“Yeryüzünde hiçbir şey kalıcı değil…” Son Gülüş – Sadık Hidayet

Yeryüzünde hiçbir şey kalıcı değil. Yaşam, iki tahtanın birbirine sürtünmesiyle oluşan, bir an parlayıp tekrar sönen kıvılcıma benzer. Ama biz nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyiz.  [Buda]

Güzel kokulu birçok şamdanla aydınlanan, benzersiz halılarla döşenmiş ve duvarları değerli ipek kumaşlarla kaplanmış görkemli salonda Rûzbihan Bermekî, Âzâdbaht Bermekî, Horasan ordusu komutanı Guşvâd Bermekî, haraç reisi Berzan Bermekî, Halifenin sarayında olup bitenleri görüşmek üzere bir araya gelmişlerdi. Başlarında uzun deri külahlar, sırtlarında yün hırkalar vardı. Şarap kadehleri ve kıymetli kaplar içinde meyva ve tatlılar dizilmişti önlerine. Hareketleri, giyimleri ve duruşları birbirine o denli uyum sağlıyordu ki bu görkemli meclis kısmen de olsa, Sâsânîler döneminde yok edilen aristokrat hayatını andırıyordu.

Âzâdbaht hararetle elini sallayarak:

— Halife hakkında ne derseniz doğru çıkıyor. Başından beri onun sadakatinden kuşkulanıyordum zaten. Şimdi artık ihtiyacı kalmadı ya, açıkça cephe alacak bize.

Guşvâd:

— Aleyhimize sonuçlanan bir şey varsa, o da Cafer, babası ve kardeşleri arasında çıkan nifak. Cafer deliliğinden bizim planımızı mahvetti. Kırklık şırfıntı Abbâse ile aşk macerası yok mu! Bu yetmiyormuş gibi, sen gel, Halifeye karşı harekete geçen Abdülmelik Salih’le birlik ol. Hazineden çektiği büyük meblağdaki parayı ona verince foyası çıktı ortaya. Hep Cafer’in yaptıkları yüzünden Harun, Bermekîlere soğuk bakar oldu. Oysa Yahya ile Fazl’ın girişimleri tartılı ve düşünceli.

Berzan:

— Şimdi bir süredir Cafer’e soğuk davranıyor Halife. Zirât bin Muhammed’i nedim seçti kendine. Musa’nın mektubunda bana yazdıklarına bakılırsa, Harun, Cafer’le anlaşan Yahya bin Abdullah’ı hapseder ve Cafer’e onu öldürmesi emrini verir. Ama Cafer onu serbest bırakınca Fazl bin Rebî haberi Harun’a yetiştirir. Bu olay Halife ile Bermekîler arasındaki kırgınlığı daha da arttırır.

Âzâdbaht:

— Harun’un bütün Bermekîlere gazaplandığı anlamına gelmez bu. Çünkü ilkin Cafer’in hâmisi olan kendisiydi ve onun babası ve kardeşleriyle arasının iyi olmadığını biliyordu.

Berzan:

— Bu, sebeplerden biri. Ama Mâhân oğlu İsa’nın muhalefetini unutmamalı. Bu adam Yahya’nın da yardımıyla Horasan hâkimi olunca “Bermekîler atalarının dinlerine ilgi duyuyorlar. Dinsizliği, Mecusiliği, Zerdüşt dinini teşvik ediyorlar” diye haber verdi Halifeye. İşte bu yüzden Harun birkaç kişiyi başımıza gözlemci olarak dikti. Öte yandan Musa’ya taşkınlık yaptığını, serkeşlik ettiğini yakıştırdılar. Yakınlarından biri Halifeye “Halkın çoğu Musa’ya gerçek imam gözüyle bakıyor ve mallarının beşte birini ona veriyorlar” diye yazmış. Ebû Rebîa da mektubunda Harun’a “Müslüman memleketini zındık Bermekîlere teslim ettiği için Halife kıyamet günü nasıl hesap verecek?” demiş.

Âzâdbaht:

— Bu sabah Bâjnyân’dan ulak geldi. Belh’te veba salgını çıktığını söylüyordu. Yeni Müslüman olan ahali, hastalığı Tanrı’nın gazabı olarak algılamış ve tekrar Buda dinine dönmüşler. Tabii bu haber Halifeye ulaştığında, Bermekîlerin tahrik ettiğini düşünecek.

