Ahmet Nesin: Ataol Behramoğlu, darbe seviyordun da 12 Eylül sonrası neden Paris’e gittin?

28 ŞUBAT DARBESİYLE DÖNEMİN HÜKÜMETİ DE YARGILANMALI…

Dün bir arkadaşım twitter’da çok güzel bişey yazmış, “Keşke bu darbe 29 Şubat’ta yapılsaydı da 4 yılda bir konuşsaydık!..” diyor. Oysa 29 Şubat’ta yapılsaydı belki daha çok konuşurduk.
Neden konuştuğumuzu düşündüm bütün gece, neden bu kadar konuşuyoruz derken konuşmayalım anlamında söylemiyorum, nasıl konuşuyoruz anlamında söylüyorum. Kimi konulara çok katı baktığımı yazılarımı devamlı takip edenler bilir. Bu tartışmalarda bilhassa TV programlarına çıkıp ta askeri darbeleri savunanları ben moderatör olsam anında programdan gönderirim.

Neden böyle düşünüyorum çünkü 21. yüzyılda darbeyi sorguluyorsak “Yapılmalı mıydı?” yada “Neden savunuyorsunuz?” diye tartışamayız. Demokrasiyi istiyorsak ve savunuyorsak kendini aydın sanan insanlara faşizmi savunma ve bunu TV karşısında milyonlara söyleme olanağı vermek yanlıştır.
Dünkü yazımda Ataol Behramoğlu’nu eleştirmiştim,  [İlgili yazıyı aşağıdan okuyabilirsiniz] sevgili eşi de siteme “Ataol Behramoğlu’nu değerlendirmek bu gibi çapsızların haddi değildir.” diye bir mesaj göndermiş. Faşist bir darbeyi savunanları eleştirmek çapsızlıksa söyleyecek bişeyim yok, herkesin az yada çok bir çapı mutlaka vardır diye düşünüyorum ama 28 Şubat darbesiyle getirilen 8 yıllık eğitimi sona erdirmeye çalışan hükümete yanıt vermek için askere gereksinimimiz olmadığını sanırım son 1 haftada yaşadık ve hükümetin geri adım attığını gördük. Demokrasinin çapı bu olmalı diye düşünüyorum.

28 Şubat nasıl sorgulanmalı yada nasıl yargılanmalı diye düşünüyorum kaç gecedir. Önce önümüze şunu koymak zorundayız, büyük sermayenin desteklemediği hiçbir darbe başarılı olamaz, darbeler her zaman sermayenin işine yaradığı zaman yapılır. O yüzden 28 Şubat darbesine tek başına Necmettin Erbakan ve dincilik olarak bakamayız.

Yıllardır Ergenekon davasını konuşuyor ve tartışıyoruz. Nedir Ergenekon olayı, tek başına darbe girişiminde bulunanlar diyebilir miyiz? Elbette hayır, ister Balyoz, ister Ergenekon ister darbelerden birini ele alalım işin içinde derin devlet olduğunu mutlaka görüyoruz.

Derin devlet ve Necmettin Erbakan ilişkisine bakmak için bence Refah-Yol hükümetinden çok daha öncesine gitmek, 12 Eylül darbesi öncesi 1. Ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetlerine bakmak gerekiyor. O dönemde hükümet ortağı MHP’nin gençlik kolları gibi davranan ülkücülerin işledikleri cinayetler ortada, derin devlet tarafından nasıl kullanıldıkları ve kollandıkları ortada. Erbakan iktidarda olabilmek için, kendi bürokratlarını sisteme yerleştirmek için derin devletin cinayetlerine sessiz kalmış yani bir anlamda “Yataklık” yapmıştır. Yani 12 Eylül darbesinin alt yapısını hazırlayan derin devletle koalisyon ortağıdır.

Refah-Yol hükümetine baktığımızda farklı bişey görmüyoruz. Refah-Yol hükümetinin yaşadığı en büyük kabus “Susurluk olayı” değil midir? Susurluk olayı bir derin devlet kazasıdır ve ister bilerek ister bilmeden yapılan bir kaza olsun araştırıldığında işin içinde sadece asker olmadığı çok açıktır. Kaza sırasında yaralanan yada ölenler dışında kimi görüyoruz bu olayda, Mehmet Ağar. Mehmet Ağar Refah-Yol hükümetinin içişleri bakanı. Yaralı kurtulan Sedat Bucak Doğru Yol Partisi milletvekili ve aşiretiyle Kürtlerin öldürülmelerinde ciddi olarak parmağı olan biri, yani derin devletle direkt bağlantılı ve hatta devletten maaşlı çalışan bir Aşiret reisi.

