Amin Maalouf: Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz?

Notlarıma göre ona bir çarşamba rastlamıştım. Ertesi sabah, saat dokuzdan itibaren dar ama yüksek, duvarları üzerinde papatyalar serpiştirilmiş yemyeşil bir kumaşla kaplı ve tuhaf bir çimenlik gibi görünen otel odasındaydık;
Odadaki tek koltuğa beni oturttu, kendisi odayı arşınlamayı tercih etti.
— Önce neden konuşalım? diye sordu.
— Sanırım en kolayı ta başından başlamak olacak, dedim. Doğumunuz…
İki dakika sessiz durdu sonra bir soru ile yanıtladı.
— Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz? Yanıt beklemiyordu. Öyküsüne başlama biçimiydi sadece. Sözü ona bıraktım ve mümkün olduğunca az araya girmeye karar verdim.
Hayatım, doğumumdan yarım yüzyıl önce başladı. Asla ziyaret etmediğim bir odada, Boğaziçi kıyısında. Bir felâket oldu, bir çığlık atıldı, bir delilik dalgası yayıldı ve hiç durmadı. Öyle ki dünyaya geldiğimde, yaşamaya çok eskiden başlamıştım.
İstanbul’da bazı olaylar olmuştu. O günü yaşayanlar için vahim, bizler için sıradan bir olay. Bir padişah hal edilmiş, yerine yeğeni tahta oturmuştu. Babam bundan en az yirmi kez söz etti; isimler, tarihler verdi. Hepsini unuttum ya da hemen hemen unuttum. Zaten pek önemi yok.
Benim öz öyküm için önemli olan, o gün genç bir kadının attığı çığlık, haykırıştır.
Tahttan indirilen sultan, başkent çevresinde bir yerde ikâmete zorlanmıştı. Dört uşağı dışında, yakınlarından ayırmışlardı. Adam, ne yapacağını şaşırmıştı. Melankolik, afallamış, bunalmıştı.
Şimdiden yok olmuştu. İmparatorluk için büyük hayaller kurmuş, yeniden ilerleme, eski azametine kavuşma düşleri görmüştü; herkes tarafından sevildiğini sanıyordu, çevresindeki suskunluğu anlayamıyordu. Nelere üzülmüşse, kafasından geçirip duruyordu: adamlarını seçememişti, hepsi kötü tavsiyelerde bulunmuşlardı, eliaçıklığını istismar etmişlerdi. Evet, hepsi kendisine ihanet etmişti;
Odasına kapanmıştı. “Artık kimsenin bana itaat etmek istemediğini biliyorum ama buraya bir giren olursa ellerimle boğarım,” diyordu. Onu bütün gece, sonra bütün sabah tek başına bırakmışlardı. Yemek saatine kadar. O zaman kapısını çalmışlardı. Cevap bile vermemişti.
Kaygılanmışlardı, ama kim emirlerine karşı gelebilirdi? Hizmetkârlar birbirlerine danışmışlardı.
Bir tek kişi, onu kırmadan, emirlerine karşı gelebilirdi. Kızı, sevgili yavrusu İffet. İkisi birbirlerine derinden bağlı idi, hiçbir isteğini reddetmezdi. Piyano öğretmenleri, saz, Fransızca, Almanca hocaları vardı. Onun huzurunda Avrupalılar gibi giyinmeye bile cesaret etmişti.
Giysileri Viyana’dan veya Paris’ten geliyordu. Tahttan indirilen Sultanın kapısını korkmadan açabilecek tek kişi oydu.
Yeni yönetimden izin istenmiş ve kız getirtilmişti. Önce usulca kapı tokmağını çevirmeye çalıştı ama kapı açılmadı. Yanındakilerden uzaklaşmalarını istedi ve seslendi: “Baba, benim, İffet.

Yalnızım.” Cevap yok. Titreyerek, muhafızlardan kapıyı zorlamalarını istedi ve bütün sorumluluğu üzerine almaya yemin etti. İki güçlü omuz darbesi. Kapı açıldı. İki muhafız, içeri bakmadan, kaçtı.
Kız içeriye girdi. Seslenmeye devam etti: “Baba!” İki adım attı. İşte o zaman odaya, koridora, hole, İstanbul sokaklarına, bütün İmparatorluğa ve oradan büyük devletlerin bakanlıklarına yayılan o çığlığı attı.
Tahttan indirilen Padişah damarlarını açmış boğazı, morarmıştı. Giysileri kanını çoktan emmişti.
İntihar mı? Belki. Belki de bir cinayet. Katiller pekâlâ bahçeden geçmiş olabilirlerdi. Gerçek asla bilinmedi. Zaten, birkaç tarihçi dışında, olayın kimse için önemi kalmadı…

Amin Maalouf
Doğu’nun Limanları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sait Faik: Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime saygı duyduğumu biliyorum

Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler....

Kapat