Berzan:

— Dahası var; Harun’un durup dururken bir bahaneyle Cafer’in münşisi Enes bin Ebî Şeyh’in başını kestirdiğini biliyor musunuz? Fazl bu meseleyi kötüye yoruyor ve Halife’nin Bermekîlerle mücadelesinin başlangıcı sayıyor.

Guşvâd:

— Kabahat bizde, tuttuk Araplara ülke yönetimini öğrettik. Dilleri için kural koyduk, dinleri için felsefe yaptık, onlar için kılıç savurduk, onların uğruna gençlerimizi ölüme teslim ettik. Düşüncemizi, ruhumuzu, sanatımızı, musikimizi, bilim ve edebiyatımızı iki elimizle sunduk belki vahşi ve serkeş ruhlarını uysallaştırıp medeniyet öğretiriz diye. Ama yazık, yazık! Irkları, düşünceleri yerden göğe kadar farklı bizden. Zaten böyle olması lazım. O yabani görünüm, yanık renkler, kirden nasır bağlamış eller dağ başında haydutluk yapmak için yaratılmış. Deve sidiği ile dışkısı arasında gelişen düşünceler ancak bu kadar olur. Vücut yapıları, hırsızlık ve hiyanet için yaratıldıklarına tanıklık ediyor. Daha düne kadar yalınayak, kertenkele peşinde koyup kara çadır altında yaşayan bu Araplardan daha fazlası beklenemez. Harun görünüşte bize güleryüz gösterip yumuşak davransa bile, gizliden gizliye ırkımıza karşı kin besliyordu; susamıştı İranlıların kanına. Şimdi amaçlarına ulaştılar. Arap düşüncesi kanayan bir çıban gibi uygar dünyayı kirletiyor ve bize ihtiyacı olmadığı kuşku götürmez.

Âzâdbaht:

— Halid, Yahya, Fazl ve Cafer, Nevbahar puthanesinde yüzlerce yılda toplanan yığın yığın paraları ve bütün değerli mücevherleri kum gibi saçtılar bu fare yiyen Araplar; ne idüğü belirsiz her şaire servetler verdiler. Sonuçta bir öbek deve çobanının kinini, kıskançlığını çektiler üstlerine. Aslında Harun bizim düzenimizi, paramızı, düşüncemizi, görkemimizi, hatta yaşam tarzımızı kıskanıyordu. Bermekîleri çekemiyordu, onların işbilirliliklerini kıskanıyordu. Yalnız o değil, belki etrafımızda dört dönüp kuyruk sallayan bütün Araplar bizim can düşmanımız. Irklarının intikamını almak için bir işaret bekliyorlar.

Rûzbihan:

— Yanlışsın; Bermek ve oğulları Halifeyle anlaştılar; düşüncelerine, yaptıklarına nüfûz edebilmek ve böylece dinlerini zayıflatıp adım adım yok etmek için onların dinine geçtiler. Daha sonra Nevbahar mabedini açıp halkı budizme davet edecek ve halifeye karşı ayaklandıracaklar. İşte bunun için Arapların güvenini kazanmaya ve hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar. Bütün Arap halifeleri Bermekîlerin kuklalarıydı ve aslında gerçek hâkimler de onlar. Ülke düzenine gelince; Araplar, Bermekîlerin yardımına ihtiyaçları kalmadığını düşünüyorlarsa, yanılıyorlar. Çünkü onlar işten uzaklaşır uzaklaşmaz ülkenin düzeni bozulacak. Araplara maddi, manevi yardımda bulunduksa, hedefimize ulaşmak için yaptık. Arap ne ister? Bir avuç altın, gümüş ve kadın dolu bir haremlik. Bu onların en çok istediği şey. Aslında Arapların ilerlemesi de bu yüzdendi. Vaat edilmiş cennet onlar için hazırlandı. Demek ki Bermekîlerin planı şimdiye kadar uygulandı; henüz devam ediyor. Şimdi onların yaptıklarını sürdürmeliyiz. Bu da Araplara katliam uygulamak ve İran’ın bağımsızlığını elde etmek.

