Murathan Mungan: Artık hiç kimse aşk için dağlar aşmıyor, ırmaklar geçmiyor, diyar diyar gezmiyor

Her şey hüzünlü, acıklı ve yapmacıktı. (Zaten her düğünde biraz hüzün vardır.) Ağabeyime siyah smokin kiraladık, gelinlik de kiralıktı, düğün salonu da kiralıktı, evleri de kiralıktı, hayatları da kendileri de kiralıktı. Ama onlar hiçbir şeyin farkında değillerdi. Hayat onlara yetiyordu, bana ne oluyordu peki? hem de ta o yaşlarda? farkına vardığım neydi? Yemek odası, yatak odası, misafir odası takımları aldılar. Onlar taksitleydi. Bundan böyle taksitle yaşayacaklardı. Hayatımızı da taksit taksit yaşıyorduk. Tahsil taksidini, askerlik taksidini, evlilik taksidini, babalık taksidini, dedelik taksidini ödeyecek Halil. Herkesin saçı mizampili, çocuklar sürekli pistte dönenip duruyorlar…

Bütün yaşayışlarında yanlış bir şey varmış gibi geliyor bana

 Bütün duraklardan geçtiler, kuyruklardaki insanlara baktılar. Kimse anlamayacak onları, bu sevdaya kimse inanmayacak, yalnız kalacaklar, yapayalnız. Bunu en çok Ümit biliyor.
Çankaya yokuşunu tırmandı Kadırga, yolun sonunda eğimli bir tepe vardı, onu da aştılar, yokuş bitmişti. En tepeye vardıklarında geniş bir okyanus gözlerini aldı. Engin, lacivert bir deniz, aşkın bütün yanılsamaları; güneşin, ışığın, tuzun ve suyun çağıltılan, yakamozlar; başka bir iklim, başka duygular; ağır ağır denize indi Kadırga. Okyanusa indi. Yalnızdılar, yapayalnız. Ve ölesiye mutlu.

Bu düzmece hayatlarda insanı yok eden, tüketen, bitiren bir şey vardı ama herkes nasıl da bu kadar mutlu, bu kadar inançlı olabiliyor?

