbir yöne yönelmemiş olsa da, çünkü benim için her yön alış, o başlangıçtaki, hep solumda doğunun, sağımda ise batının olduğunu gösteren yön alışla başlar ve ancak oradan yola çıkarak uzama göre konumumu belirleyebilir, uzamın özelliklerini ve boyutlarını doğrulayabilirim.

Öyleyse, bana sormuş olsalardı uzam kaç boyutludur diye, başkalarıyla ortak bir birikimler kodu edinerek öğrendiğimiz şeyleri -bu birikimler bütünü arasında en önde gelenine göre, her birimiz üç sonsuz boyutun kesişme noktasında dururuz: Göğsümüzden girip sırtımızdan çıkan bir boyut, bir omzumuzdan ötekine uzanan bir diğeri ve kafatasımızı delip ayaklarımızdan çıkan bir üçüncüsü (insanın birçok direnç ve reddin ardından benimsediği; ama daha sonra, herkes hep biliyormuş gibi davrandığı için, hep biliyormuş gibi davranacağı bir fikir)- hâlâ bilmeyen benliğime sorsalardı, gerçekten çevreme bakarak öğrendiklerimi temel alarak, içinde bulunduğumuzda sayısı altıya çıkan -ön, arka, üst, alt, sağ, sol- üç boyut üzerine -dediğim gibi bu boyutları yüzüm denize, sırtım tepeye dönük gözleyerek- karşılık vermem gerekse,
söyleyeceğim ilk şey, önümdeki boyutun benim için var olmadığı, çünkü orada, aşağıda, hemen boşluğun başladığı, bu boşluğun sırasıyla deniz haline geldiği, sonra ufuk haline geldiği, sonra da gök haline geldiği olur; bu nedenle, önümdeki boyut üstümdeki boyutla -hepiniz için, dik durduğunuzda kafatasınızın ortasından çıkıp hemen zenith boşluğunda yiten boyutla- çakışıyor da denebilirdi, sonra, arkamdaki boyuta, bir duvarla, bir kayayla, dik ya da çalı çırpı kaplı bir yokuşla karşılaştığı için asla çok geriye gitmeyen boyuta geçerdim, sırtım hep tepeye, yani kuzeye dönük olduğundan, bu boyutun da var olmadığını ya da aşağıdaki yeraltı boyutuyla -ayak tabanımızın altından çıkması gereken, ancak ayakkabılarınızın tavanı ile zemin arasında çıkacağı yer olmadığı için kesinlikle çıkmayan çizgiyle- iç içe geçtiğini söyleyebilirdim, sonra bir de, benim için az çok doğu ile batıya karşılık gelen sağa ve sola uzanan boyut var, bu elbette iki yana doğru devam edebilir, çünkü dünya girintili çıkıntılı dış çizgisiyle sürüp gider, böylece her düzeyde dünyanın eğik eğimini kesen düşsel bir yatay çizginin izi sürülebilir, tıpkı yükseklik ölçüm haritalarına çizilen ve çok güzel bir adı -eşyükselti- olan çizgiler gibi ya da her iki yamaçtaki, eğim taş duvarlarla desteklenerek kazanılmış ekilebilir taraçalı tarlaları sulamak için akarsuların cılız akışını yatay kanallara yönlendiren su savakları gibi, ama bu boyut boyunca ilerlemekle de çok uzağa varılmıyor, çünkü er ya da geç