Berzan:

— Fazl son mektubunda şöyle yazmıştı: “Kendinizi kollayın. Mümkünse Araplardan uzak durun ve onları yanınıza yaklaştırmayın.” Özellikle şunu vurgulamıştı: “Umudum Horasan’da. Oradaki nüfuzumuz daha fazla. Çünkü hilafet merkezinden uzakta. Bir şeyler yapmalı ki Belh sınırına kadar Horasan, Halifeye baş kaldırsın ve o da bizden birini Horasanlıların başını ezmek için göndersin. İşte o zaman Halifenin askerlerini ona karşı ayartır ve bütün Arapları ortadan kaldırırız. Horasan da bağımsızlığına kavuşmuş olur. Bu işte gaflete düşülmesi, bizim yok oluşumuz demek. Her şey hazır.” Ama “Mektubumu bekleyin. Çünkü henüz durum belli değil ve kesin kararımı yazamıyorum” diye kayıt düşmüş.

Âzâdbaht, Guşvâd’a:

— Askerinize tam güveniniz var mı ve zamanında emirleri uygulayabilecek misiniz?

Guşvâd:

— Bu konuda emin olabilirsiniz..Bir işaretimle bütün komutanlar Halifeye karşı ayaklanıp Horasan’da Arap katliamına girişebilirler. Sadece Fazl’ın ulağı Fîrûz’u bekliyoruz.

Âzâdbaht:

— Öyleyse, Mâhân’ın oğlu İsa dönmeden bu işi halletmeli.

Rûzbihan:

— Harun bütün Bermekîlerin katledilmesi emrini vermeden önce.

Âzâdbaht:

— Ya halifenin emri Fazl’ın mektubundan önce gelirse!

Berzan:

— İmkânsız. Bizim haberlerimiz daima Halifenin ulağından iki gün önce gelir sana. Çünkü en iyi ulak Bermekîlerde.

Fakat bu sırada Rûzbihan altından yapılmış küçük kutudan bir hap çıkarıp ağzına attı ve üstüne bir kadeh şarap içip yerinden kalktı. Âzâdbaht, Berzan ve Guşvâd, onun toplantıda bulunmasına muhtaç olsalar da Rûzbihan’ın böyle âni ve gizemli bir şekilde kaybolmasına alışıktılar; onu alıkoyma cüretinde de bulunmadılar. Çünkü konuşmalarının konusu son derece önemliydi ve fikirlerinin doğruluğuna inandıkları Rûzbihan’ın varlığı orada gerekliydi. Rûzbihan usul usul kapıdan çıktı. Ellerinde fener, kapıda duran iki hizmetçi çocuk öne düştüler.

Tûs şehri camileri, bağları ve köşkleriyle karanlık ve sessizliğe gömülmüştü. Sadece uzaklarda deve çanları ve bir şarkıcının sesi aralıklarla sessizliği bozuyor, hafif bir esinti akasya kokularını taşıyordu.

Rûzbihan, olağandışı bir halmiş gibi dar ve karanlık iki sokaktan geçti. Etrafa bakınmadan, gözlerini fenerin titrek ışığına çevirmişti. Evinin kapısına gelince hizmetkârlar saygıyla eğildiler; bahçe kapısı açıldı. İçeriden çavlan sesiyle birlikte nemli bir hava geldi. Rûzbihan’ın özel hizmetkârı Zerrinkemer yaklaştı ve bir şey demeden eline bir demet kâğıt uzattı. Rûzbihan kâğıdı aldı ve aklı başka yerdeymiş gibi yürümeye devam etti; Zerrinkemer de peşine düştü. Rûzbihan dolambaçlı koridorlardan geçerek bir demir kapının önüne geldi. Zerrinkemer, üzerinde Hint kakma sanatı, resim ve desenleri bulunan ağır kapıyı açtı. Rûzbihan salona girdikten sonra Zerrinkemer de içeri girerek kapıyı ardından kapadı.

