Erkeğini Kaybeden Kadın – Sadık Hidayet

“Kadınların peşinden mi gidiyorsun?/ Kırbacı unutma!” Böyle buyurdu Zerdüşt. F. Nietzsche

Sabah vakti Kalhak durağında kırmızı suratlı bodur polis orada duran arabanın şoförüne kucağı çocuklu kadını gösterdi.
— Şu kadın Mazenderan’a gitmek istiyor; buralara gelmiş. Onu şehre götürüver; sevaptır.

Kadın beklemeden otomobile bindi. Siyah çadurunun ucunu dişlerine sıkıştırmıştı. Kucağında iki yaşında bir çocuk, öbür elinde beyaz bir çıkın vardı. Kadın deri koltuğa oturduktan sonra sıtmalı kumral çocuğunu da dizine aldı. Arabadaki üç asker ile iki kadın umursamazlıkla baktılar ona ama, şoför başını çevirmeye bile tenezzül etmedi. Polis arabanın camına yaklaşarak kadına:

— Niye gidiyorsun Mazenderan’a?

— Kocamı bulmaya.

— Kocan mı kayboldu?

— Bir ay önce beş para harçsızlık koydu gitti beni.

— Nerden biliyorsun orada olduğunu?

— Arkadaşı Kel Golam dedi bana.

— Adamın bu kadar namusluysa (!) oradan da kaçar. Kaç paran var şimdi?

— İki tümen, iki hezar.

— Adın ne?

— Zerrinkülah.

— Nerelisin?

— Elviz-i Şehriyarlı.

— Kocanın peşinden koşturacağına Şehriyar’a git. Üzüm vaktidir şimdi. Akrabalarının yanına git, üzüm ye. Boşuna gidiyorsun Mazenderan’a; sefil olursun oralarda; hem de bu halinle.

— Gitmem lazım.

Zerrinkülah son cümlesini özgüvenle söyledi. Kararı değiştirilemezdi sanki. Sonra fersiz gözleri, önündeki bir noktaya dalıverdi; ne birini farkediyor, ne bir şey görüyordu. Aklı başka yerdeymiş de, gayri ihtiyari konuşuyormuş gibiydi.

Polis tekrar şoföre dönerek:

— Şoför bey, bu kadını Devâzdeh Dovlet’te indirip yolu tarif ediver.

Zerrinkülah polisin himayesiyle cesaret bulmuş gibi:

— Garibim ben, yolu gösterin; sevaptır.

Araba hareket ettikten sonra Zerrinkülah kıpırdamadan, tıpkı sopa yemiş köpek gibi, fersiz gözlerini önüne dikti. İri ve siyah gözlü, ince, kaytan kaşlı, küçük burunlu, etli tombul dudaklı ve çökük yanaklıydı. Buğday benizli, canlı ve taze ciltliydi. Hiçbir şeyi farketmeksizin, kıpırdamadı yerinden yol boyunca. Mahzun bakışlı sessiz çocuğu baygın baygın uyuyordu. Ezik bir nar vardı elinde. Dervâze-i Dovlet yakınlarında şoför arabayı durdurdu ve dosdoğru Dervâze-i Şemîran’a giden yolu gösterdi ona. Zerrinkülah arabadan indi ve duraksamadan, kucağında çocuk, bir elinde çıkınla uzun ve güneşli yola koyuldu. Dervâze-i Şemiran’ın hemen yanındaki garaja gitti. Yarım saat süren pazarlık ve vakit kaybından sonra işletme sahibi Sâri yolu üstündeki Asyâser’e kadar götürmeye razı oldu ve altı riyal ücret aldı. Çevresine tıkış tıkış adam dizilmiş, ortası eşya dolu büyükçe bir kamyonet gösterdiler. Yolcular biraz daha sıkışarak ona da yer açtılar. Zerrinkülah zar zor sığıştı aralarına.

Arabaya su aldılar. Korna sesinden sonra araba benzin ve yanık yağla birlikte dumanlar çıkararak sıcak ve tozlu yola koyuldu. Çevrede önce düzlükler vardı. Daha sonra tepeler, dağlar, uzaklardaki ağaçlar, yol kıvrımları manzarayı değiştiriyordu. Zerrinkülah ise aynı pejmürde haliyle önüne bakıyordu. Araba birkaç yerde durdu. Yolcuların izin belgeleri kontrol edildi. Öğleye doğru Şolonbe’de lastik patladı. Bazı yolcular aşağı indilerse de Zerrinkülah yerinden kıpırdamadı. Kalkarsa yerini kaybedeceğinden korkuyordu.

Çıkınını açıp peynir ekmek çıkardı. Peynire buladığı bir parça ekmeği oğluna verdi, kendisi de birkaç lokma yedi. Çocuğun afyona alışık serçe gibi çıtı çıkmıyor, sürekli uyuyordu. Konuşacak, hatta ağlayacak mecali yokmuş gibiydi.

Nihayet otomobil tekrar hareket etti. Saatler sonra Câbon ve Fîrûzkûh’tan geçti; güzel orman manzaraları belirdi. Zerrinkülah bütün bu değişiklikleri fersiz gözleri ve umursamaz bakışları ile izlerken gizliden gizliye bir mutluluk duyuyordu. İçinde uyanan gizemli sevinçle yüreği hızlı hızlı çarpıyor, özgürce soluk alıyordu. Hedefine yaklaşıyordu çünkü. Yarın kocası Gulbebû’yu bulabilirdi. Evi nasıldı acaba? Yakınları nasıl insanlardı; nasıl davranacaklardı ona? Bir ay ayrılıktan sonra Gulbebû ile nasıl karşılacak ve ne diyecekti? Ama kendisi de biliyordu Gulbebû’nun karşısında tek kelime edemeyeceğini, nutkunun tutulacağını, tüm gücünün çekileceğini. Gulbebû’da onun tüm fikrini, iradesini, gücünü etkisiz bırakan, tamamen kendisini ona tabi eden çok özel bir güç vardı. Zerrinkülah, aksine Gulbebû’nun onu tehdit edeceğini biliyordu. Sonra kırbaç, hani eşekleri dövdükleri, acısı yüreğine oturan kırbaç. Ama Zerrinkülah bunun için gidiyordu, o kırbacı arzuluyordu. Gulbebû’dan kırbaç yemek için gidiyordu aslında. Nemli hava, orman, çevrenin iç açıcı manzarası, uzaklarda çalışan insanlar, yol kenarında dikilen ve üzüm yiyen mavi abalı adam, önünden geçtiği köy evleri, bütün bunlar çocukluk günlerine götürdü Zerrinkülah’ı.