ister doğuda olsun, ister batıda, suyu ikiye bölen bir burna erişiliyor ve o zaman ya çizginin daha önce sözünü ettiğimiz boyutla iç içe geçerek gökteki havanın içinde yittiğini düşünüyor insan ya da öteki tarafta koylarla körfezler ve bu koylarla körfezler içindeki kıvrımlar dizisini izleyerek güzel bir eşyükselti şeklinde devam ettiğini – ta ki denizde öteki kayalık burunlardan daha ileriye uzanan kayalık burunlara rastlaymcaya kadar; bu sonuncular, halka halka, daha içteki körfezleri içine alan daha geniş körfezleri çevreler ve sonunda bu düzen -başka körfezlerin içindeki sabahları altın rengi ve akşamları batıya doğru mavi, sabahları açık yeşil ve akşamları doğuya doğru gri körfezler- denizler ve karalar boyunca böyle sürüp gider, denizi tek bir körfez içinde kuşatma eğilimi göstererek, dolayısıyla, gözümün önündeki, doğu yanımdaki burun ile batı yanımdaki burnun çevrelediği körfezin biçimini dünyanın biçimi kabul etsem de olur – ve bir burnun değilse de, her iki yandan görüşümü sınırlayan her ne ise onun -tepenin sırtı, zeytin ağacının gövdesi, beton sarnıcın silindir biçimli yüzeyi, katırtırnağı çalısı, arokarya, güneşlik- ya da sırtımı yüksek bir sahne gerisine vererek, önümde ışıklı ufkun ışık düzeni, ortasında durduğum sahneyi sınırlayan iki perde hangisiyse Tiyatroya gönderme yapan baştaki eğretilemelere geri döndüm, o zamanki düşüncelerimde kadifeleriyle tiyatro o otlar ve rüzgârlar dünyasını çağrıştıramasa da ve şimdi bile tiyatro sözcüğünün zihnimde canlandırabileceği şey -yani, içinde dış dünyayı, meydanı, şenliği, bahçeyi, ormanı, rıhtımı, savaşı barındırdığını öne süren bir iç mekân- betimlemekte olduğum şeyin -yani, her tür iç mekânı kendinden dışlayan bir dış uzam- tümüyle karşıtı olsa da, dışarıda dururken içeriye kapatılmış olduğumuz duygusu veren bütünüyle açıktaki bir dünya, çünkü birbirinden sınır duvarlarıyla değil, destek duvarlarıyla ayrılmış toprak parçalarımız birbirine bakıyor ve her birimiz kendi toprağında duruyor, ama tek tek kendi toprağındaki ötekilere bakıyor ve kimse asla kendi toprak parçasından çıkmıyor, ama ötekilerin gözleri hep üzerinde, bir iç mekânın içinde olduğunda da dışarıda olan bir uzam, tel ağlar ardında beliren tavuk kümesleri, tavşan kafesleri, kulübeler, aşmalı geçitler, sundurmalar, çardaklar, havuzun üzerindekini yansıtan her havuz, kenarlarındaki toprak dolu kaplarda fesleğenin yetiştiği dam üstlerini birbirine bağlayan dış merdivenler, bir köy tümüyle kemerler ve pencerelerden oluşan bir kozalaktır, pencere üzerinden bir bulutun geçtiği aynalı dolabı çerçevesi içine alır.

