Aşkın Anatomisi: Sevginin Ruhsal Gücü – Dr. Therese Benedek

Askin Anatomisiİnsan tarihinin, büyüyen bir bireyciliğin aileyi tehdit ettiği, yerleşmiş hiyerarşisini sarstığı, görevsel etkililiğini zayıflattığı bir döneminde bu kurumu bir organizma olarak ele almak ve onun fizyolojisini araştırmak yararlıdır. İnsanın uzun süreli bağımlılığı, toplumla bireyin birbirlerine olan karmaşık etkisiyle, ailenin çok görevli bir kuruluş olarak büyüdüğü köktür. Bilim, uzun süreden beri 19. yüzyılın son on yılına kadar ailenin işleyişinin yollarını araştırmaya cesaret edemiyordu. Gelenek ve dinin kutsadığı, kültürün taşıyıcısı ve yayıcısı olan aile, ancak idealleştirildi.

Aileyi meydana getiren kişiler, ancak kültürel biçimler ideolojisinin kendisine bıraktığı rolü oynarlardı. Kültürümüzün kategorik bir zorunluluğu olduğu için, sevgi de aile içindeki kişilerarası ilişkileri düzenleyen bir duygu olarak kabul edilirdi.

İdeal olarak kabul edilen ataerkil ailenin heyecan yapısı değişmez görünürdü: Baba ve koca olan başlıca temsilcisi, kuvvetli ve etkin kabul edilir, karısı ve çocuklarına yalnız yiyecek değil, duygu güvenliği olarak sevgi ve korunma da sağlardı. Kocasına evlilik bağı ile bağlı ana ve karının da bunu, mutluluğu için gerekli bir şey olarak kabul etmesi beklenirdi. O da mutluluğunu çocuklarını şefkatli ve sarsılmaz bir analıkla severek gösterirdi. Kadının analığa ve ana şefkatine tabii bir eğilimi, bunun yanısıra cinsler arasındaki ilişkiyi düzenleyen temel biyolojik ihtiyaçlar da bulunduğundan, bütün çocukların istendiğini, sevildiğini ve kendilerine ihtimam gösterildiğini söylemek kolaydı. Otoriter babaya saygı beslemek üzere yetiştirilen çocukların (baba otoritesini anaya bırakabilirdi) da aynı otoriteyi kendileri ana baba olana ve çocuklarına karşı aynı şekilde davranıncaya kadar bağlılık ve minnetle kabul ettikleri düşünülebilir.

Fakat bireyciliğin şafağında doğan ve sonsuz insancıl heyecan maddesinden yontulan eski Yunan trajedileri, vicdan azabım tanıyan bir dinleyici kitlesine sevginin mutlak olmadığım; ana babanın çocuğuna ve çocuğun ana babasına duyduğu sevginin bile çatışan eğilimleri ve başka istekleri, özlemleriyle tehlikeye düştüğünü gösteriyordu. İnsanın bireysellik için heyecan çabasını sezgisel olarak kavrayan ve dile getirenler, Yunan trajedilerinden modern bilimsel çağımıza kadar, Shakespeare, Dostoyevski gibi sanatçılar olmuşlardır.

Freud’un ve onu izleyenlerin ataerkil Victoria çağı ailesinin durgun ve düzgün ideolojik yüzeyinin altında kaynayan heyecan kazanım bilimsel olarak araştırmaya başlamaları, entelektüel bir devrimdi. Bu araştırmalar, bireyin duygu olgunluğunu harekete geçiren psikodinamik süreçleri anlamamıza yardım etmiştir. Freud insanın kültürel mirasımızın taşıyıcısı olduğunu açıklamış ve onun İnsanlığın İd’de kalan biyolojik ve tarihsel kaderinin izlerini” yeniden yaşadığım göstermiştir.

Buradaki yerimizin azlığı heyecan biçimlerinin, ilk bebeklik günlerinden ileriye doğru evrimini pek kısa olarak izlememizi ve Freud’un “Süperego” adını verdiği bireysel gelişmede yerleşmesini özetlememizi gerektirmektedir.