* * *

Zerrinkülah, Gulbebû’nun karısı olalı iki yıl olmuştu. Üzüm derme günlerinden birinde görmüştü Zerrinkülah Gulbebû’yu. Zerrinkülah, komşu kızı Mihribanu, Muçul Hanım, kızkardeşleri Horşidkülah ve Bemani Hanım’ın işi gücü her gün birlikte asmalıkta üzüm dermek, parlak salkımları sepetlere ve tahta sandıklara koymaktı. Sonra bunları Siyahâb ırmağı kenarında, üstüne adak bağlanan yaşlı çınarın altına götürüyorlardı. Orada annesi, Govherbanu, Nene Abbas, Hoşkadem Bacı, Kişver Sultan, Edi Guldad ve Hodayâr ile birlikte sandıkları Perendek’in aksaçlısı Mandegar Ali’ye teslim ediyorlardı. O gün sandıkları yükleyen yeni sepetçi, Mazenderanlı Gulbebû’ydu. Bir şarkı söylüyor ve kızlara da öğretiyordu. Bu da herkesi eğlendiriyordu. Sonra bir ağızdan okuyorlardı.

Gâleş kûrî âhhâyi lele

Bevîşîm becâr âhhâyi lele

Ey poşte acar, do poşte acar

Biya beşîm becar ahhâyi lele

Biya beşîm fakûn to mîhâherî

Gulbebû telaffuzlarını düzeltiyor, kızlar kahkalarla gülüyor ve bunlar o gün ikindiye kadar devam ediyordu. Kızların Gulbebû’da ilgilerini çeken şey, onun şarkısı değil, kendisi ve başta Zerrinkülah olmak üzere kalplerini fetheden cesaretiydi. Zerrinkülah onun yapılı vücudunu, kalın ensesini, kırmızı dudaklarını, kumral saçını, kıllı beyaz kollarını, hele hele ağır sepetleri yerleştirirken gösterdiği kıvraklığı görünce kendinden geçti. Üstelik Gulbebû’nun ona meylini hissettirmesi, aralarındaki etkileyici bakışmalar ancak on dört yaşında bir kız olan Zerrinkülah’ı kendisine meftun etmek için yeterliydi. Kızın içi içine sığmıyor, renkten renge giriyordu.

O gün yeni bir şey keşfetmişti. Tanımadığı bir duyguydu bu. Çünkü o güne kadar erkek hakkında fazla bilgisi yoktu. Annesi hep dövmüştü onu, gözünü yıldırmıştı. Ablaları ise çekemez, sırlarını saklarlardı hep ondan. Zerrinkülah sık sık erkek düşüncesine kapılsa da, kimseye sorma cesaretini bulamazdı kendinde. Bilirdi bunun kötü bir düşünce olduğunu; uzak durulmalıydı ondan. Sadece bir defasında komşu kızı Mihribanu, Hânum Kuçulu ve Billurî Hanum erkeğin sırlarına dair konuşmuşlardı onunla. Zerrinkülah’ı bir meraktır sarmış, az da olsa gözü açılmıştı. Hatta Mihribanu, Mandegar Ali’nin oğlu Şîrzâd’la arasındaki gizli ilişkiyi anlatmıştı ona. Ama Zerrinkülah’ın aşk ve şehvet hakkındaki üstünkörü bilgilerini Gulbebû’nun bakışları değiştiriverdi. Dizleri çözüldü. Anlatılmaz bir duyguydu bu. Tek bildiği, vücudundaki her zerrenin Gulbebû’yu istemesi ve o saatten sonra ona muhtaç olmasıydı. Gulbebû’suz bir hayat olanaksız ve dayanılmazdı onun için. Şans işte, o gün Zerrinkülah yeni kırmızı üstlüğünü giymiş, başına da halasının Meşhed’den getirdiği güzel eşarpı dolamış, yedi kat örgülü saçını da arkasından salıvermişti aşağı. Endamındaki zarafet, hareketlerindeki çekicilik ve yüzünün güzelliğine giysisi de güzellik katmıştı. Bu yüzden yüzlerce kızın, kalabalığın arasında dolaşan Gulbebû kaçamak kaçamak ona bakıp gülümsüyordu. Bir kız çocuğunun sahip olabileceği kurnazlık, kılı kırk yarma yetisi ve duygusallıkla Zerrinkülah, Gulbebû’nun kendisine mayil olduğunu, aralarında çok özel bir bağ kurulduğunu sezmişti hiç kuşkusuz. Böyle bir durumda ne yapmalıydı? Vücudunda kan öylesine hızlı dolaşmaya başlamıştı ki yanaklarını tıpkı ateşin yalazlanması gibi hararet bastığını hissetti. Yüzünün kızarıklığını Kişver Sultan’ın kızı Şehribanu fark etti.

Zerrinkülah Gulbebû’nun karısı olma umudunu besleyebilir miydi acaba? Oysa henüz kocaya varmamış iki ablası vardı. Üstelik annelerinin gözünde öbür ikisinden de bahtıkara değil miydi? Çünkü o dünyaya gelmeden babası ölmüştü. Annesi “Sen yedin babanın başını!” diye başına kakar durur, kademsizlikle suçlardı onu. Fakat aslında, annesi Zerrinkülah’ı doğurduktan sonra sıtmaya yakalanmış ve iki ay boyunca yatmıştı. Bu yüzden hoşlanmazdı annesi ondan.

O gün gurub vakti bütün işçiler paydos edip engebeli arazi üstünde kahverengi sicimlerle örülmüş gibi duran asmalıkların arasından çıktılar; Siyahâb ırmağına doğru yönelip üzümleri her günkü gibi köyün aksaçlısı Mandegar Ali’ye teslim ettiler. Zerrinkülah, annesi ve Mihribanu yolda karşılaştıkları Gûgul ile beraber yüksek burçlu kerpiç kalelerine doğru yürümeye başladılar. Zerrinkülah yolda Gulbebû’ya olan aşkından söz etti Mihribanu’ya. Mihribanu da onu teselli etti ve elinden gelen yardımı esirgemeyeceğine söz verdi.

