Kargalar ve Nilgün Marmara – Ece Ayhan & Cemal Süreya

“Delilik sevgilim, bir sözcük üzerine kurulmuyor, var olanı dürtüyor, eşeliyor, o bölgede yer ediniyor. Bir sabah, bedenimin tüm hücrelerini ele geçirmiş bir acıyla uyanıyorum, bundan böyle, nereye baktığı bilinmeyen gözlerinizle her karşılaştığında katlanacak bir acıyla..”*
Nilgün Marmara


Ece Ayhan: Seninle, biraz da ‘tuzak’ bir kuşbilimden, kargalardan…

Cemal Süreya: Biliyor musun kargalar ötücü kuşlardandırlar, ötücü kuşların da özötücü sınıfından…

Ece Ayhan: (Kafka sözcüğü Çek dilinde “Alakarga” demekmiş) … Beyaz kargalardan ya da tam tersi kara kargaların garip bir dayanışmasından söz etsek ne dersin? Hem öteden beri kafaını kurcalayan bir sorunu kurcalamış da oluruz.

(İstanbul’un kargaları kışı Adalar’da, özellikle de Büyükada’da geçirir. Eski bir tarihte alacağı arsasını görmek için Nizam’a doğru uzandığımızda kargaların ikindi şamatasını duyan “uç” düşünür İdris Küçükömer, “Yerleşince bir gün buraya, bu seslerin altına gömüleceğim” demişti. Evet, İdris Küçükömer 7 Temmuz 1987 Salı Büyükadada’da gömüldü ama -Şeyh Bedrettin gibi, benim özel deyişimle “Yoktur Gölgesi Türkiye’de”- acaba düşünceleriyle de mi gömüldü? “Rehber” M. Belge ne diyordu? “Saptamaları sağın ve solun ufuklarında dahi yoktur.”)

(Cahit Kayra’nın ‘Romantik Bir Karga’ adlı ilginç bir romanı da vardır.)

(Geçmişte, taşrada ‘Beşkaza’ adlı güzel bir yazın dergisi çıkarmış ve benim kendisini 1983 yaz aylarında Bodrum’da, tanıdığım Baki Özdemir) Öğretmenlikten koparılmış sıkı bir arkadaşım vardı, çarşının ortasında ama biraz içerlek bir dükkanda geçici olarak çalışırdı, daha doğrusu ‘durum’a katlanmaya çalışırdı. (Beni de çaktırmadan kayırırdı, sözgelimi aldığım peyniri ucuza verirdi) Çokluk (uğradığımda) dükkanın önündeki çardağın altında onarımcının motosiklet gürültüleri arasında konuşurduk. Tabii zaman zaman da içinde bulunduğumuz bu ‘kötülük toplumu’ encamından da söz açıyoruz.

Bir gün baktık güz göğünde kalabalık kalabalık kargalar dolanıyor. Başımız yukarda bakıyoruz. Arkadaşım bana geçenlerde kargaların garip bir ‘marjinal dayanışmasını’nı gördüğünü anlattı. Densizin biri laf olsun diye kargaları tüfekle vuruyormuş. Birden yüzlerce karga düşen karganın çevresinde sesler çıkararak dönmeye başlamış. Baki Özdemir bana “Böyle bir dayanışmayı ben insanlar arasında bile görmedim” diyordu. Ben de “Yok” demiştim “Bu bence sizin sandığınız gibi bir dayanışma değil, davranış yalnız içgüdüsel, türün bir bireyi ölüyor. Düşünülmeden yapılmış bir şey. “

Evet, herhalde ‘insansal dayanışma’ bundan çok başka bir şeydir. Ve dünyada ancak ‘iyilik dayanışması’ olabilir olabilirse, 1977’deki gibi ‘kötülük dayanışması’ değil.