Aşk gerçekten çekip gitmiş miydi hayatımızdan? Artık yalnızca bir uzak geçmiş miydi o? bütün insanlar için? Annesi Güzide hanımı düşündü Ümit. Ağabeyi Ömer bir kıza sevdalanmıştı, üç yıl sürdü sevdası, tam evlenecekken annesi Güzide hanım girdi araya, ayırdı onları. Onları kimse ayıramaz sanıyordum. Sanıyorlardı. Kızın ailesini tanımıyordu annem. Ne idüğü belirsiz bir aile olduğunu düşünüyordu. Ailesini tanımadığı, geçmişini bilmediği bir gelin onun gözünde bütün kötülüklerin kaynağıydı. Başkalarının (çocuklarının) hayatına hükmetmeden yaşayamayacak kadınlardandı. Oysa kendisi hanidir oğlu için kız bakıyordu. Nitekim Sevil denen kız o zaman çıktı ortaya (memleketlisiydi) Ağabeyim Ömer uzun zaman direndi. Anneme karşı koydu. Çünkü o kızı çok sevmişti, onun için aşk şiirleri yazmış, gözyaşları dökmüştü, içip içip sarhoş olmuştu. Bunlar da sahici değilse, neydi sahici olan? hayatımızda sahici olan neydi? Sonra birlikte Adana’ya kaçmışlardı. Annesi Güzide hanım peşlerinden gitmiş, oğlunu o kızdan ayırmıştı. Bütün analık haklanyla, bütün helal edilmeyen sütleriyle, bütün süpürge ettiği saçlarıyla, bütün boşa harcadığı emeklerle gitmiş ve oğlunu kızdan ayırıp geri dönmüştü. Sabah karanlığı inmişler Ankara’ya, yol boyu otobüste hiç konuşmamışlar, eve geldiklerinde annemin yüzünde savaştan çıkmış muzaffer bir komutan edası vardı. Oğlunu uçurumun kenarından kurtarmış, görevini başarıyla yerine getirmiş, bir kez daha analığını göstermişti. Yüzü yorgun, fedakâr, yıpranmış ve mutluydu. Hiçbir zaman o sabahki kadar nefret etmedim annemden. Kız ona orada, Adana’da teslim olmuş. Ağabeyim bunu hiç bağışlamadı sanırım. Yani kızın kendisine teslim olmasını, nikâhı beklememiş olmasını. Belli ki birlikte kaçmış olmaları kız için her şeydi. Oysa ağabeyim…ne de olsa Güzide hanımın oğlu…
“Kızdı,” dedi ağabeyim. Çarşafta kanını gördüm. “Oyun etmiş sana,” dedi annem. “Kan sürmüştür.” Günlerce evde konu edildi kızın kız olup olmadığı. Günlerce evde bu konu tartışıldı. Ağabeyim ikircikliydi. Annem: “Kız olsa mahkemeye verirdi,” dedi. “Dava açardı.” Mahkemeye vermedi. Dava açmadı. Annemin de, ağabeyimin de kuşkularını büyüttü bu. Oysa o, kızlığından daha önemli bir şeyi kaybettiğini düşünüyor olmalıydı. Bunu annem de, ağabeyim de hiçbir zaman anlamadılar. Böylece kaçak âşıkların Adana günleri “kız mıydı? değil miydi?” tartışmaları arasında, koyu perdelerin ve badanası dökülmüş duvarla-nn iyice kararttığı odalarımızın yavan akşam yemeklerinde kirletildi, durdu. Ağabeyimin savunmaları da ufaldı, eridi; kim bilir belki o da kızın kız olmadığına inandı sonunda, belki de için için kızın mahkemeye vermesini bekledi durdu. Bir daha ses çıkmadı o kızdan. Bir süre sonra adı geçmez oldu, onu bir tek ben unutmadım, bir tek ben. Sonra ağabeyim Sevil’le evlendi. Üç çocukları var. Çalıştığı şirkete gidip geliyor her gün, elinde bond çantası, ütülü pantolonu, cilalı ayakkabıları, yüzünde hep aynı ifadeyle. Yazdığı aşk şiirleri, döktüğü gözyaşları, birlikte kaçmalar, ölesiye sevmeler ne oldu şimdi? Annem “Olgunlaştı artık,” diyor. “Çola-çocuğa karıştı.” Bayramlarda el öpmeye geliyorlar, her şeye uzaktan bakıyorum. Bütün davranışlarında, bütün yaşayışlarında yanlış bir şey varmış gibi geliyor bana. Çocuklardan başlarını alamıyorlar, iş güç, evin gündelik sorunları falan. Bütün bu ayrıntıları içinde geçip gidiyor hayatları. Mutlu mu ağabeyim? Bilmiyorum. Yüzünde hiçbir şeyi okuyamaz oldum. Yüzündeki eski aydınlık anlatımı, ışıyan gözlerini yitirdi çok oldu. Yüzü, bakışları matlaştı. Ne coşku, ne sevinç, ne mutluluk, ne öfke. Sanki bütün soylu duygular, bütün tutkular boşaldı yüreğinden. Dümdüz, bomboş bir yüz taşıyor. Yalnızca biri, herhangi biri artık. Oysa aşk onu güzelleştirmişti, öfke güzelleştirmişti. Coşkulu, diri, alımlı, gencecikti. Aşk onu başkalaştır-mıştı. Sevil’i seviyor mu? Birlikte neyi paylaşıyorlar? Ne konuşuyorlar akşamlan? Annem Güzide hanım mutlu, oğlunu dilediği kızla evlendirdi. Torunları tosunları var, gelinin ailesini tanıyor, anasını-babasını, geçmişini biliyor. Oğlu da mutluymuş, al-lah ağızlarının tadını bozmasın, bir yaramazlıkları yokmuş, ee ne olacakmış günü gelince onlar da çocuklarının mürüvvetini göreceklermiş. Hayat buymuş. Ne çok sevmiştim o kızı. Hiç tanımadığım, hiç bilmediğim halde ne çok sevmiştim. Aşk benim için her zaman bir başkaldırma biçimi olmuştu, bunu yıllar