Zerrinkülah için ne çetin bir gece geçmişti! Gece mehtaplıydı. Uykusu tutmuyordu; su içmeye kalktı. Sonra sundurmaya çıktı. Hayır, hiç uyumak gelmiyordu içinden. Hafiften bir esinti vardı. Göğsü açık olsa da soğuğu hissetmiyordu. Odada bir ejderha gibi uyuyan annesinin horultusunu işitiyordu. Her an uyanıp ona seslenebilirdi; ama ne önemi vardı? Çünkü tüm vücudunun coşup kaynadığını hissediyordu. Ayaklarının ucuna basa basa havuz başına gitti, nar ağacının altında durdu. Bu saatte ağaç, yer, gök, yıldızlar, mehtap, hepsi özel bir lisanla konuşuyorlardı sanki onunla. Şimdiye kadar hissetmediği hüzün ve zevk verici bir haldi bu. Ağaçların, suların, meltemin, hatta evin yüksek duvarlarının ve içine hapsolduğu kalenin, havuz yalağındaki yoğurt çömleğinin dilini pekala anlıyor ve yüreğinde hissediyordu. Yıldızlar havaya saçılmış çiy taneleri gibi titrek aydınlıklarıyla zayıf ve korkak korkak ışıldıyordu. Bütün bunlar ve sıradan, önemsiz her şey tuhaf, olağandışı ve gizemli gelmeye başladı ona. Uzak ve bilinmez anlamları vardı ve kavrayamıyordu. Gayri ihtiyari elini göğsünde, memelerinde ve kollarında gezdirdi. Gece meltemi saçlarını dağıtmıştı.

Nihayet havuz başına oturdu. Boğazı düğümlenmişti. Başladı ağlamaya. Ilık gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bu yumuşak ten, bu ince bel Gulbebû’nun sarması için yaratılmıştı. Küçük memeleri, kolları, tüm vücudu toprağın altına girse ne iyi olurdu! Annesinin evinde küfürle, talihsizlikle kırış kırış olup, memelerinin sarkmasından, yaşamının boşu boşuna, amaçsız ve aşksız yitip gitmesindense toprağın altında çürümesi daha iyiydi. Bu öfkenin, boğazında düğümlenen şu bedbahtlığın şerrinden kurtulmak için toprakta sürünmek, üstünü başını paralamak istiyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Yaşamı boyunca karşılaştığı tüm acı olaylar gözünde canlandı. İşittiği küfürler, yediği dayaklar. Henüz küçük bir çocukken annesi kafasına bir yumruk indirir, eline bir parça ekmek verir, kapının önüne oturturdu. O da kel, gözü illetli çocuklarla oynardı. Bir güleryüz, en küçük bir şefkat dahi görmemişti annesinden.

Bütün bu talihsizlikler on kat daha büyümüş, korkunçlaşmıştı gözünde. Yine de Mihribanu ile annesi onu teselli ediyor ve ne zaman annesinden dayak yese, onların evine sığınıyordu.

Zerrinkülah gözyaşlarını giysisinin yeniyle sildi ve birazcık yatıştığını hissetti. Izdırabı ve içindeki isyan ateşi sönünce rahatladı. Bilinmez bir sakinlik kapladı ansızın tüm vücudunu. Gözlerini kapayıp ılık havayı kokladı. Ama Gulbebû’nun yüzü gitmiyordu gözünün önünden. On on iki batmanlık denkleri saman çöpü gibi kaldırıp eşeğin sırtına koyan güçlü kolları, kumral dik saçları, kızıl kalın ensesi, bitişik gür kaşları, gür ve dolaşık sakalı. Artık anlamıştı tasarladığı sınırlı dünyanın ötesinde bir başka dünya olduğunu.

Havuzdan bir avuç su alıp çarptı yüzüne; dönüp yatağına yattı ama uyku girmedi gözüne. Yatakta döndü ha döndü. Amacı gerçekleşir, Gulbebû’nun karısı olur da baba evi zindanından kurtulursa, bir güvercin alıp salıvermeye niyet etti. Cuma gecesi İmamzade Ağa, Bîbî Sekine türbesinde de bir mum yakma adağında bulundu. Nâyib Abdullah Mîrab’ın kızı Sitare de aynı şeyi adamış ve kocaya varmıştı.

Ertesi sabah Zerrinkülah uykusuzluktan kan oturmuş gözlerle kalktı ve üzüm dermeye gitti. Siyahâb ırmağının kenarındaki yolda, Cûgin’deki dilek çınarının dibinde durdu. Gulbebû’nun üzümleri yüklediği yerdi burası. Yerde dünden kalma ezilmiş asma yaprakları, eşek dışkısı ve kabak çekirdeği kabukları vardı. Zerrinkülah gömleğinin yakasından ip çıkardı; niyet ederek çınar dalına düğümledi. Fakat geri dönerken Mihribanu karşısına çıktı:

— Bugün niye beklemedin beni? N’apıyorsun burda?

— Hiiç, henüz uyuduğunu düşündüm; uyandırmak istemedim. Bu sabah çok erken çıktım.

Mihribanu sözünü keserek:

— Biliyorum ben, Gulbebû için değil mi!

Zerrinkülah içini döktü Mihribanu’ya; uykusuzluğunu, adağını, her şeyini bir bir anlattı. Mihribanu yine teselli etti onu ve bu konuyu annesine açmaya karar verdi. Zerrinkülah’ı seven tek kişiydi çünkü Mihribanu’nun annesi. Sabahleyin Zerrinkülah ne kadar beklese de Gulbebû’yu göremedi. Fakat Mihribanu, Gulbebû’nun Beke’de çalıştığı haberini getirdi. Öğle yemeği için eve döndüklerinde, Zerrinkülah hole geçti, bütün kapıları kapadı, kendi kutusundaki kenarı kırık aynaya bakarak saçlarını düzgünce taradı. Görünüşüne, yüzündeki hareketlere iyice dikkat etti. İkindi vakti Gulbebû’yu görünce nasıl güleceğini, hangi hareketinin beğenileceğini inceledi. Sonunda hafifçe gülümsemeyi tercih etti. Tam gülse, güzel olmayan dişleri çıkardı meydana. Perçemlerinden birkaçını alnına döktü ve kendinden emin olarak gülümsedi. Kendisini güzel ve sevilmeye değer buldu. Uzun kirpikleri, gönül çalıcı gülümsemesi, çocuksu sade yüzü, dudak kenarlarındaki çizgi birbiriyle uyum içindeydi. Yanaklarındaki allık yüzünün esmediğini daha bir belirginleştiriyordu. Şâhânî üzümü rengindeki dudaklarının parlak ve ıslak kırmızılığı, sıcak ağzı, hele hele gözleri, Mihribanu’nun annesinin dilinden düşürmediği alıcı bakışları, bunların tümü onu diğer genç kızlardan ayrıcalıklı kılıyordu.