Cemal Süreya: Dört yıl kadar önce kargalarla ilgili bir gözlemim oldu. Dragos’tayız, dört kişi. Birden gökyüzünde bir kartalın süzülmekte olduğunu gördüm. Süzülmüyor muydu yoksa? Başının iki yanında iki, arkasında bir kuş daha uçmaktaydı. Bunları önce kartalın yavruları olarak düşündük. Ama daha küçük olan bu kuşlar kartalı aralarına almış tartaklıyorlardı. O baştaki ikisi sanki gözüne gözüne vurmaktaydılar. Kartalın uçuş düzeni de değişmişti. Gökte yalpalıyordu sanki.

Son ana kadar onun öbürlerini haklayacağı sanısındaydım. Arkadaşlarım da öyle düşünüyorlardı. Ama bir süre sonra kartal Dragos tepesinin oralarda ya da daha ilerlerde bir yere düştü. Onlar da arkasından süzüldüler. Bu olay çok tuhaf geldi bana. Günlerce düşündüm.

Ece Ayhan: Bir dergi eylül sayısını, bir ‘dayanışma’ göstererek, şair Cahit Zarifoğlu adına ayırmış gibi. Elbet bir şair için özel çalışma yapılması güzel bir şey. Ama biz Yeni Marjinaller’den, ‘benzemezlikler’den, şair Nilgün Marmara’dan konuşalım seninle ne dersin?

Cemal Süreya: Nilgün’ün şiirlerini pek bilmiyordum. Çalışmalarından bana hiç söz etmedi.

Ece Ayhan: Gerçek marjinaller, evet, kendilerinin şiirlerinden söz etmezlermiş.

Cemal Süreya: Nilgün’le sık sık şiir üzerine tartışırdık. Şiiri gerçek anlamıyla bilen biriydi. Ama deneyini benden saklamış demek.. Bir de şu var: Nilgün’ü son bir yıl içinde hiç görmedim. Şiirleri de o arada yayımlanmaya başladı. Yeni mi başlamıştı şiire?

Ece Ayhan: Hayır, eski. Benim kendisini 1982 nisanında Gümüşlük’te tanıdığımda şiir yazdığını söylememişti ama gizli gizli şiir yazıyordu biliyorum. Konuşmaları ise bir aşağı bir yukarı hep şiir üzerineydi. Kısacası, arkadaşlarına pek benzemeyen bir insan.

Cemal Süreya: Yanıbaşımdaki bir şairi görmemişim demek. Libya’ya gitmişlerdi. Bir yıl kadar kaldılar orada. Döndükten sonra karşılaşma olanağımız olmadı. Türk şiirini iyi incelemişti. Dünya şiiri üzerine bilgisi vardı. Gerçekten çok ilginçti Nilgün; bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu, daha doğrusu vakit geçirme yeri gibi görüyordu. Ölümünden beş altı gün önce senin Suluboya’ya şöyle demiş: “Aydan el sallıyorlar bana.” Hatta, ölüm tasarısından da üstü kapalı biçimde söz etmiş ona.

Şiiri için bir şey söyleyemeyeceğim. Bilmiyorum çünkü. Beyaz dergisinde iki şiirini gördüm. Yalnız onlarla bir açımlama yapamam. Ama sen baştan beri tanığıydın … Şiiriyle hayatı arasında ölüm bağlantısı var mıydı?

Ece Ayhan: Şu kadarını söyleyeceğim: Sylvia Plath’ı çok severdi. Onun yaşamını ve şiirlerini ilginç bulurdu, bütün yazdıklarını, karalamalarını bile okumuştu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Filolojisi’ni bitirirken Sylvia Plath üzerine bir tez vermişti … – Bana sorarlarsa, Sylvia Plath’ın Ted Hughes’le evliliği tam bir handikaptı. Neyse..

Cemal Süreya: Kadınlarla şiir arasındaki mesafe genç kuşakta biraz kapanır gibi. Bizim kuşakta kadın şaire pek rastlanmıyordu. Bugün öyle değil. Şiiri birinci elden değerlendiren, şiir yazma deneyini çekici bulan, günün yirmi dört saatini şair olarak yaşayan genç kadın sanatçılara daha çok rastlıyorum.