Renkli ve fanuslu birkaç fildişi kandille aydınlanan havuzlu salona benzer büyük bir oda belirdi. İrili ufaklı kandiller, loş ve gizemli ışıkları, çeşit çeşit renkleriyle buraya görkemli bir hava vermişti. Odanın üst kısmında iki arşın yüksekliğinde tunçtan bir Buda heykeli duruyordu. Oturur durumdaki Buda’nın yakut gözleri çakmak çakmak parlıyordu. Yüzü ketum ve üzgündü. Hint taş işçiliğini andıran heykel, bağdaş kurmuş vaziyette duruyordu. Göbeği öne çıkmış, ellerini dizlerinin üstüne koymuştu. Kaşları ince, burnu küçüktü ve gözleri boşluğa bakıyor gibiydi. Dudaklarında alaycı ve felsefi bir tebessüm vardı. Sanki önceki hayatlarının hoş anılarını hatırlıyordu. Dudaklarının kenarlarında iki çukur çizgi belirmişti. Yüzünün tüm hatlarından huzur, özgüven, alay ve aşağılama okunuyordu. Önüne ipekten ince bir tül gerilmişti. İki yanına, ortasından ateş halkaları yükselen ve kokulu bir duman çıkaran buhurdanlar konulmuştu.

Duvarın yüzünde Buda, melekler ve hizmetkârların tasvirleri, Buda’nın hayatı, nişanlısı Gopa’yla görüşmesi, dilenciyle, zahitle, ölüyle ve başkalarıyla görüşmelerinin resimleri yer alıyordu. Ciğer kırmızısı duvarın alt tarafı diş eti pembesiydi. Bu tablonun içinden küçük bir pınar doğuyor ve renkli taşlardan yapılmış genişçe bir su yolundan dalgalanarak geçiyordu. Pınarın önündeki su yolunun kenarına büyükçe kuştüyü bir yatak serilmişti. Üstünde nakışlı ve ipek kumaşlı rengârenk küçük yastıklar vardı.

Rûzbihan içeri girer girmez yatağın üstüne bağdaş kurup Buda’nın yüzüne dikti gözlerini. Düşüncelerini toparlamak ister gibiydi. Boğazı kurumuş, dili damağına yapışmıştı. Karmakarışık düşünceler içindeyken ansızın mutluluk duygusuna kapıldı ve dudaklarının kenarlarında uzunca bir çizgi belirdi. Bu arada uzun beyaz giysili, iri gözlü, başına yapışık siyah saçlı, uzun boylu, kulağında büyük halka küpeli, küçük ayaklı, yumuşak ayakkabılı güzel bir kız çocuğu bir gölge ya da peri gibi gelerek elindeki şarap testisini yatağın yanına koyup oturdu. Sonra bir kadeh şarap doldurarak Rûzbihan’a verdi. Zerrinkemer, Buda heykelinin önündeki şeffaf perdeyi çekti, sonra yanında tara benzeyen zarif bir saz getirip yatağın ayak ucuna oturdu.

Soğdlu olan Gulçihr ve Zerrinkemer bulut ve sislerin arasından çıkmış da gelmiş iki varlık gibiydiler. Gizemli haliyle bu bodrum odası loş kandil ışığında daha da büyüleyici görünüyordu. Yüzleri güzel, zarif ve terbiyeliydi. Görünüşte sakin, düşüncesiz, duygusuz, sessiz sedasız gibiydiler, tıpkı duvara resmedilen iki peri gibi.

Zerrinkemer saz çalmaya başladı. Yarı aralık dudaklarında gelip geçici bir tebessüm beliriyordu. Çok gerilerde kalmış, hoş hatıralar gözünün önünde canlanıyordu sanki. Bir Soğd şarkısıydı bu. İlkin yavaş, mülayim ve kesik kesikti, sonra yavaş yavaş ses yükseliyor, hızlı ve coşku verici bir ritme geçiyor ve birdenbire kesiliyordu. Sadece temel notaların seçildiği ve sıradan kulaklar için başka anlam ifade etmeyen bir makamdı. Ama sazın tellerine inen her mızrap, Rûzbihan için duygu ve ince anlamlarla doluydu. Sanki bu melodide hayli geniş bir makam olabildiğince kısaltılmıştı. Yalnız bunun can alıcı noktalarına işaret ediliyor ve sazı dinleyen, melodinin gerisini kendi zihninde tamamlıyordu. Öte yandan, Gulçihr art arda testiden şarap kadehini doldurup, bir yudumda içen Rûzbihan’a veriyordu. Sazın ahengi daha da mülayim ve gizemli bir hal almıştı. Bu ahenk, maddi olmayan, ilahi kulaklar için yaratılmıştı adeta.