Zerrinkülah öğleden sonra Mihribanu ile birlikte üzüm dermeye döndüğünde için için seviniyordu. Çünkü ne yapıp edip kendini Gulbebû’ya göstermeye karar vermişti. Gulbebû’yu orada görünce şaşkınlığı bir kat daha arttı. Tüm öğleden sonrası şakalaşmalarla, şarkılarla geçti. Pejmürde ve kederli olduğu günlerin hilafına Zerrinkülah o gün neşe içinde salkımları koparıyor, onlarla fal tutuyordu. Bir o, bir de Mihribanu üzüm tanesi koparıp yiyorlar ve niyet tutuyorlardı içlerinden. Son tane ona rastlarsa, muradma erecek, yani Gulbebû’nun karısı olacaktı.

Gurup vakti çınar dibine döndüklerinde Gulbebû ile Zerrinkülah birkaç kez bakıştılar. Gulbebû gülümsedi ona, Zerrinkülah da tebessümle cevap verdi; aynada beğendiği gülümseyişle ve ustaca bir hareketle başını sallayınca bir dizi zülüf alnına döküldü.

Dört gün bu şekilde geçti. Zerrinkülah’ın cesareti günden güne artıyordu. Derken aralarında yavaş yavaş bir ilişki kuruldu. Dördüncü gün Mihribanu, annesinin işi ayarladığı müjdesini getirdi Zerrinkülah’a. Zerrinkülah sevincinden Mihribanu’yu dudaklarından öptü. Nasıl halletmişti işi? Kimle görüşmüştü? Zerrinkülah bunu anlamaya gerek duymadı hiç. Tek bildiği, kimi yaşlı kadınların daha çok hayat deneyimlerinin bulunduğu, düğün yapmakta, aracılık etmekte beceri kazanmış olmaları ve onun genç aklının kavrayamadığı yollar bilmeleriydi. Şimdi umutlanabilirdi artık. Asıl mesele, annesinin razı olmasıydı. Konu kendisine açılır açılmaz fırttıracak, deliye dönecek, dilinin pelesengi olan ağıza alınmadık küfür ve beddualara başlayacaktı. Zerrinkülah’ın üç abbasîlik yevmiyesini o alıyordu çünkü.

Nihayet Mihribanu’nun annesinin ısrar ve diretmeleri sonunda annesi razı oldu; bir sürü çekişmenin ardından ona kırmızı bir takım giysilik kumaş aldı. Her parçasını keserken lanetler, beddualar yağdırdı. “Teneşir tahtasına gel inşallah! Geber de düğünün matem olsun! Ciğeri yanası! Hasreti yüreğinde kalası! Cıbıldak kocanla genç yaşta geber inşallah e mi!”

Zerrinkülah toktu bu beddualara; tesir etmiyordu artık ona. Çeyiz olarak bir bakır tencereyle pirinç semaver verdi annesi kızına.

Bir gün ikindi vakti Mihribanu’nun annesi köylüye ziyafet verdi. Köy kadınları, başlarında örtü, boyunlarında eşarp, Zerrinkülah’ın düğününe gelmişlerdi ama, kızkardeşleri Horşidkülah ve Bemâni Hanum düğünde yoktu.

Köyün hocası Seyyid Masum’u çağırdılar. Hoca efendi Zerrinkülah ile Gulbebû’nun nikahını kıydıktan sonra uğur olsun diye minbere çıkıp iki üç ravza okudu. Annesi “Kasım’ın düğünü” ravzasını okutunca herkes hüngür hüngür ağladı. Ravza meclisi bitince Mandegar Ali ile oğlu Şîrzâd, damadın sağdıcı oldular. Damadı koltuklarından tutup düğün meclisine getirdiler. Damat üstüne şal atılmış bir iskemleye oturdu. Sonra Şîrzâd para toplamaya başladı. Önce babasına gitti ve gülümseyerek “Hele babamın cezasını keseyim bir” dedi. Tepsiyi dolaştıran Mihribanu, Mandegar Ali’nin önünde durdu. O da iki tümen çıkarıp tepsiye attı. Meclisin köşesinde oturan davulcu hemen davula vurarak “İki tümen verdin; evin şen olsun!” dedi. Böylece Zerrinkülah için otuz tümen kadar para toplandı ve düğün şen şakrak geçti.

Ertesi sabah Zerrinkülah ablalarına ve annesine veda etti. Ama annesi onu güleryüzle uğurlayacak yerde, evin kapısına kadar, tavukların gagaladığı karpuz kabuğuna benzer çiçek bozuğu suratıyla, kurşunlanmış domuz gibi peşinden gelerek lanetler yağdırdı. Daha sonra Zerrinkülah, Mihribanu’nun evine gitti; onunla ve annesiyle vedalaştı. Mihribanu’yu öptü ve cuma gecesi Ağa Bîbî Sekîne’de bir mum yakmasını ve bir de güvercin salıvermesini tembihledi. Denkini, semaverini ve bakır tenceresini alıp meydana gitti. Dilek çınarının dibinde Gulbebû onu bekliyordu. Eşeğe bindi. Gulbebû da öbür eşeğe binerek birlikte Tahran yolunu tuttular. Bir gün bir gecedir yoldaydılar. Zerrinkülah sevincinden uçacaktı sanki; bağıra bağıra konuşuyordu.

Mehtap çıkmıştı. Gulbebû güçlü kolunu birkaç kez kızın boynuna dolayıp dudaklarına yapıştı. Ağzı gözyaşı gibi tuzlu bir tat bırakmıştı. Gulbebû, Zerrinkülah ismini iyiye yordu. Çünkü Mazenderan’daki köyünün adı da Zerrinâbad ya da Zerrinkelâ’ydı. Bu tesadüfü bir kısmet olarak görüyordu.