İlk başta, yalnızca kendini koruma içgüdüsü vardır. Yeni doğan çocuğun bütün enerjisi kendi hizmetinde kullanılmaktadır: Açlık, vücudunun yapışım meydana getiren maddeye olan ihtiyacım belirten duyudur, ağlaması da bu ihtiyacın, doyumunu elde etmek için harekete geçmesidir. Tatmin elde edene kadar ya da enerjisi tükenene kadar ağlayacaktır. Bebeğin bütün enerjisini kullanmasına fırsat vermeyecek şekilde açlığı doyurmasıyla enerji deposunda bir birikim olur; böylece, bedensel ve zihnî büyüme için bir yedeği olmuştur. Bebek, bu yedekten vücudunun ilk hoşa giden duyumlarını ve dış dünyaya karşı ilk olumlu uyumunu elde eder; bu, kısa bir süre içinde doyum kaynağı olarak tanınan anaya karşı güvenilir bir ilişkidir. Kadının ana olmaktaki duygusal tatmininde ve bebeğini emzirmeye hazır olmasında, onun yalnızca bedensel ihtiyaçlarını değil, hoşa giden sevgi duyusunu da karşılaması, çocuğun heyecan hayatına tatmin ve güvenliğin mi yoksa düş kırıklığı ve korkunun mu hâkim olacağım belirler. Ananın davranışı, anasının verdiği güvenliğin korunmasına sığınmış olan çocuğun ondan kolaylıkla mı öğreneceğini, yoksa her adınım korku ve düşmanlığı harekete geçirerek mi atılacağım da belirler.

Çocuk pek erken bir yaşta kendi çevresinde anadan başka varlıklar olduğunun farkına varırsa da (babayı tanır, ona karşılık verir), genel olarak çocuğun ilk öğretmeninin ana olduğunu söyleyebiliriz. Çocuk, anasının aracılığıyla başka insanlara karşılık vermeyi, onun yardımıyla konuşmayı, yürümeyi öğrenir. Böylece ana, çocuğa kültürel biçimi ilk zorlayan kimsedir: Bebeğin eğitimi, ananın davranışlarında uygarlığın hijyenik ideolojik ihtiyaçlarını yansıtır. Böylece, zamanımızda analar çocuğun benliğini erken bir yaştan başlayarak eğitirler Çocuk, hemen hemen ilk baştan “Bağımsız” olmayı, kendini kabul ettirmeyi, hatta “Kendi kendine karar vermeyi” öğrenmek zorundadır. Çocukta yeterli sevgi ve güvenlik yedeği yoksa, bu bireyci ihtiyaçlar korku ve düşmanlık yaratır. Çocuk, kısa zamanda anasının hoşuna gidecek, kendisine karşı sevgisini belirttirecek ve böylece güvenliğini artıracak hareketlerin neler olduğunu öğrenir. Hangi hareketlerinin ceza getireceğini, yani sevgi ve sonunda temel güvenliğinin azalması sonucunu doğuracağını öğrenir. Çocuğun korkusunu harekete geçiren bu durum, kendini kabul ettirme ihtiyacım artırabilir Toplumumuzdaki bütün çocuk yuvaları, kendini korumanın bu iki görünüşü arasındaki kısır döngünün çıplak ve çoğunlukla zalim örneklerini yaratır; bunlar, sevgi ve kendini kabul ettirme ihtiyacıdır.

Çocuğun, güvenlik çabasını uzlaştırmak amacıyla öğrenmek zorunda olduğu pek çok çözüm yolu arasında, cinslerin davranışlarındaki kesin farklılıklar göze çarpar. Kız olsun, erkek olsun, bebeğin normal gelişmesi için anaya karşı kesintisiz bir inan önemliyse de, bundan doğan duygusal güven oğlanlarda ve kızlarda ayrı ayrı etkiler yaratır. Bu, erkek çocuklara kendini kabul ettirme rahatlığı ve bir çeşit cesaret verir. Böylece, kendisini anasına olan bağımlılıktan kurtarır ve baba ile özdeşleşmenin baş itici unsur olduğu yeni bir gelişmeye girer. Kızların gelişmesi ise daha değişiktir. Güvenlik duygusu kızlara ana ile özdeşleşme konusunda birinci ve en etkili içgüdüyü vermektedir. Böylece anası ya da babası ile özdeşleşme sonunda kız ya da oğlan çocuğu gelişmesinin “Ödipal dönemi”ne girer. Bu sırada, üç beş yaşındadır. İşte bu yaşta çocuğun aynı cinsten olan ana ya da babasına karşı özdeşleşmesi kuvvetle gelişmiştir ve karşı cinstekine renkli cinsel istekler uyanmaya başlamıştır.