Buda’nın yüzünü seyre dalan Rûzbihan arada bir dönüp suyun yarattığı dalgalara bakıyordu. Duvardaki resimler tümüyle canlanmış gibiydi. Çünkü bu şarkı onlara bambaşka bir ruh vermişti. Saz tellerinin titreşimi havada dalgalanıyor, havadaki tüm zerrecikler bundan etkileniyor, hatta pınar, Buda heykeli ve duvara çizilmiş resimler bile sazın çıkardığı melodiyle gülümsüyorlardı.

Sazdaki derin ve ilahi ahenk Rûzbihan’ın her zerresini dalgalarla karıştırıyor, birleştiriyordu. Bu dakikalarda onun yaşamı bu dalgalarla karışırken yepyeni ve gizemli bir hayat hissediyordu kendinde. Yaratılışın sırlarını değerlendiriyordu. Sazın ahengiyle kıvrılan ve yüzeyde kaybolan dalgalara bakıyordu. Öylesine kendi düşünce âlemine dalmıştı ki varlık ile yokluk arasındaki bir geçitte duruyor ve o ânı yaşıyordu, geçmişi, geleceği, zamanı, mekânı bilmeden. Hiçbir şeyi, hatta yaşamını ve ölümünü umursamadığı bir cezbe ve vecd haliydi bu.

Gulçihr ona şarap verirken, her akşam olduğu gibi nerede kesmesi gerektiğini görmek ve izin almak için dikkatle hareketlerini kolluyordu. Fakat Rûzbihan’ın her gecenin aksine daha çok içtiğini görüyor, o da kendisine has cazibesiyle peşpeşe şarap kadehini Rûzbihan’ın eline veriyor, ona daha bir sıkı yapışıyordu. Derken Gulçihr’in omuzlarındaki ip kopunca giysisi aşağı kaydı; göğsü ve bir memesi göründü. Rûzbihan fark etmemiş gibi görünse de, bu kez şarap kadehini alacak yerde, Gulçihr’in beline sarıldı, onu kendine çekip dudaklarını dudaklarına yaklaştırdı. Ama olağanüstü çaba harcarmışçasına Gulçihr’i geri iterek şarap kadehini aldı; bir el hareketiyle Gulçihr ve Zerrinkemer’i serbest bıraktı. Onlar dışarı çıkınca Rûzbihan cebinden bir toz çıkardı, şaraba döküp içti ve tekrar Buda’nın yüzüne daldı.

* * *

Rûzbihan Bermekî ve tüm ailesi Budistti. Ceddi Câmasp oğlu Bermek, İran’ın büyük ailelerinden birine mensuptu ve Eşkânîler zamanından beri kuşaktan kuşağa Belh’teki Nevbahar Budist mabedinin koruyuculuğunu yaparlardı. Rûzbihan, Halid Bermekî’nin erkek kardeşi Hasan’ın torunu, annesi ise Çağâniyan padişahı Muğ’un kızıydı. Sanskrit dilinde “yeni mabet” anlamına gelen ve Farsçada Nevbahar denilen Novevehâre adlı Nevbahar puthanesi, Budist mabetlerinin en büyüklerinden biri sayılırdı. Çin ve Hindistan’dan gelenlerin yanı sıra, Sâsânîler döneminde Horasan şahlarının çoğu burayı ziyaret ederdi. Büyük Buda heykelinin önünde saygıyla eğilir, oranın mütevellisinin elini öperlerdi.