Tahran’a geldikten sonra iki aylarını Serçeşme mahallesinde tuttukları küçük bir odada mutluluk içinde geçirdiler. Gulbebû gündüzleri işe gidiyor, Zerrinkülah ortalığı süpürüyor, yama yamıyor, ev işlerine koşturuyordu. Geceleri cilveleşmeyle, oynaşmayla geçiyordu. Zerrinkülah çocukluğunu, ablalarını, annesini, hatta Mihribanu’yu bile unutmuştu. Fakat şu lanet olası kötü arkadaş yok mu! Daha üçüncü ay Gulbebû’nun ahlakı değişmeye başladı. Her akşam Rıza Sibilu’nun kahvesinde Kel Golam’la esrar içiyor, karısına harçlık bile vermiyordu. Tuhaf olanı, esrar onu uyuşturacak yerde, kuruntulu ya da kafadan hasta biri gibi eve dalar dalmaz kırbaca sarılıyor ve Zerrinkülah’ı yer misin yemez misin kırbaçlıyordu. “Neden başörtünün ucu yanmış?”, “Semaveri geç koydun ateşe!”, “Evvelki akşam abguştu çok tuzlu yapmıştın” gibi önemsiz bahaneler buluyordu ilkin. Sonra yorgun pırtlak gözleri yuvasında dönüyor, ucunda iki düğüm bulunan ve eşeklere vurduğu siyah deri kırbacı eline dolayıp Zerrinkülah’ın kollarına, bacaklarına, beline indiriyordu. Zerrinkülah da başörtüsüne sarınarak, âh edip inliyordu. Komşular odalarının yanına kadar geliyor, Gulbebû’ya bazen küfür ve beddua, bazen nasihat ediyorlardı. Sonra Gulbebû Zerrinkülah’a bir tekme savurup kırbacı rafa atıyordu ama Zerrinkülah’ın tekdüze ve kasıtlı iniltileri, ağlamaları saatlerce devam ediyordu. Keyfi yerine gelen Gulbebû odada bir köşeye çekilip bağdaş kuruyor, sırtını sandığa dayıyor ve çubuğunu yakıyordu. Dizlerinden aşağıya kadar inen kısa, mavi donu bileklerinde toplanıyordu. Bir karışlık kısmında tozluk bulunan güçlü, adaleli baldırları, beyaz bacakları görününce bir haller oluyordu Zerrinkülah’a.

Gulbebû “Bu gece ne var karı?” deyince Zerrinkülah cilveyle kalkıyor, güveci getirip bakır tasa boşaltıyordu. Ekmeği tasa daldırıp çiğ soğanla yiyorlar ve ellerini giysilerinin astarına siliyorlardı. Zerrinkülah lambanın ışığını kısıp da yeşil siyah desenli kırmızı yatağa girdikleri zaman Gulbebû karısının kenarlarında tuzlu gözyaşı birikmiş gözlerini öpüyor ve böylece barışmış oluyorlardı. Bu iş her gece tekrarlanıyordu. Zerrinkülah kırbaç altında kıvranıp inlese bile, aslında keyif alıyordu bundan. Gulbebû’nun karşısında küçük ve güçsüz hissediyordu kendini. Kırbacı yedikçe Gulbebû’ya olan bağlılığı artıyordu. Yapılı ellerini öpmek istiyordu. Kırmızı yanaklar, kalın ense, güçlü kollar, kıllı vücut, etli dudaklar, sağlam ve beyaz dişler, hele hele teninin kokusu, Gulbebû’nun ahır ahır kokan ten kokusu, haşin ve kaba hareketleri, dahası dayak atışını her şeyden çok seviyordu. Ondan iyi koca bulması mümkün müydü?

Dokuzuncu ay Zerrinkülah bir oğlan doğurdu. Fakat çocuk doğduğunda, belinde kırbaç yeri gibi iki kırmızı iz vardı. Zerrinkülah bu çizgilerin, Gulbebû’nun onu kırbaçlarken çocuğa kadar işleyen darbelerin izi olduğuna inanıyordu. Çocuk sürekli hastaydı. Zerrinkülah çocuğa Mande Ali adını verdi. Hayatta kalsın ve uzun ömürlü olsun diye Perendek’in yaşlısı Mandegar Ali’den esinlenmişti ad koyarken.

Bir süre sonra Gulbebû’nun işleri ters gitmeye başladı. Eşeklerden biri öldü, öbürünü sattı. Para da esrar, dua, sıtma tedavisi derken çarçur oldu. İşe düzensiz gidiyordu artık.

Bir yıl sonra günün biri Zerrinkülah’a beş tümen vererek “Bir iş çıktı. Yirmi gün sonra dönerim” dedi. Gidiş o gidiş; yirmi gün bir ay oldu, birkaç gün de geçti. Zerrinkülah tasarruf etmeye alışıktı. Kendisinin, çocuğunun boğazından keser, çalışır, çabalar, bir yıl, iki yıl bile bekleyebilirdi, ama Gulbebû’nun kocası kalmasından, geri döneceğinden kuşku duymamalıydı. Gulbebû’yu gören kadının ona dayanamayacağını, kendini kaybedeceğini, çok sürmeden kocasını elinden kapacaklarını sanıyordu Zerrinkülah. Bu yüzden kalkıştı onu aramaya. Her yerde, herkese sordu Gulbebû’yu ama kimsenin haberi yoktu.

Nihayet bir akşam Rıza Sibilu’nun kahvesine gitti. Kapıyı açınca esrar dumanı kokusu geldi burnuna. Bütün yüzler sararmış, gözler yuvalarından dışarı uğramıştı. Hasta düşüncelerini mistik bir cezbe âleminde özgürce geliştiriyorlardı.

Zerrinkülah, Kel Golam’ı tanıdı. Seslenip kocasını sordu ona. Kel Golam:

— Bebû’yu mu diyorsun? Oraya gitti. Seneye kar başladı mı döner. Seni terketti; köyü Zeynâbad’a gitti. Gittiği yeri kimseye söylemememi tembihlemişti bana.

— Zerrinâbad mı?

— Evet, Zeynâbad.

Zerrinkülah o zaman uyandı. Gulbebû ona madik atmış, sıvışıp köyüne gitmişti. Ona kaç defa anlatmıştı ailesinin Sâri yolu üzerindeki Zerrinâbad köyünde yaşadığını, iki erkek kardeşiyle bir avuç toprağı, ekini olduğunu. Gulbebû tembelliğinden, oraya giderek yan gelip yatma isteğinden bahsederdi. “Bir salatalık yemek ve ayağını duvara dayayıp uyumak” isterdi. Zerrinkülah söz vermişti orada onun hatırı için çalışacağına.

İşte böylece ani bir karar verdi Zerrinkülah. Mazenderan’a gidip Gulbebû’yu bulacaktı. Bir ay yeterli değil miydi acaba? Yine gözü yolda bekleyebilir miydi onu? Gulbebû’dan uzak kalmak dayanılır gibi değildi. Ilık nefesi, vücudunun sıcaklığı, kaba kılları, ahır ahır kokuşu. Ondan uzakken bu özelliklerin tümü gizemli ve cazip geliyordu Zerrinkülah’a. Kesinlikle yaşayamazdı Gulbebûsuz. Ne pahasına olursa olsun, istiyordu onu. Elinde değildi. İki yılda alışmıştı ona ve bir aydan fazla haber alamamıştı kocasından.