Ayrıca, tiyatro sözcüğünün yol açabileceği her tür anlam kargaşasını ortadan kaldırmak için belirtmek gerekir ki, tiyatro en çok sayıda gözün azami derecede özgür bir görsel alanı görebileceği şekilde, yani olası bütün bakışların kendi kendine bakan, kendini kendi gözbebeğinin irisinde yansımış gören tek bir gözün içindeki gibi içerilip yönlendirilebileceği şekilde yapılmıştır, oysa ben, her şeyin aynı anda görüldüğü ve görülmediği bir dünyadan -her şey beliriverdiği ve gizlendiği, öne çıktığı ve perdelediği için- söz ediyorum, palmiyeler balıkçı teknelerinin direkleri üzerinde bir yelpaze gibi açılıp kapanıyor, bir hortumdan su fışkırıyor ve bir görünmez dağlaleleri tarlasını suluyor, yarım otobüs yolun yarım kavşağını dönüp sabırlığm sivri uçları arasında gözden yitiyor, benim bakışım farklı düzlemler ile uzaklıklar arasında parçalanmış, hasırların ve sera camlarının eğik çizgisi üzerinden geçiyor, karşı yamaçta ipler ve çıtalarla kaplı bir tarlaya değiyor, burada ortada bir daldan sarkan bir muşmula ağacı yaprağının ilk düzlemi üzerinden yolu kısaltıyor, gri bir zeytin ağacı bulutundan gökte dolaşan ak bir buluta geçiyor, sonra gözümün önünde bir saz kafesin içinde kocaman ve kükürt yeşili bir domates bitkisi, sonra küçük bir kiremit çatı ırmağın öteki yakasında, orada yan yana dizili cennet elması ağaçları başlıyor, bu uzaklıktan bile dalları üzerinde sayabildiğim sarımsı kırmızı meyveleriyle, ve aynı şekilde bir tiyatronun seslerle ilintili olarak ne olduğunu açıklamak gerekir, işitme duyusunun azami kapasitesinin yeri, kendi içinde bütün titreşimleri ve nağmeleri barındıran büyük kulak, kendini dinleyen kulak, hem kulak, hem kulağa yaslanan deniz kabuğu olarak, oysa ben seslerin toprağın kıvrımlarından çıkıp inerken ve sivri köşelerin ve engellerin çevresinde dolanırken kesintiye uğradığı ve hafiflediği ve uzaklıktan bağımsız olarak yayıldığı bir dünyadan söz ediyorum, basamaklı bir yolun ortasında karşılaşan iki kadının konuşması başlarında taşıdıkları küçük sepetlerin hemen üzerinde yitiyor, ama karşıdaki tepenin üzerine “ohh!”lar, “ahh!”lar, “vay canına!”lar ulaşıp havayı dizili oldukları kolyeden aşağı kayan inci taneleri gibi geçiyor, uzam her an birbirine karışan ve asla tam olarak örtüşmeyen görme noktalarından ve ses noktalarından oluşmuş ve yalnızca geceleri sesler karanlıkta yerlerini buluyor, uzaklıklarını ölçüp biçiyor, çevrelerinde taşıdıkları sessizlik uzamı betimliyor, karanlığın karatahtasının üzerine ses noktaları ve çizgileri çizilmiş, bir köpeğin kesik kesik havlaması, yaşlı bir palmiye yaprağının belli belirsiz çizilmiş düşüşü, tünellerin giriş ve çıkışlarında trenin biraz silik, biraz vurgulu kesintili çizgisi ve tren artık duyulmadığı an trenin yok olduğu noktada beyaz bir gölge gibi beliren deniz var, yarım dakika kadar duyuluyor o kadar
ve şimdiden uzaktaki horozlarla yakındaki horozlar, bir telaş, karanlığın bütün ses imlerini çerçeve içine alacak olan bakış açısını çiziyorlar, şafağın süngeri karatahtayı bir ucundan ötekine silmeden önce ve gün ışığında artık nereden geldiğini bildiğimiz tek bir ses bile yok, sülfat serpicinin gıcırtısı motosikletin gürültüsüyle iç içe geçiyor, elektrikli doğrama atölyesinin uğultusu atlıkarıncanın müziğine sarılıyor, durarak bakan bir kişi için gözün ve kulağın karşısında dünya uzam ve zaman kayması içinde kat kat ayrılıyor Durarak bakan kişi için sürekli tek öğe, güneşin -güneş olmadığında da hep nerede olduğunu söyleyebileceğimiz