Bu durum, tehlikeli bir çatışma yaratır. Anasına duyduğu cinsel istek kendisini babasının rakibi haline sokmuş olan oğlan çocuk, babasının intikamından korkar: Bu korku, hadım olma korkusudur ki, anasına duyduğu cinsel isteğin baskı altına alınmasını doğurur. Kızda ise bu çatışma ters yönden gelişmektedir. Anasının rakibi olan kız, kadınsı isteklerinin gerçekleştirilmesinden tehdit duyar ve anasının sevgisini kaybetmemek için onları baskı altına alır. Her iki cinste de cezalandırıcı kuvvetlerden korku, çocuğu, ödipal eğilimini baskı altına almaya zorlar. Çocuk, bu zamandan başlayarak içine yerleşmiş ana baba korkusunun gücüyle neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilir; bir bilinci vardır artık. Böylece sevgi, korku ve rekabetle kendini kabul ettirme sonucunda, kültürümüzde ailenin ve bireyin heyecan yapısının temeltaşı olan iç ruhsal yapı kurulmuş olur. Sosyal yapılarımızın kökeninde cinsel yasakların ilk nedenleri nasıl bir değişkenliğe uğramış olursa olsun, bunlar, uygarlığımızın her normal ailesinde yeniden yasanını. Bu, cinsiyetin yasaklanması ya da reddedilmesi olarak nitelenmektedir: Erinlik (buluğ) törenleri yapılan ilkel toplum, bireyin cinsel faaliyetini kendi eline alır ve bundan sorumludur. Bu toplumlarda gençler, bizim toplumumuzda var olan pek çok iç engeli yenmek zorunda değildirler. Bizde, her insanın kendisi’ sorumludur ve yeni doğan cinsel isteklerini aşağı yukarı kendisi çözümlemek zorundadır.

Erinlikte gelişen cinsellik, izinler ve tatminlerle ya da kısıtlamalar ve yasaklamalarla karşılaşır. Bunlar, çocukluktan beri kişiliğin heyecan yapışma yerleşmiştir. İşte büyümekte olan çocukların niteliğini meydana getiren şaşkınlık ve güvensizlik, özlem ve kuşku, utanma ve isyan bu yüzden ortaya çıkar. Bir zamanlar çocukla ana baba arasında varolan çatışma, bu davranışlarla yeniden canların; şimdi erinlik çağında olan çocuğun heyecan çabası, ilk cinsel yasaklamanın kuvvetini azaltmak yolunda harcanmalıdır. Fakat bu, mutlaka cinsel ihtiyacın fizyolojik tatmini için izin verilmesi anlamına gelmez. Şimdi daha yüksek bir amaç için, karşı cinsten bir insanla sürekli bir ilişki kurabilme yeteneğine varma çabasıdır. Burada sevginin ruhsal gücünü tartışmak için elimizde iyi bir neden var; çünkü, kültürümüz bunu evliliğin tek nedeni yapma eğilimi göstermektedir.

“Heteroseksüel sevgi”, bireysel olgunluklarının belirli bir düzeyine erişmiş ve bunu tamamlamak için birbirlerine ihtiyaçları olan erkek ile kadın arasındaki çekiciliktir. Bu tanımlamayı genişletmek için, buluğ çağma dönmemiz gerekir. Erinlik çağındakilerin melankolik, içekapanık halleri, çok iyi bilinmektedir. Bu ruhsal durum, kişinin benlik idealiyle uyanmakta olan cinsel ihtiyacın farkına varılması arasındaki çatışmayı belirtir. Aynı ihtiyaç, benlik idealince kabul edilmeyen bir “günah” olarak görülür. Sevgi, sözünü ettiğimiz çatışmayı çözümleyen bir heyecanda. Cinsellik, bunun aracılığıyla kabul edilir hale gelir ve kuşku durumundan kurtulan benlik ferahlar. Bu, mutlaka erinlik çağında ya da ilk sevgide olmayabilir. Tatmin edilmemiş cinsel gerilimin yalnızlığını hisseden herkes, insana bir sevgi ihtiyacı duyuran ve bir dost aramaya yönelten bu miskin durumu bilir. Eğer bu kişi kültürümüzün duygu olgunluğuna ulaşabilmişse, çözümü kendi vicdanının çerçevesinde ve onun yardımıyla bulacaktır. Gecikmenin ve kuşkunun büyük bir nedeni burada yatmaktadır. Bu bekleme süresi, hem erkek, hem kadın için, bir kuşku deneyi dönemidir ve hem aşk heyecanını yükseklere, hem de sevilen kimseyi bir ideal düzeyine çıkarır.