sonra anladım. Ta o zamandan beri Ömer ile kızının aşkında, annemi babamı çileden çıkaran, bütün çevremizi günlerce tedirgin eden o aşkta yaşamın bütün anlamını, yeni bir dünyanın bütün ışığını görmüştüm. Dünya bizim ellerimizdeydi; yeniden yaratılacaktı. Sonra ağabeyim bıraktı kızı. Annem büyüler yaptırmış da ondanmış, ablam öyle demişti. Onlardan oldu, o büyülerden diyor da başka bir şey demiyor ablam. Onun için bütün dünya, anlamını bilmediği, gizini çözemediği bir büyüydü. Ağabeyim o kızı bıraktı. Aynlırsam, yaşayamam ölürüm diyordu. Ayrıldı. Zorla nişanlandırıldı. Yaşadı. Zorla evlendirildi. Ölmedi. Annemin sözünden çıkamam, diyordu. Çıkmadı. Ağabeyim o kızı bıraktı. Nişanlandı, evlendi. Hiçbir zaman bağışlamadım onu. Birkaç yıl sonra geçirdiği bir trafik kazası sonucu onu görmeye gittiğimde anladım ki hiç bağışlamamışım onu. Ona acımıyordum, o benim için bir yabancıydı, onu sevdiğimden bile kuşkuluydum artık. Ağabeyim benim merhamet duygularımı alıp götürmüştü. Onu hasta yatağında öyle çaresiz gördüğümde bütün bunları düşündüm. Aşkına, aşka, hayata, hayatına ihanet etmişti. Bir şeylere kıymıştı. Başkaldıraıamıştı. Demek aşk yalnızca bir ortam, ya da bir uyum sorunuydu. Bunun için Türk filmlerindeki analar, babalar haklıydılar. Aşk acısı birkaç ay, bilemedin birkaç yıl sürer, sonra da biterdi. Bu da geçerdi. Her şey geçerdi. Hele şimdi, hele şimdi. Artık iyice tedavülden kalktı aşk. Büyük aşklar, soylu duygular, onulmaz yıkımlar yalnızca şarkılarda yaşanıyor. Bulunduğun ile, çalıştığın ortama, arkadaş çevrene, kuşatılmış değerlere, sınırlanmış yaşamlara bağlı. (Ağabeyimin vazgeçişinde kendimin ve aşkın geleceğini görmenin öfkesini yaşıyordum.) Bütün bunlara göre birini seçmek ve onunla yaşamaktan ibaret kaldı aşk. Artık hiç kimse aşk için dağlar aşmıyor, ırmaklar geçmiyor, diyar diyar gezmiyor. Mecnun bütün çölleri tüketmiş, kimseye çöl kalmamış yeryüzünde. Kurumuş vahalarda seraplar bitmiş. O olmazsa öteki, o olmazsa bu, o olmazsa şu… FARK ETMEZ FARK ETMEZ. İlle de o. Yalnızca o. Sonsuza dek o. O. O. O. O diyen kalmadı.
Kimse kimsenin O’su değil.
Artık değil.
Her şeyi rastlantılar belirliyor nicedir. Küçük yaşamlar, küçük duyarlıklar, küçük yüreklerin daracık yüzölçümleri içerisinde gidip geleceğiz, gidip geleceğiz. Ucuz duyarlıklara, günübirlik ilişkilere, mantık evliliklerine, yalancı aşklara, filmlerden, romanlardan öğrendiklerimizi yaşama gayretlerine, düzmece aşk serüvenlerine, bir mevsimlik yaz aşklarına, karanlık sokak ilişkilerine gönül düşürdük, hayatımızı düşürdük. Ayaklar altına aldık soylu yanlarımızı, erdemlerimizi, tutkularımızı, derin acılarımızı, yeteneklerimizi, kendimizi.
O zamanlar bunları bilmiyordum.
Ömer’den sonra küçük ağabeyim Halil’i de evlendirdi annem. Halil askerden dönünce hemen bir kız buldular ona. Halil de buldukları kızı gördü, beğendi, sevdi, anlaştılar, evlendiler. Hepsi bu kadardı işte. Namuslu, eli-yüzü düzgün, dikiş nakış biliyor, ev işlerinde de pek hamarat, daha ne istesinlermiş allahtan? Askerden dönünce hemen nişanlandılar. Nişan ile nikâh arasını uzatmak iyi değildir, dediler; evlendirdiler, düğünlerinde limonata, kumpasta ve komparsita vardı. Her şey hüzünlü, acıklı ve yapmacıktı. (Zaten her düğünde biraz hüzün vardır.) Ağabeyime siyah smokin kiraladık, gelinlik de kiralıktı, düğün salonu da kiralıktı, evleri de kiralıktı, hayatları da kendileri de kiralıktı. Ama onlar hiçbir şeyin farkında değillerdi. Hayat onlara yetiyordu, bana ne oluyordu peki? hem de ta o yaşlarda? farkına vardığım neydi? Yemek odası, yatak odası, misafir odası takımları aldılar. Onlar taksitleydi. Bundan böyle taksitle yaşayacaklardı. Hayatımızı da taksit taksit yaşıyorduk. Tahsil taksidini, askerlik taksidini, evlilik taksidini, babalık taksidini, dedelik taksidini ödeyecek Halil. Herkesin saçı mizampili, çocuklar sürekli pistte dönenip duruyorlar; beşinci sınıf bir şarkıcı kadın san saçlarını savura savura, yırtmaçlı elbiseninin içinden bacaklarını aça aça şarkı söylüyor, bağıra çağıra bir şeyler geveliyor, arada bir de genç evlilere mutluluklar diliyordu. Nikâh memuru her nikâhta yinelediği yavan esprileri, bayat şakalarıyla kahkaha almaya çalışıyor, bunda da başarılı oluyordu. Eltiler-yengeler geline arka sıralardan “Ayağına bas” temposu tutuyor, enişteler-bacanaklar da damadın tarafını tutarak onları bastırmaya çalışıyorlardı.