Ece Ayhan: 1985 yazında bir-bir buçuk aylığına Ortakent’e (Bodrum) çadırla gittiğimde, İstanbul’a Nilgün Marmara’ya yazmıştım: “Şiir ‘Dal’lar’a özgü bir şeydir”. Yine de aldırmıyordu. Bana yeni yazdığı şiirleri gönderdi, durmadan yeni şiirler örerdi.

Şiirde yalnız kadınların değil eşcinsellerin oranında da bir artış var. Üstelik Eski ve Orta oluşumları, ‘İktisat bilim’ini ve ‘klasik ve atonal müzik’i de atlarlar, atlıyorlar nedense. Bu ‘gemiaslanları’ arasında uyuşturucu kullananlar da çok. Aşağı yukarı yarı yarıya! Hatta yarıdan da fazla gibi.

‘Yeni Marjinaller’den Nilgün Marmara ise gerçekten de çok ayrı bir konum’dadır.” … yakın ve uzak çevresinden ayrı, ayrılmış olarak sınırda, garip bir sınırda” bulunuyordu. Şiirin dünyada ve Türkiye’ de en eski serüvenlerini bile ayrıntısına kadar biliyordu.

Cemal Süreya: Turgut Uyar’ın şöyle bir sözü vardı: Günümüz şiiri sözlerinden, gençlerin yazdığı şiiri anlamak gerekir. Katılıyorum ben buna. Sen? Her dönem için öyle olmamış mıdır?

Ece Ayhan: Efendim? Cemal Süreya: Önceki kuşaklarda sonrakileri anlayamama yeteneği var. Behçet Kemal, 1959’da, Edebiyatçılar Birliği Kitap Sergisi’nde beni zamanın Cumhurbaşkanı’na şöyle tanıtmıştı: “Hani fan-fin-fon şairler var ya .. “

Genç şairlerin ürünlerine yaklaşmak isterken içimde her zaman bir korku da vardır. Ya ben anlamıyorsam diye. Sonradan cesaretim yerine gelir, yazılan şiir çok değişik olmadığı zaman. Yine de gençleri tam değerlendiremeyeceğimizi söyleyeceğim. Sence de doğru mu bu?

Ece Ayhan: Ne yapalım Behçet Kemal yalnız değil. Çevremizde İkinci Yeni’ den önceki kuşaktan aynı eküri’ den bir dolu Behçet Kemal var bugün de. Genel okumazlık içinde (Osmanlıların) bir ‘çadırda oturma geleneği’miz bin yıl önceki Yarhisar’daki, Domaniç’teki, Söğüt’teki hayvancılıktan kalmadır … Neyse. Biz şimdi Yeni Marjinaller’ e bakalım.

Şöyle bir şaka kurmuştuk: Sanki bir şenlik var. Sağdan soldan eğri büğrü çalgılar ve sökük bayrak kırmızısı üniformalar. Yani ‘Dinar Bandosu’! Nilgün Marmara zaman zaman havalara attığı asasıyla önde yürüyen şef genç kız, Cihat Burak ‘helikon’u sol yerine sağ omuzuna takmaya çalışıyor. Sen izci kılığında ‘trampet’, ben İngiliz kornosu, Sezai Karakoç ‘kös’, Komet ‘zil’, Enis Batur ‘trompet’, gerçek ‘mahzun marjinal’ Metin Altıok ‘yatay flüt’, Turgay Özen ‘okarina’, Sami Baydar ‘obua’, Küçük İskender ‘ağzıbozuk bir klarnet’ – yeni bir İstanbul ezgisi çalıyoruz. Yalnız bir Memet Fuat ‘sousaphone’la alttan alta kanto ritminde bir marş havası tutturmuş. “Şiir adamları” da belki var ama onlar iyi seçilmiyor.

1988

Güvercin Curnatası, S. 145-149
*Metinler, Nilgün Marmara

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zerdüşt’ün Öndeyişi: Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür! – Nietzsche

Kapat