Hicri 42 yılında Abdullah bin Ömer bin Kureyş, Kays bin Haytân Eslemî’ye emir verdi, onu Belh şehrini fethe gönderdi ve Nevbahar mabedini yıktırdı. Oradaki servet talan edildi; üç demir, bir gümüş kapısı götürüldü. Bermekîler görünüşte İslamiyeti kabul ettiler fakat için için kendi kadim dinlerine inanıyorlardı. Kendi iktidarları döneminde Budist mabedini tekrar onardılar. Sonradan mabet, âteşkede adıyla tanınır oldu. Bermekîler Araplarla geçiniyor gibi görünseler de, Arap halifeleri hakkında el altından araştırma yapıyor ve İran’ı Arapların elinden kurtarmak için uygun zamanı kolluyorlardı. Derken yavaş yavaş o kadar nüfuz sahibi oldular ki ordunun ve devletin kilit noktalarında görev aldılar. Harun birkaç kez Rûzbihan’a önemli işler önerdiyse de o bu teklifleri geri çevirdi. Gün boyu çalışıyor, ama her gece yarısı belirli bir saatte günlük işleri, uzun ve yorucu görüşmeleri terk ederek yer altındaki köşküne çekiliyordu. Sabahleyin oradan çıktığında çok hareketli bir hayat ve zahmetli işlerle karşı karşıya kalıyordu. Çünkü o, Yahya, Fazl, Musa ve Muhammed Bermekî’nin güvenlerini kazanmıştı; Belh ve Bâmyân’a, ta Irak yakınlarına kadar Horasan’ın bağımsızlığının kazanılması planının icrası onun sorumluluğuna verilmişti. Rûzbihan işbilir, bilgili bir adamdı. Sürekli Brahman, Budist, Zerdüşti, Maniheist, Mezdeki ve Hıristiyan bilimadamları, fıkıhçıları, şairleri, dinadamları ve Gondîşâpûr’dan gelen tabiplerle münazaralar düzenlerdi. Geceleri, mabedin muhafızı Nove Sanga Râme’nin Belh’ten gönderdiği özel hapı içtikten sonra hali değişir ve yer altı köşküne çekilme gereksinimi duyardı.

Yaşamı birbiriyle çelişen iki farklı yön kazanmıştı. Gündüzleri harıl harıl çalışmak, geceleri istirahat edip huzur bulmak. Hem de özel bir tarzda “Suskunluk Köşkü”ne sığınmak. Oraya bu ismi o vermişti. Çünkü orada konuşmak yasaktı.

Geceleri belirli saatte ikinci bir şahıs bir gölge ya da ruh gibi ona işleyince, kendi felsefi düşüncelerine dalıyordu. Rûzbihan daha çok zevk ve sanat yönüyle budizme eğilimliydi. Hatta budizmin temel kurallarında kendine göre birtakım değişiklikler yapmış, bu dine İran havası vermişti. Yani Buda’nın riyâzet, dinde hoşgörü gibi kurallarını kaldırmıştı. Örneğin şarabı cayiz görüyordu. Dini hoşgörü ve sakınma konusunda kendine özgü bir inanç sistemi oluşturmuştu. Çünkü sakınma ve perhizi zevkten mahrum kalmak olarak algılamıyor, aksine her türlü olanağa sahipken kendini keyif ve eğlenceden uzak tutmak istiyordu. Bu yüzden kendi köşkünde her türlü mutluluk aracını hazırlamıştı.

Güzel yüzler, leziz şaraplar, iyi sazlar, sazın nalesinde, şarabın neşesinde ve ıtırın kokusundaki zarafetin mükemmel terkipleri, aralarındaki uyum ve gençlik, gerçek dünyayı ve gündelik düşüncelerini unutturuyor, bir dizi rüyaya, felsefi düşe dalıp gidiyordu. Bunu gerçek riyazet ve sakınma olarak algılıyor, bu yolla arzularını içinde öldürüp yok etmek, her türlü dünya zevklerinden ve gereksinimlerinden vazgeçmek istiyordu. Buda’nın saadet sınırına ulaşana dek. Sıradan insanlar habersizdi bu mutluluk anahtarından. Budizmde ona en ilginç gelen şey, Buda heykeli, hele hele onun katı, alaycı, ketum ve anlatılmaz gülümsemesiydi. Tıpkı sazın telleri gibi, suyun dalgaları gibi. Kandillerin renkli camlarının ışıkları bu parlak suda yansıyordu. Suda köşkün iç görüntüsü beliriyor ve geçip gidiyordu.