Zerrinkülah kocasını bulmak istiyordu; eşeğe vurduğu kırbaçla kırbaçlanmak, bir kez daha kocası tarafından ısırılıp sıkıştırılırken kucaklanmak için. Kolundaki mor kırbaç izlerini öper, yüzüne gözüne sürerdi kocası. Bütün anılar büyüleyici bir biçimde canlanıyordu Zerrinkülah’ın gözünde. Baştan ayağa Gulbebû’nun her yerini öpmek, koklamak, okşamak istiyordu. Hiçbir zaman yapmaya cesaret edemediği şeylerin kıymetini anlamıştı şimdi. Gulbebû kocaman elleriyle onu kendi göğsüne bastırırken tarifsiz bir zevk alırdı. Bitişik gür kaşları, uzun kirpikleri, fırça gibi fışkırmış kalın sakalı, büyük burnu, al yanakları, gıdısı, yakıcı sıcak nefesi, tıraşlanmış başı, geniş ağzı, kırmızı dudakları, pestil yerken çenelerinin değirmen taşı gibi işleyişi, beyaz sağlam dişlerini pestile batırışı, ışıldayan iri gözleri, durmadan hareket eden şakakları… Karanlıkta gören çocuğun korkup gulyabani sanacağı bu kafa, Zerrinkülah’ın gözünde başların en güzeliydi. Evini hatırlayacak oldu mu vücudu tir tir titriyordu. Yediği küfürler, itilip kakılmalar, beddualar… bir daha o zilleti çekmek istemiyordu. Gulbebû onun hayatını kurtaran melek değil miydi? Tek sevdiği kişi, komşu kızı Mihribanu’yu görmek istemiyor değildi ama, evlerine dönmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. O yaşlı suratlar, daha da kötüleşen huylar.. onları asla görmek gelmiyordu içinden. Tekrar Elviz’e dönmektense, yüz kere ölsün, daha iyiydi…

Kişver Sultan’ın düğün günü daire çalarken okuduğu şarkıyı anımsadı:

Baba evi ekmek ile incir.

Koca evi sopa ile zincir.

Mübarek olsun inşallah!

Zerrrinkülah koca evindeki sopayı, zinciri baba evindeki ekmek ve incire tercih ederdi. Köşe başında dilenirdi ama oraya gitmezdi. Hayır, unutmamıştı annesinin beddualarını, düğün günü “Kasım’ın düğünü” ravzasını okutup, hıçkıra hıçkıra ağlayışını. Evlerindeki ocağa vuran, dövmeli, kemikli o eller yok mu, sanki meçhul bir kuvvetle konuşuyor ve yardım diliyordu. Ona lanet okuyor “Şu sıcak ocak alsın seni! Ciğeri yanası! Düğünün mateme dönsün e mi!” diyordu. Sonra bin türlü yasak, emir. Ne yapsa hata, ne etse yanlış! Sonra da başa kakmalar, “Demedim miydi ben sana yaramaz bu herif diye! Layık değilsin sen! Gulbebû’dan koca olmaz sana!” Ve bir araba ağız dolusu küfür!

Bu düşünceyle ürperdi birden Zerrinkülah. Hayır, hayır, annesinin evine dönmektense, her türlü zillete katlanmayı tercih ederdi.

Bir daha Gulbebû’yu görmemek gibi bir düşünceyi aklından bile geçirmek istemezdi. Yalnızca Gulbebû onun fersiz gözlerini aydınlatabilir, hırpalanmış bedenine yeniden can verebilirdi. Ne pahasına olursun bulacaktı onu. Diyelim ki başka bir kadın almış ya da istemiyor onu; sadece yakınında bulunmak bile yeterdi ona. Hiç olmazsa günde bir kerecik olsun onu görmek için dilenmeye bile razıydı. Dövse, kovsa, aşağılasa da evine dönmekten yeğdi. Zorla değil ya, yapamıyordu işte; yaratılışı böyleydi. Çocuğu Mande Ali, hiç beklemediği bir varlıktı. İlgi de duyduğu yoktu zaten, tıpkı annesinin ona yakınlık göstermemesi gibi. Ama şimdi çocuğun varlığına ihtiyacı vardı. Çocuğun ana ile baba arasında bağ olduğunu işitmişti çünkü. Şimdi elindeki bu silahtan umutluydu. Belki de onda zayıf kalan sevgiyi tekrar canlandırabilirdi; alışmak için çocuğu iyi gıdalarla besler, meyvalar alabilirdi. Çocuğa duyduğu birazcık ilginin sebebi, saçlarının Gulbebû’nunkilerle aynı renkte olmasıydı. Ağlayıp mızmızlanmasın diye bir parça esrar veriyordu çocuğa. Bu yüzden hep mahmur gözlerle uyukluyordu çocuk.

Zerrinkülah sora sora Gulbebû’yu bulacağından emindi. Yüreği, duyguları amacına ulaşacağını söylüyordu ona. Bu istek ve sezgisi hiç yanıltmamıştı onu.

Kocasının ardına düşmeye o gün karar verdi. Evlerinin yakınındaki sakahaneye bir mum adadı Gulbebû’yu bulmak için. Sonra bütün çeyizi olan pirinç semaver ile bakır tencereyi üç tümen dört kırana sattı. Mahalle esnafına oniki kıran tutan borcunu ödedi. İki tümen, iki kıranı da yol parası olarak ayırdı. Ne kadar öteberisi varsa, eski bir sandığa koydu, borcuna rehin olarak ev sahibine bıraktı. Sonra bir bohçaya iki gömlek, Mande Ali için bir takım elbise, az peynir ekmek, Gulbebû’nun severek yediği pestillerden iki parça koydu. Üç gün süren koşuşturmadan sonra Mazenderan’a gidiş izni aldı. Ertesi sabah çıktı yola. Ama dalgınlıktan Mazenderan yerine Şemiran arabasına bindi. Polis başka bir arabayla onu geri gönderdi, o da Dervâze-i Şemiran’dan Mazenderan arabasına bindi.

* * *

Şâhî’de araba mola verdi. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yeni yapılmış binalar, tarımla uğraşan insanların geliş gidişleri, mavi cübbeli, çarıklı, mavi şalvarlı erkekler tıpatıp Gulbebû’ya benziyorlardı.