güneşin- soldan sağa çıkıp inerken katettiği yay olup, uzaklığını ve biçimini saptayamadığımız her şeyi her zaman onun altında gölgesinin yer değiştirme, küçülme, büyüme tarzından bilebilir, rengini söyleyemediğimiz her rengi gene de ışınların eğimine göre renk değiştirmesine bakarak öngörebiliriz, sonuçta, güneş, dünyanın güneşle ilişkisidir, güneşin çizdiği içbükey yayı bir dışbükey yay olarak görürsek, değişmeyen bir ilişki, bir ışınlar kaynağının -devingen ya da sabit olması önemli değil- ışınları alan bir cisim ya da cisimler bütünüyle -devingen ya da sabit olması önemli değil- ilişkisi, yani güneş dünyanın aldığı ışınların özelliklerinden ibaret olup bu ışınların güneş denen bir kaynaktan -doğrudan bakarsan gözünü kör eden, bir parça bulutun ardında gizlenebilen, daha yoğun herhangi bir atmosfer ya da su buharı ara katmanı, hatta yalnızca denizden yükselen bir parça sis olduğunda, solgunlaşıp kararan ve sonunda gözden yiten bir kaynak- geldiği varsayılır, demek ki, her durumda, önemli olan, bu kaynağın varsayımsal varlığı değil, ışınlarının dünya yüzeylerine nasıl -yoğunluk, eğim ve sıklığı değişerek doğrudan mı, değişken yansıma açılarına göre dolaylı olarak mı- ve neye göre -denizin göz kamaştırıcı aynasından yansıyarak mı, külrengi ve taşlı kıyı toprağından yansıyarak mı (körfezlerde, artık batan güneşin ışığı batıdaki kıyıyı terk etmişken, bu kıyıya hâlâ güneşli doğunun yansıması eriştiğinde olduğu gibi)- düştüğüdür ya da ışınların kaynağını ya da kendi içinde ışınları ya da bu ışınların düştüğü yüzeyleri göz önünde bulundurmak yerine, gölge lekelerini, yani ışınların ulaşmadığı yerleri göz önünde bulundurabiliriz: Gölgenin nasıl güneşin gücünü almasıyla doğru orantılı olarak netlik kazandığını, nasıl bir incir ağacının gündüz gölgesinin, yumuşak ve belirsiz iken, güneşin yükselişiyle yeşil ağacın dibinde yaprak yaprak genişleyen incir ağacının karakalem bir deseni haline geldiğini – o yoğun siyah, incir ağacının yaprak yaprak güneşe bakan yüzü üzerinde içerdiği parlak yeşili imler ve topraktaki desen siyahını ne kadar yoğunlaştırırsa, o kadar köklerce emilmiş, gövdenin dibince yutulup yapraklara verilmiş, yaprakların damarlarında ve saplarında beyaz süte dönüşmüş gibi küçülüp kısalır, ta ki güneşin en yüksek olduğu anda dikey gövdenin gölgesi yok oluncaya ve yapraklar şemsiyesinin gölgesi altta, yere düşüp çürümeye yüz tutmuş ezik olgun incirlerin üzerinde uzanıncaya dek, gövdenin gölgesinin yeniden belirip uzamasını ve onu karşı tarafa itmesini bekleyerek, sanki incir yüklü bir ağaç olarak incir ağacının vazgeçtiği büyüme yetisi, toprak üzerinde uzanan bu hayalet bitkiye geçmiş gibi, öteki bitki hayaletlerinin büyüyüp onu örteceği, tepenin, eteğin, yamacın tek bir göl halinde gölgeleri kaplayacağı saate dek
Öyleyse, betimlememi, farklı düzeylerin ve eğimlerin düzensiz ve alacalı kıldığı ve kâh üzüm bağlarını, fidanlıkları, sarı kadifeçiçeği tarlalarını, siyah manolya bahçelerini, kırmızı taş madenlerini, çarşıları yutup, kâh açığa çıkardığı dairesel bir hareketle günün saatlerine göre genişleyen ya da küçülen lekelerle sınırlı tutabilirdim, gölgenin her yerde buluşmaları ve güzergâhları var, burada vadilerin tamamı üzerinde egemenlik kurmak onun hakkı, şurada bir sulama kovasının ya da bir el arabasının arkasında gizlenen parçalarını bir araya getirebiliyor yalnızca, her yer, güneşin hiç değmediği yerlerden gün boyunca şafaktan günbatımma güneş alan yerlere uzanan bir ölçek temelinde tanımlanabilir.