Sevmek, insanın ‘kişiliği’ adını verdiği şeyi teslim etmesi demektir. Sevilen kimse, her şeyin ölçüsü haline gelir. “Romantik aşk”, yani sevginin en ağır aşaması kendi kendini yok eder. Birisinin benlik idealince sevilmek, insanın kendi kişiliğini bir süre için bile olsa, başka birisine teslim etmesi demektir. Kadın ve erkeklerin sadece eş değil aynı zamanda bireyler oldukları toplumumuzda, bu, en büyük tehlikedir. Aşk tarafından yaralanmaktan korkan pek çok kadın, aşkta kendilerinin hâkimi olacak erkeklerden sakınırlar; aynı şekilde, pek çok erkek de duygu bakımından bağımlı olacakları korkusuyla kadınlardan kaçınırlar. Eğer böylesine şiddetli bir aşkın gelişmesine göz yumulursa, erkek ya da kadın, heyecan tatmini için yalnızca tek bir insana bağımlı olurlar. Cinsel tutkunun amacı, sevgili ile birleşme yoluyla kişiliğin sınırlarını aşmaktır. Bu ihtiyaç, cinsel birleşmeyle tatmin edilirse de, bedensel tatmin ihtiyacından çok daha fazlasını kapsar: Sevgililerin her birinin bütün kişilikleri içinde tatmin olmalarını sağlar. Birleşmeden önce her ikisi de korkular içinde olsalar bile, sevgi ihtiyacı tatmin olunduktan sonra, benlik, kendisini güvensizliğinden kurtulmuş hisseder. Her şeyin duyguları aşağı yukarı şöyledir: Hayran olduğum sea beni sevdiğin için, ben de sana benzedim. Böylece, her ikisi de daha iyi, daha değerli birer insan olmuş olurlar. Her biri aşk yoluyla benliğine daha çok yaklaşır Böylesine bir gücün duygusal yaşantısının her şeyin üstünde olmasına hiç şaşmamak gerekir. Bu, kendisini geleceğe iyimser bir şekilde yansıtır: Evlilik içinde devam etmeyi vaat eder.

Toplum, ahlâkının ve göreneğinin evlilik için denge sağlamakta kullanıldığı sürece, aşkın dinamiğini araştırmaya pek gerek yoktu. Psikanaliz bile sevgiyi bir yaşantı yerine, bir güç olarak ele alıyor ve bu niteliğiyle araştırıyordu. Kişiliğin gelişmesindeki görevini inceliyor; birey sevgi yeteneğine erişmişse, evliliğin sürekli olacağım ve bireyin ihtiyaçlarım tatmin edeceğini önceden kabul ediyordu. Eğer karışıklık çıkarsa sözgelişi ruhsal bozukluklar meydana gelirse birey araştırılır ve bozukluğun nedenleri bulunurdu.

Fakat diğer bütün güçler gibi sevgi de sakin değildir; kişiler arası ilişkiler de en saf sevgiyle düzenlemeler bile sakin olamazlar.

Bu noktaya kadar sevginin etkisini, bir heyecan umudu ve benlik için cinsel bir tatmin niteliğiyle tartıştık ve aşkta tatmin olmanın benliği güçlendirdiğini gördük. Sevilmiş olmanın verdiği tatminle kuvvetlenen insan, sevgi eşinin istekleri karşısında daha bağımsız olur. Sevgililerin her birinin kişiliğiyle belirlenen bir süre boyunca, çift, tıpkı Jüliet gibi, “Ne kadar çok verirsem elimde o kadar fazla oluyor… Her ikisi de sonsuz”, diyebilir. Fakat bir süre sonra eşlerden biri ya da her ikisi, ötekinin bu kadar fazla şeyi elde etmesini kıskanabilir. Eşler arasındaki kavgalarda, başka bir insana teslim olmanın yarattığı kıskançlık, düşmanlık ve isyan, kendini sık sık belli eder. Buna rağmen, eğer düşmanlık ilişkiyi kesecek kadar fazla değilse, ilişkinin bundan sonraki gelişmesi için önemli bir unsur haline gelir. Kavgadan doğan suçluluk duygusu, pişmanlıkla karışık bir bağımlılık durumu yaratır ki, bu ancak yeni bir tutkulu aşkla çözülebilir. Evlilikte olduğu gibi sevgililer arasındaki özdeşleşme gelişirse (evlilikte sosyal ve ekonomik duruma ilişkin ortak çıkarlar bu özdeşleşmeyi artırır), kuşkunun o ilk şiddeti, o ilk tutku bir daha elde edilemez. Bu, eşin değerinden düşmesi demek değildir; daha çok bir heyecan gerçeğini, karıyla koca arasındaki dinamik iç ilişkinin dengesini belirtir. Tatmin edilme bakımından bağımlı olan sevgilinin ilk önceleri yoksunlaşmış benliği, sevilmekten elde ettiği güven karşısında bir daha güven yokluğu hissetmez Aşkın tatmini, ilişkinin temelini değiştirmiştir. Bu ilişki, benlik ideallerinin karşılıklı olarak değiştirilmesinden, aynı gerçeği paylaşan insanların ilişkisine dönüşmüştür. Bu birlik, ortak istek ve amaçlarda kendim belli eder. Fakat tutkuyu başlatan kuşku sürdürülemezse, ortak cinsel heyecan azalır. Sevgililer bunu içgüdüsel olarak bilirler; çoğunlukla da bilinçli ve sınırlı bir düşmanca gerginlik yaratmaya çalışırlar. Bu gerginlik, özdeşleşmeyi zenginleştirme sürecine müdahale etmeyecek, fakat buna yeni bir dürtü verecek derecededir.