İki yolcu orada inince biraz yer açıldı. Araba tekrar hareket etti. Hava nemli, basık ve karanlıktı. Zerrinkülah gizliden gizliye bir huzur ve mutluluk duyuyordu. Parasız pulsuz, geleceğinden umutsuzca bilmediği bir şehirde dolaşanların mutluluğuna benziyordu bu his. Yorgundu, dudakları kurumuş, biraz da acıkmıştı. Fakat otomobilin tekdüze hareketi ve sesi, karanlık, çevresindeki yolcular, oğlunun düzgün soluk alış verişi, özellikle yorgunluk onun da uykusunu getirmişti. Uyandığında Sâri şehrindeydi. Çıkınını aldı, çocuğunu kucaklayıp arabadan indi. Şehir karanlığa ve sessizliğe gömülmüştü. Ağaçlar, yeşillikler, dumana ya da yumuşak ve geçici bir ise benziyordu. Uzaklarda bir kuşun inlercesine ötüşü bozuyordu sessizliği. Uzaklardan gelen görkemli bir iniltiydi bu. Lambalar ışıldıyor, bir evin terasında beyaz çadurlu bir kız dikiliyordu.

Zerrinkülah çevresine bakmıyordu bile. Gulbebû’nun sesinden başkasını duymuyordu. Gözünün önünde yalnızca Gulbebû’nun yüzü vardı.

Bakkal dükkânının yanında oturan iki kişiye Zerrinâbad’ı sordu. Birisi “Sâri yolu üstünde” dedi. Bir kâse su vardı orada; alıp başına dikti. Amaçsızca yürümeye başladı. Ne yol iz biliyor, ne birini tanıyordu. Yine de Gulbebû’ya yaklaştığından emindi. O heyecanı kalmamıştı artık. Burası samimi ve misafirsever bir yer gibi geliyordu ona.

Başörtüsünün ucundan bir kıran çıkarıp taze ekmek, yeşillik ve şıra aldı; bir evin önünde lamba altına oturdu. Çıkınını açıp akşam yemeğini yedi; oğlunu da doyurdu. Sonra kalkıp bir kemerin altına çekilerek uyudu. Sabah erkenden uyanır uyanmaz şehir meydanına çıktı. Bir saat pazarlıktan sonra Zerrinâbad’a gitmek için dört kıran on şâhî’ye bir eşek kiralayıp bindi. Bulutlu, rahatsız edici, basık, gizliden gizliye tehditkâr bir hava vardı. İnsanın yüreğine sıkıntı veriyordu. Çocuğun alnını sivrisinek sokmuş, davul gibi şişmişti. Uzun süre eşeğin üstünde sarsıldı. Güneşin, yağmurun altında çayırlıklardan, bataklıklardan geçti. Etraftaki manzara son derece güzeldi. Yeşil dağlar, sürekli değişen, ve ördeğin karnı gibi bembeyaz ve gri ovalar.

Asyâser’e varınca yine yağmur başladı. Bu kez sağanak şeklinde yağıyordu. Çaduru ıslanmıştı. Bir ağaç altına sığındı. Üstü başı kokmuştu iyice.

Tekrar yola koyulduğunda Mande Ali’yi kucağına yapıştırmış, bakışları eşeğin ön ayaklarına takılı kalmıştı. Kalbi çarpıyor, hep Gulbebû ile karşılacağı ilk ânı düşünüyordu.

Sonunda öğleye doğru Zerrinâbad’a vardı. Meydanda indi; başörtüsünün ucundan para çıkarmak istedi. Başörtüsünün ucunun açıldığını ve içinde para olmadığını gördü. Çaldırmış mıydı acaba? Hayır, o fark etmeden kimse başörtüsünün ucundan parasını çalamazdı. Unutmuş muydu yoksa dalgınlığına mı gelmişti? Hepsi mümkündü, ama ne çare? Türk lehceli eşekçi bağıra çağıra elinden çıkınını aldı, eşeğine bindi, dehleyip gitti. Olsun, ne önemi vardı? Zerrinkülah amacına ulaşmamış mıydı? Gulbebû’nun yakınında, onun köyünde değil miydi? Şimdi Gulbebû’nun evine gidip yolculuğunu anlatacak, işleri yoluna girecekti nasıl olsa. Gulbebû’nun bir tel saçına binlerce tümen feda olsundu.

Çevresine bakındı. Bu küçük köyün baskı altında geri bırakılmış bir manzarası vardı. Bir vadinin dibinde yer alıyordu ve verimli tarlalarla çevrelenmişti. Köy ve tüm ahalisi uykudaydı sanki. Uzaktan bir çoban köpeği havlıyor ve “Bebu… Bebu.. hû” diyen bir adamın sesi geliyordu. Bu ismi duyunca Zerrinkülah’ın kalbi boşa gider gibi oldu ama sesin geldiği yöne giden adamın onun Bebû’su olmadığını gördü.

Kümeste iki kaz uyukluyor, bir tavuk pençesiyle pürdikkat toprağı eşeliyor, dağıtıyor ve yem arıyordu. Çerçöpün üstünde kırık bir kova, yırtık bir paçavra ve hıyar kabuğu vardı. Az ötede iki tavuk yere çökmüş, ayaklarından birini kanatlarının altına almışlardı. Serçelerin çıkardığı hafif mırıltılar geçici bir içtenlik ve güzellik veriyordu oraya. Meydanda üç köylü çocuğu ağızları açık ona bakıyorlardı. Bir ihtiyar attar dükkânı kenarındaki kirişe oturmuştu. Bir öbek yaban ördeği zincir olmuş, gürültü çıkararak üzerlerinden geçiyordu.

Zerrinkülah ihtiyara yaklaştı:

— Baba Ferruh’un evi neresi?

Uzaktan görünen yüksekçe bir evi eliyle işaret ederek:

— Bak ordaki eve, çardaklı olan.

Zerrinkülah oğlunu kucakladı ve umut dolu bir yürekle gösterilen eve doğru yürüdü. Kapıyı çaldı. Çiçek bozuğu yaşlı bir kadın geldi kapıya:

— Kimi arıyorsun?

— Gulbebû’yu görecektim.

— Ne işin var onunla?

— Gulbebû’nun karısıyım ben. Tahran’dan geldim. Bu da oğlu Mande Ali.

— Eee, Gulbebû karısını terk etti; boşadı onu. Boşuna gelmişsin sen.

Sonra avluya dönerek bağırdı:

— Bebû… hûû… Bebû hû..