Güneşin erişmediği yere “ışıksız” -yöre ağzında ubagu, kültür dilinde, daha inceltilmiş bir deyişle “saydamsız” denir; güneşin düştüğü yere ise “güneşli” ya da “güneş görür” -yöre ağzında abrigu- denir. Betimlemekte olduğum dünya, güneydeki bir tür içbükey amfitiyatro olduğu ve amfitiyatronun kuzeye dönük (herhalde öyle olması gerek) dışbükey yüzünü içine almadığı için, orada ışıksızlığa nadiren, güneş görürlüğe ise son derece yaygın rastlanıyor ya da hayvan yaşamından alman bir eğretilemeye başvurmak istersek, şöyle bir dünyadayız: Bir kertenkele gibi, yüzeyinin olabildiğince büyük bir bölümünü güneşe verebilecek şekilde uzayıp büzülüyor ve çekmenli ayaklarının perdesini ısınan duvarın üzerinde açıyor, kuyruğu incecik seğirtilerle gölgenin algılanması olanaksız ilerlemelerinden uzak duruyor, güneş görürlüğü dünyanın varlığıyla örtüştürmeye özen göstererek, güneş görürlüğü varoluş savaşıyla örtüştürmeye özen göstererek ve hemen ardından, en büyük kazançla, dörtgen lejyonları sık saflar halinde güneşe ilerleyen karanfillerin geometrik imparatorluğundaki eğimleri düzleştirerek ya da “hangimiz daha çok güneş alıyor, hangimizin manzarası daha güzel?” diye aralarında tartışan dörtgen pencerelerle kaplı apartmanların dikey duvarlarını düzelterek yalnızca kâğıt gibi hışırdayan sazlarla kaplı ırmakların dibinde ya da kıvrımlı vadilerde ya da tepelerin çıkık dorukları ardında ve daha geride kıyıya koşut dağ silsilesinin uzayıp giden kollarında vardır o yeşilin koyulaşması, o ıslak topraktan kayaların belirmesi, o yeraltından çıkan soğuğun yakınlığı ve yalnızca görünmeyen denizden değil, aynı zamanda üstümüzdeki göğün yabanıl mavisinden uzaklık, o açık ve yabancı dünyadan bizi ayıran gizemli sınır duygusu, ki ışıksızlığa, dünyanın ışıksız ters yüzüne girdiğimiz duygusudur
öyle ki, ışıksızlığı, betimlemekte olduğum dünyanın bir ters yüzünün olduğunu duyurma olarak, kendimi farklı bir yerde ve farklı bir yöne bakarken, güneşin seyri ve sonsuz uzamın boyutlarıyla farklı bir ilişki içinde bulabilme olanağı olarak tanımlayabilirdim, bu da dünyanın ardımda zincirleme uzanan dağlar engeli ötesinde bir dünyanın kalanını -köyler, şehirler, yüksek ovalar, akarsular ve bataklıklarla, sisle kaplı yaylaları gizleyen dağ zincirleriyle ışıksızlığa uzanan bir dünya- öngördüğünün göstergesi, toprak ve kayanın derin kalınlığı ötesinde dünyanın bu ters yüzünün gizli olduğunu duyumsuyorum, şimdiden kulağımda uğuldayan ve beni başka yere doğru iten baş dönmesi bu.