Olaya böyle baktığımızda 28 Şubat’ı gerçekleştiren derin devlet zaten o hükümetin içinde ve istediklerini de ciddi anlamda yaptırmış ve en önemlisi Necmettin Erbakan o dönemin bütün faili meçhul cinayetlerine sessiz kalmış.

O yüzden diyorum hep, dönemlerin hükümetlerini sorgulamadan Türkiye’de darbeler ve derin devlet sorgulanamaz. Burjuvazi derin devleti asla tam olarak sorgulayamaz. Ergenekon davasının komediye dönüşmesinin nedeni de budur zaten. Kendi çapımı bilemem, kendim ölçemem ama bu partilerin derin devlete karşı çapları bu kadardır. Demokratlık derin devleti yaptığı darbelerin çeşidine göre sevmek ve ayırmak değil alayına karşı çıkmaktır.

 29 Şubat 2012 | ahmetnesin.wordpress.com/

28 ŞUBAT VE ATAOL BEHRAMOĞLU’YLA NAZLI ILICAK UYUMU… 

28 Şubat darbesi denilince yine herkes yazmaya ve konuşmaya başladı. Kimileyin aydınlar ve yazarlar ne işe yarar diye düşünüyorum, sanırım Türkiye onlar için bulunmaz nimet dedikleri bir ülke, hemen hemen hergün yazacak ve tartışacak o kadar çok acımız var ki hiç komu sorunumuz yok. Sadece darbe ve darbe girişimlerini tartışıp yazsak bile hemen hemen hepimizin bikaç kitabı olur.

Hangi grubu izlersek izleyelim hemen hemen herkes darbeleri kendisine göre yontuyor. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden çok çeken Ataol Behramoğlu’nu izledim dün gece CNN’de Cüneyt Özdemir’in programında, ne diyeceğimi şaşırdım, dondum kaldım TV’nin karşısında. Behramoğlu konuşmasında “Evet destekledim. Asla pişman değilim. 28 Şubat 1997′de askerler Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin o dönemdeki iktidarı tarafından başta eğitim olmak üzere yıkılmasına, bozulmasına engel oldular. Hayırlı olsun, mübarek olsun. Bakacağız, göreceğiz ülke nereye doğru gidiyor. Devam etsinler oy vermeye. Toplumun uyarılması lazım, aydınlatılması lazım. Her toplumun kendine özgü gerçekleri var. O dinamik yapı içinde algılamak düşünmek lazım. Ben darbe iyidir, demokrasi kötüdür demiyorum. Asla böyle bir şeyi savunmuyorum. Ama gerekirse olabilir. Biz bugün Türkiye’ye kötülük yapan kişileri bir kenara bırakıp, 28 Şubat’ı tukaka edelim, 27 Mayıs’a küfür edelim, Atatürk’e kadar uzatalım olayı. Böyle bir şey olmaz…” dedi.

Demokrat olduğunu savunan bir insanın askeri darbeleri “İşine gelene göre ayırması”nı sanırım hiçbir zaman anlamam olası olmayacak. Adnan Menderes ve hükümetini savunmam olası değil ama onların siyasetine karşı savaşım vermek için de askeri darbenin onları asmasını, seçilmiş başbakan ve bakanlarını asmasını asla anlayamam ve destekleyemem. Bu darbeye “Evet” dediğim zaman bana karşı yapılan darbeye karşı çıkma hakkım olmaz. Bana yapılacak her türlü işkenceye “Evet” demiş olurum, Adnan Menderes’in idamını sorgulayamazsam Deniz Gezmişlerin adını ağzıma alma hakkım olmaz.

Bunun tersini de yaşıyoruz zaten yıllardır, Nazlı Ilıcak yada onun gibi düşünenler 27 Mayıs’a karşı çıktılar ama 12 Mart ve 12 Eylül darbesini desteklediler. Bugün kendisine “Aydın” yada “Demokrat” diyen hangi yazarı okusanız biri darbelerden birini desteklemiş. Ama bugüne baktığımızda neredeyse hepsi birer anti-darbeci.

Türkiye’deki anti-darbeciler o kadar çok gruba ayrılıyor ki saymakla bitmez.

1- 27 Mayıs darbesini destekleyip 12 Mart ve 12 Eylül darbesini kınayanlar.