Yakası açık gömleği, şişkin uykulu gözleriyle Gulbebû’nun biçimsiz vücudu belirdi kapıda. Sakalı bir karış uzamıştı. Yanında sarı sıska karısı da vardı; Gulbebû’ya yaslanmıştı. Kolunda ve alnında kırbaç izleri görülüyordu. Titriyordu. Kocasını elinden alacaklar korkusuyla Gulbebû’nun kolunu tutmuştu.

Zerrinkülah Gulbebû’yu görünce bağırdı:

— Bebû can, Bebû, ben geldim.

Şaşkın şaşkın bakan Gulbebû:

— Git, git hadi, tanımıyorum ben seni!

Yaşlı kadın araya girdi:

— Ne istiyorsun be oğlumdan? Utanmıyor musun hayasız karı! Senin çocuğun piç! Oğlumun üstüne mi yıkacaksın şimdi?

Gulbebû:

— Aklın karışmış senin. Başkasıyla karıştırıyorsun beni.

Zerrinkülah şaşakalmıştı. Gulbebû’nun böyle inkâr edeceğini hiç tahmin etmemişti. Karşılaştığı hareketler nefret uyandırdı onda. Gulbebû’nun tüm üstün vasıflarını unutarak alaycı bir dille:

— Öyleyse al çocuğunu, büyüt. Benim param yok.

Gulbebû’nun annesi:

— Bu çocuk piç! Ne bileyim ben onu nerden peydahladığını?

Zerrinkülah hiçbir şey yapamayacağını anladı. Gulbebû’ya dikti gözlerini. Şimdiye kadar onu böyle kızgın ve gözlerini vahşi görmemişti. Hayatını kurtarmış, ağa olup muradına ermiş gibi bir hali vardı. Başını derde sokmak istemiyordu. Aşağılayıcı bakışlarından onu görmeye hiç de hazır olmadığı belliydi.

Zerrinkülah boşuna ısrar etmenin yararsız olduğunu anlamıştı. Gulbebû’ya sıkı sıkıya sarılan genç kadının vücudundaki kırbaç izlerine özlemle baktı. Sonra isteksizce bir hareketle geri döndü. Gulbebû’nun annesi Kâs Aga, kendi annesi gibi kemikli ellerini sallaya sallaya, anlamadığı bir dille küfür ve beddua ediyordu. Zerrinkülah ağır adımlarla meydana doğru yürümeye başladı. Ama yolda aklına bir fikir geldi. Durdu; uyuklayan çocuğunu bir evin önüne koyarak “Sen burada otur annecim, döneceğim” dedi.

Çocuk içi pamuk doldurulmuş bebekler gibi uslu uslu oturdu orada. Oysa Zerrinkülah geri dönmeyi düşünmüyordu artık. Bu yüzden çocuğunu öpmedi bile. Çocuk işine yaramıyordu; sadece bir yük, fazladan bir boğazdı. Böylece onu başından savmış oluyordu; Gulbebû’nun terk etmesi, annesinin kovması gibi. Annesinden ne ana sevgisi görmüştü ki! Hayır, hayır, çocuğa ihtiyacı yoktu. Beş parasız, çocuksuz, yüksüz, elleri bomboş kalmıştı. Rahat bir nefes aldı. Özgürdü artık ve ne yapacağını biliyordu.

Yaşlı adam hâlâ attar dükkânının yanındaki kirişe oturmuş, kestiriyordu. Bütün ömrünü bu kirişlerin üstünde geçirmiş, orada yaşlanmış gibiydi. Üç köylü çocuğu da dükkânın yakınlarında toprakla oynuyorlardı. Herkes umursamazca kendi işine bakıyor, vakit öldürüyordu. Önceden görmediği iri bir lâri horozu kanat çırpıyor ve çatlak çatlak ötüyordu. Kimse dönüp bakmadı ona. Hayat onun başına gelenleri önemsemiyordu sanki. Ne gelecekti başına? En kısa zamanda oradan, en azından çocuğundan kaçıp kurtulmak istiyordu. Şimdi bütün sorumluluk yükü omuzlarından kalkmıştı. Hava sıcak, nemli ve boğucuydu. Ateşli insanların ağzı gibi kupkuru kesilmişti ağzı.

Zerrinkülah nereye gittiğini bilmeden, hızlı adımlarla evlerin önünden, sokaklardan geçti. Tarla kenarlarına, çayırlıklara gelince önündeki ana caddeye çıktı. Tam bu sırada eli kırbaçlı, güçlü kuvvetli, pembe beyaz suratlı genç bir adam gördü. Bir eşeğe binmişti, bir eşek de önünde koşturuyor, boynundaki çıngıraklar çangırdıyordu. Yaklaşınca Zerrinkülah “Delikanlı, sevaptır” dedi.

Adam eşeği durdurdu:

— Ne var, ne istiyorsun?

— Yabancıyım, kimsem yok. Beni de eşeğe bindir, dedi ve eliyle eşeği gösterdi.

Adam eşekten inip Zerrinkülah’ı bindirdi. Kendisi de öbür eşeğin sırtına atladı ama bakmak için asla çevirmedi yüzünü. Sonra kırbacı eline dolayıp eşeğin sağrısına vurdu. Çıngıraklar çangırdadı, yola koyuldular. Bir arpa tarlasının yanından geçerken delikanlı bir sap arpa koparıp ağzına koydu ve Zerrinkülah’ın da aşina olduğu bir makamla ıslık çalmaya başladı. Gulbebû’nun üzüm dererken, asmalıkta mırıldandığı şarkıydı bu.

Gâleş kûrî âhhâyi lele

Bevîşîm becâr âhhâyi lele

Ey poşte âcâr, do poşte âcâr

Biya beşîm becâr âhhâyi lele

Biya beşîm fakûn to mîhâherî

Bütün hayatı, gençliği, annesinin bedduaları, sonra Gulbebû ile Tahran’a geldikleri mehtaplı gece, Gulbebû’nun annesinin bedduası, hepsi gözünün önünden geçti. Susuzdu, açtı ama için için sevinçliydi. Niçin eşeğe bindiğini, nereye gittiğini bilmiyordu. Yine de bütün olanlara rağmen düşündü kendi kendine: Belki bu gencin de kırbaçlama âdeti vardır! Belki teni eşek ve ahır kokuyordur!

Sadık Hidayet
Kaynak: Alacakaranlık

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mikail Aslan’ın 8. albümü, Vengê Royi (Fırat’ın Sesi) cafrande.org’ta

Kapat