Öyleyse şimdi dünyanın yokluğunda gerçekleştirilen bu dünyanın yeniden-kuruluşu, sarp güneşli bayırın üzerinde kertenkele gibi kıpırtısızlığım içinde yere yapışmış olduğumu, ama aynı zamanda baş döndürücü biçimde başka yere doğru atıldığımı varsayarak yeniden başlayabilirdi ve burada bir parantez açıp uzak gemilerin geçtiği denize açılan mutlak güneş görürlük olarak başka yer ile ötelerdeki bir dağın doruğunun ardına bakan kişinin önünde açılan mutlak ışıksızlık olarak başka yeri birbirinden ayırabilirdim ya da belki de bu başka yerler örtüşüyordur, denize açılıp güneşin yansımasında gözden yittiğini gördüğüm gemi ışıksız limanlara yanaşacaktır, sisli bir sabahın içinde rıhtımların boz kıyılarının, dokların hâlâ yanan ışıklarının belirdiğini görecektir ve kıraç topraklardaki katır yolundan yukarı çıkan avcı, ormanın içlerine giriyor, tepenin sırtını aşıyor, korunaklı bir çukurun yanından ilerliyor, bir keklik sürüsünün havalanması umuduyla çalılara taşlar yuvarlıyor, çayırlardan aşağı koşuyor, sarp bir kayayı tırmanıyor, göçmen kuşların izini sürüyor, bir kez ulaştığında gözlerinin önünde sınırsız bir görünümün açılacağı doruk noktasını, tepelerin en yükseğini, dünyanın çatısını, eğilip gölgeli büyük alanın ötesine baktığında, altın kapılı bir Thule’yi, beyaz meydanıyla bir Helsinki’yi, bir buz körfezi üzerindeki güneşli şehri bile seçebileceği noktayı arıyor.

Ve gözlemciyi başlangıçtaki gibi kıpırtısız kabul etsek de, ışıksızlığa ve güneş görürlüğe göre konumu tartışmalı olmayı sürdürecektir, çünkü güneşli yöne yönelmiş olan benliğim her köprünün, ağacın, çatının ışıksız yanım görüyor, oysa sırtımı döndüğüm duvar ya da yokuş -begonvil açmış duvar, sütleğen öbeklerinin yetiştiği yokuş, incir ağaçları korusu, gebreotu çalısı- güneşli mi güneşli, ama önemli olan bu değil, çünkü hep herhangi bir vadinin ağzına doğru baktığımı ve dik yamaçlar arasından ve gölgeli akan ırmağı arkama aldığımı varsaydığımızda, geriye vadinin derinlerine doğru değil de, hep ileriye güneşli alana gitmek üzere olduğumu hiçbir şey kanıtlayamaz, bu yüzden güneşli alana doğru dönmüş olan benliğimin de, ışıksız alana geri çekilen bir benliğim olduğunu söylemek uygun olur ve o başlangıçtaki konumdan yola çıkarak kendi benliğimin birbirini izleyen aşamalarını değerlendirdiğimde, ileri attığım her adım pekâlâ bir geri çekilme olabilir, izini sürdüğüm çizgi hep daha çok ışıksızlığa bürünüyor ve hangi noktada gölgeye girdiğimi hatırlamaya çalışmamın yararı yok, en baştan beri oradaydım, ışıksızlığın derinlerinde ışıksızlıktan bir çıkış aramamın yararı yok, artık var olan tek dünyanın ışıksızlık olduğunu ve güneş görürlüğün -ışıksızca kendini çoğaltmaya gayret eden, ama yalnızca kendi ters yüzünün tersini çoğaltan güneş görürlüğün- yalnızca onun ters yüzü olduğunu biliyorum.

Işıksızlıktan, ışıksızlığın derinlerinden yazıyorum, belleğin hesapları için doğrulanamaz bir aksiyomdan ibaret olan bir gün ışığı haritasını, benliğimin -kendimi bilmek için benliğimin gereksinme duyduğu bir benliğin, yalnızca dünyanın sürekli olarak kendi varlığına ilişkin haberler almasına hizmet eden, dünyanın var olup olmadığını bilmek için yararlandığı bir düzenek olan benimin- geometrik konumunu yeniden kurarak.

Italo Calvino
San Giovanni Yolu

Yorum yapın