2- 12 Mart ve 12 Eylül darbesini destekleyip 27 Mayıs’a darbe diyenler.

3- Başarılamayan 9 Mart darbesini destekleyip 12 Mart darbesine karşı çıkanlar.

4- 9 Mart darbesini yapamayıp da 12 Mart darbesinin içinde yer alanlar

5- 27 Mayıs darbesini yapıp da memnun kalmayıp Talat aydemir’le tekrar darbe yapmak isteyenler.

6- 12 Eylül darbesine kızıp ta darbe başbakan yardımcısı Turgut Özal’ı destekleyenler.

7- 12 Eylül ve 28 Şubat darbesine kızıp ama hiçbişey yapmadan onun anayasasını devam ettirip hükümet olanlar.

8- 28 Şubat darbesine kızıp ama onun sayesinde iktidara gelen hükümeti destekleyenler.

9- 28 Şubat darbesini destekleyip, 12 Mart ve 12 eylül darbesini destekleyenler.

10- Meclis feshedilmedi diye 12 Mart darbesini darbeden saymayanlar.

11- Bütün askeri darbelere karşı çıktığını söyleyip yaşadığımız sivil darbeye seslerini çıkarmayanlar.

12- 27 Nisan e-muhtırasını yazan genelkurmay başkanına devlet nişanı verenler.

13- Yapılan sivil darbenin Fethullah Gülen tarafını destekleyenler.

14- Yapılan sivil darbenin Recep Tayyip Erdoğan tarafını sevenler.

Biraz daha düşünsem kaç çeşit darbesever çıkar bilmiyorum ama sanırım en az bunun kadar çıkar. Yazdığım her darbeseverin karşısına onlarca isim yazabilirdim esasında ama bu işlemi size bıraktım. Yazmadıklarım kıskanır diye korktum, yarın öbür gün bana telefon açıp yada mesaj gönderip “Ya Ahmet, benim adımı neden en üste yazmadın…” derler diye ürktüm.

Bu kadar darbe seviyordun da Ataol Behramoğlu 12 Eylül sonrası neden Paris’e gittin, bir de hasret şiirleri yazdın. Kalaydın, bu kafayla onlarla da anlaşırdın kardeşim. Korkunun ecele faydası yok ki, korktuğunu o zaman ortaya koyaydın, en fazla “Korktu” derdik, ama şimdi diyecek laf bulamıyorum. Barış Derneği’nden hapis yatan şair Ataol Behramoğlu bir darbesever. Papatya falına bakacağım artık, barışsever, darbesever, barışsever, darbesever, barışsever, darbesever, barışsever, darbesever, barışsever, darbesever, barışsever, darbesever…

  28 Şubat 2012  | ahmetnesin.wordpress.com

“Ahmet Nesin: Ataol Behramoğlu, darbe seviyordun da 12 Eylül sonrası neden Paris’e gittin?” üzerine bir yorum

  1. “Demokrasinin doğru tanımı
    Türkiye tarihinde demokrasiyi en doğru tanımlayan Atatürk olmuştur:
    “Türkiye, şeyhler, müritler, dervişler, mensuplar ülkesi olamaz.”
    Bu programı hayata geçirdiniz mi, halk özgürleşir ve halk hakimiyetinin koşulları oluşur.
    Atatürk’ün demokrasi tanımı, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Amerika’ya yedi iklimde geçerli ve bilimseldir.
    Bu tanım, aynı zamanda Ortaçağ kurum ve ilişkilerine karşı diktatörlük tanımıdır ve dünyanın her yerinde, bütün demokrasilerde uygulanmıştır.
    Adam gibi uygulayanlar, demokrasiyi kurmuş ve pekiştirmiştir.
    Yarım bırakanlar, tekrar emperyalizmin denetimine girmiş ve tasfiye edemediği Ortaçağ sınıflarının diktatörlüğü altına düşmüştür. İşte Türkiye!
    Adam gibi uygulayanlara örnek, Washington önderliğindeki Amerikan İstiklâl Savaşı, Robespierre’in Fransız Devrimi ve Mao’nun Çin Devrimidir. Hepsinin geldikleri yerler, ortadadır.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Türk Şiirinde Varoluşçuluğun Veraseti – Yücel Kayıran

Varoluşçulukla Türk şiiri arasında bir ünsiyet bağından söz edilebilir mi? Türk edebiyatı ortamında, varoluşçuluğun itibarlı etkisi, şiirden çok edebiyat'ta görülür;...

Kapat