Rûzbihan felsefesini bu dalgalarla Buda heykelinden esinlenmişti adeta. Felsefesi dalga felsefesiydi. Çünkü o bütün varlıklarda, bütün şekillerde, her türlü düşüncede ve her şeyde gelip geçici bir dalgadan başkasını görmüyordu. Ona göre bütün yaratılış dingin bir su yüzeyi gibiydi, tıpkı kendi havuzunun yüzeyi gibi. Zamansız bir rüzgâr çıkmış da üstünde geçici dalgalanmalar, buruşuklar, kıvrımlar yaratmıştı. Rüzgâr dindi mi, bütün varlıklar kendi asılları olan Nirvana’ya, ebedi yokluğa dalıyorlardı. Yaşam, ölüm, mutluluk, mutsuzluk, bunların tümü geçici bir dalga, bir mevhumdu. Nirvana’nın yokluğuna karışan bir geçit köprüsüydü. Heva ve hevesle su yüzeyinden geçen bir rüzgârın esişiydi. Ona göre yaşam, gam veren bir soytarıydı. Gamın ilacını yalnız meyil ve istekleri öldürmekte değil, onu şarap kadehlerine daldırmakta görüyordu. Aynı zamanda içindeki yaşama isteğini ve hayata olan bağlılığı da öldürmek istiyordu. Çünkü Buda kanunlarına göre bu meyil ve rağbet ruhun hululünü ve neşelerini yeryüzünde sürdürüyordu. Bu eğilimi öldürebilen kişi, yokluğa dalıyordu. Ebedi saadetin kendisiydi bu zaten.

Rûzbihan’a göre Buda’nın gülümsemesi onun dalga felsefesini teyit ediyordu. Çünkü gülümseyişi, yüzünde beliren gelip geçici bir dalga gibiydi. Rûzbihan kaç zamandır Buda’nın tavrını takınmaya çalışıyor, her gece onun gülümsemesini taklit ediyordu; içine kapanık, gamlı ve soylu gülümsemesini. Böylesi bir taklitle Buda’daki saadet halini kendinde hissetmekti istediği. Ama o gece Gulçihr’e duyduğu şehvet ağır basınca şarap kadehine tozunu döküp içti ve Buda’nın yüzüne daldı. Ölüm ilacı mıydı bu acaba yoksa uyku ilacı mı?

Rûzbihan planını uygulamaya kalmadan, o gece, yani 13 Safer 187 gecesi, halifenin ulağı geldi ve bütün Bermekîlerin katledilmesi emri verildi. Yine o gece kadın, çocuk, köle, yandaş, sempatizan demeden bin iki yüz Bermekî katledildi.

Ertesi gün birkaç Arap demir köşke gelip de sessizliği bozarak içeri girdiklerinde, kandiller sönmüştü. Sadece buhurdanın ağzından yalazlar yükseliyor ve alaycı gülümseyişiyle Buda heykelini korkunç bir şekilde aydınlatıyordu. Rûzbihan yatakta bağdaş kurup arkaya yaslanmış, yerinde kaskatı kesilmişti. Yanında tara benzer bir saz ve bir testi şarap vardı. Sol elinde bir kâğıt kırış kırış olmuştu. Araplardan biri yaklaşarak elinden kâğıdı çekti. Üstünde Yahya’yı Bermekî’nin oğlu Fazl’ın mührü vardı ve Arapların katliam hükmü ile Horasan’ın istiklali yazılıydı.

Rûzbihan’ın başı eğilmiş ve görüntüsü suya düşmüştü. Mor ve hareketsiz bir parlaklıkla ışıldıyordu gözleri. Alaylı bir gülüş, Buda’nın felsefi gülüşü belirmişti dudaklarında. Havuz’un dalgalarına vuran bu görüntü daha bir korkunç geliyordu insana. “Bu da olsa olsa bir dalga; alaycı ve gelip geçici bir dalga; su dalgası, Buda’nın gülümsemesi gibi” diyordu adeta. Bu olaylara gelip geçici, ölüme ise maskaralığın son derecesi, son dalgası denilebilirdi!

Sadık Hidayet 
Kaynak: Alacakaranlık

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here