Yansıtılan benlik idealinin (yani sevgilinin) cinsellikten uzaklaştırılmasından geçen sevgi ilişkisi, ikinci aşamasına varır. Buna varmak için genellikle ‘evliliğin mahremiyetinden geçmek gerekir. Ana olan karı ile baba olan kocanın birbirlerine karşı ilişkileri, giderek bir değişime uğrar. Herbiri, sanki kendisini sevilen çocuklarıyla özdeşleştiriyormuş gibi öbür eşi ana ya da baba olarak görür. Kan ve koca, çoğunlukla birbirlerini çocuklarının kendilerini çağırdıkları gibi “Anne” ya da “Baba” diye çağırırlar. Çağdaş evliliklerde, çocuklarının kendilerini ilk adları ile çağırmalarına izin verilir, sanki böylece ana baba olmaktan kaçınabilirlermiş gibi…

Bütün bunlar, sıradan taklitten ötede bir şeylerdir; psikolojik gerçeği dile getirir. Evlilikte eşler (sanki birbirlerinin ana babaları imişlercesine), tıpkı bir zamanlar ana babalarının yaptıkları gibi, birbirlerinin kişiliklerinin ölçüsü olurlar. Bireyin gelişmesinin ispatladığı gibi, minnet, sevgi ve saygı temeline dayanan bir bilinçle yaşamak, korku ve cezanın geliştirdiği bilinçle yaşamaktan daha kolaydır. Böylece, karıyla kocanın sevgileri, kısmen cinsellikten uzaklaşsa da, bu değişim süreci sırasında kaybedilme mistir. Bu gelişme, arızasız ve düzgünse, öte yandan karı ya da koca zaman zaman buna başkaldırsalar bile, eğer boşanma çağından önce olduğu gibi bir arada yaşamakta devam ederlerse bir an gelir ki bu ortak gelişmelerinin yeni dönemini kabullenirler. İster kültürel ve ekonomik özlemlerde, ister çocuklarında, ister evlilik hayatının binbir ayrıntısında belirtilsin, karı ile koca arasındaki özdeşleşme, şehvet tutkusu geçtikten soma evliliği ayakta tutacaktır. Evliliğin duygusal diyalektiği budur: Biri, öbürü tarafından tahrik edilmiş olan eşler öyle bir olgunluk sürecine girerler ki, bu, kişiliğin daha ileri bir bütünleşmesine yol açar. Böylece tutkunun şiddeti azalsa da, ilişkiyi karşılıklı saygı, şefkat ve minnetle zenginleştirecek kadar yeterli bir iz kalır. Gerçekten de evliliklerinde böylesine bir olgunluğa varabilmiş kimselerin minnet duyacakları çok şeyleri olur. Bunlar, mutlu bir evliliğin pek seyrek rastlanan örneklerini meydana getirirler.

Aşkın Anatomisi
Yazar: A. Krıch
Yayınevi : Say Yayınları |  Çevirmen: Mehmet Harmancı |  Yayınevi : Say Yayınları


Chicago Psikanaliz Enstitüsü’nün ileri gelen üyelerinden Doktor Therese Benedek, ‘Psychosexual Fonctions in Women” adlı eserin de yazarıdır. Bu makale The Family: Its Fonction and Destmy” (Aile: Görevi ve Kaderi) adlı kitabından alınmıştır.

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İlhan Berk: Günlük İşlerdenmiş Gibi Ölüm

Kocaman bir yumak kapının orda yuvarlanıp kalmıştı. Eşikten başımızı uzatıp: 'Nasılsın?' dedik. Sanki bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi 'Ölüp gidiyoruz...

Kapat