 O küçük, korunaklı yaşamlarını mutluluk mu sanıyorlar?

Her düğünde yinelenen bu soytarılıklar her defasında aynı coşku, aynı ilgiyle karşılanıyor. Sonra kasap havası, mastika; dul yengeler, evde kalmış hala kızları yakışıklı yeğenler tarafından dansa kaldırılıyor; çocukluğunda mahallede Kız Cemil diye çağrılmış bir uzak akraba çocuğunun oryantaline biraz hüzün, biraz hoşgörü ve biraz takdirle alkış tutuluyor; günün moda danslarına ya da fıkırdak oyunlara erkeklik indirmeyen enişteler-dayılar ankara karşılaması, harmandalı gibi oyunlarda bol bol kasılma imkânı bularak erkeklik tafrası atıyorlar… Annem hayatının en mutlu gecelerinden birini yaşıyordu; çocuklarının mürüvvetini görmenin gözyaşlarını dökerek oradan oraya koşuşturuyor, gelenleri karşılıyor, yerlerine oturtarak iyi bir ev sahibesi olduğunu göstermek istiyordu. Geline bilezik, yüzük, broş takıldı. Herkesten, her şeyden nefret ediyordum, sürekli bir bulantı içindeydim. Bu düzmece hayatlarda insanı yok eden, tüketen, bitiren bir şey vardı ama herkes nasıl da bu kadar mutlu, bu kadar inançlı olabiliyor? Yaşadıklarına bu inanç, bu güven nereden geliyor? Halil de mutlu şimdi. Karısı ikinci çocuğuna hamile, kayınpederi işyerine ortak etti. Mutlular mı gerçekten? Yoksa hiç bilmedi mi mutluluğu? O küçük, korunaklı yaşamlarını mutluluk mu sanıyorlar? Sıradan, tekdüze yaşantılarında sonsuz bir güven duygusu içinde yaşamayı mutluluk mu sanıyorlar? Hep sanıyorlar. Hep sanıyorlar. Hep sanıyorlar. Bütün yaşamları sanmak. Akşamlan televizyon dizilerinde başkalarının başından geçenleri seyrederek avunuyorlar; başkalarının serüvenlerinden çöplenerek yaşıyorlar, şarkılarda söz edilen sevgilinin eşleri olduğunu sanıyorlar. Yengelerim magazin gazeteleriyle, dergileriyle, artistlerin hayatlarını birbirlerine anlatarak, onların skandallerini, rezilliklerini, son sevgililerini, son elbiselerini, son arabalarını, sonlarını konuşarak çöpleniyorlar. Sonra çocukların hastalıkları, yanmayan kaloriferler, ucuz hayatlarında tek pahalı olan şey yani “hayat pahalılığı”, hafta sonlan, konu-komşu ziyaretleri, ucuzluktan alınan bluzler, etekler, yazlar, kışlar, mevsimler, tüm bir ömür. Sonra annem gibi olacaklar. Anneleri gibi. Mutlu mu Halil? Hayattan bütün istediği bu muydu? Ne demişti askerden döndüğünde: “Bütün idealim güzel bir kız, çoluk-çocuk, iyi bir iş, yaşayıp gitmek işte…” peki ben neden inanmıyordum? bu hayata beni inandırmayan neydi? Evlenir evlenmez yuvasına bağlandı, akşamlan arkadaşlarıyla birlikte mahalle kahvesine gidiyor, göbeklendi, yağlandı, şişmanladı, çirkinleşti, herhangi bir adam oldu. Hiç mi sarsıcı bir şey yaşamadı Halil? Yüreği bütün kaldı. Acı çekmedi. İnsanlar ancak yürekleri kadar yaşarlar, bütün insanlar için tek bir yaşam yoktur. Benim isyanım bütün yürekleri yükleniyor. Belki de bilmediğim, öğrenemediğim bu.
Yüreğinin kıyısında bir uçurum taşımadan yaşayıp giden insanlara öfkeleniyorum. Belki de başka türlü yaşayabilseler insanlar, toplumsal ilişkilerimiz başka türlü yoluna konulsa, insanlar yüreklerinin gerçek yüzölçümünü duyabilecek ve ona göre yaşayabilecekler. Belki bir gün, başka bir zaman diliminde, insanlar gerçekten özgür olduklarında.

 Murathan Mungan (Kırk Oda)
Aşkın Gözyaşları Ya Da Rapunzel İle Avare  “Tükenmeyin Siz Ey Aşkın Gözyaşları”  

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Vincent van Gogh’un ‘Patates Yiyenler’ Adlı Resmi – Nalan Yılmaz

Van Gogh’un hayatı ve sanatı üzerine bugüne kadar pek çok araştırma yapıldı, kitaplar yazıldı. Resimleri birçok eleştirmen veya sanat tarihçisi...

Kapat