Sadık Hidayet’in intihar girişiminden sonra ağabeyine yazdığı kartpostal ve mektupları

Sadık Hidayet“Günler hep aynı şekilde geçiyor, boş ve yararsız”

Sâdık Hidâyet’in elimizdeki mektupları 22 yaşından ölümüne kadarki döneme aittir. Bu mektupların büyük bir kısmının ortak yanı ise mizah ağırlıklı oluşudur. Yazdığı mektuplar daha çok Avrupa’daki öğrenim dönemi, Hindistan’a yaptığı gezi yılları ve bunu izleyen çökkünlük döneminde kaleme alınmıştır. *

İntiharla hayatına son veren Modern İran Edebiyatının yasaklı öncüsü Sadık Hidayet’in ilk intihar girişiminden sonra 3 Mayıs 1928’de ağabeyi Mahmud’a gönderdiği bir kartpostal:
“Şimdilik ne yazacağımı bilmiyorum. Bir delilik ettim; ucuz atlattım. Sonra ayrıntılı olarak yazacağım. İyiyim. Bütün paramı harcadım. Sefarette bir yanlışlık oldu ve zavallı Nasrullah İntizam zahmete girdi. Evvelki gün Ahavî İsa Han’ın yanındaydım; onu da rahatsız ettim. Gözlerinden öperim.”

İlk mektubu 6 Ekim 1925 tarihlidir ve İran tarafından Paris’e öğrenim için gönderilen arkadaşı Dr. Takî Razavî’ye yazılmıştır.

“Güzel kitabınız geldi; çok teşekkür ederim. Sanırım Magique başlığını taşıdığı için gönderdiniz bana. Ama bu edebî bir kitap ve Çin efsaneleri var içinde. Büyücülükle ilgisi yok. Her neyse, dün kitabı tamamen okudum. İçinde bir de kartpostal buldum. Gerçekten de zevk sahibisiniz; güzel bir yüz seçmişsiniz. Umarım onunla mutlu olursunuz. Ama benim işime yaramaz. Çünkü daha koruk bile olmadan hayatımı kararttı ve kötü yaşantımı kuru üzüme çevirdi. Bir kart gönderecekseniz, karanlık, keder verici, korkunç olsun, benim için daha makbul olacak. Bir süre önce Alfred de Musset’nin La Confession d’un enfant du Siecle’smı okudum. Çok hoştu, hele hele başları. Her halükârda kitap güzel bir roman. Siz de okuyun.
Bakıyorum da iran’ı ve iran’da olanları çabuk unutmuş gibisiniz. Hakkınız da var hani. Elinizden geldikçe bu korkunç düşü, bu yürek eriten kâbusu unutmaya bakın…”

Hidâyet’in Paris’ten Tahran’daki ağabeyi Mahmud Hidâyet’e yazdığı 14 Mordâd 1396/1927 tarihli mektup:

“Canım ciğerim… Son mektubunuz geldi. Yine de her zamanki âdetiniz gibi soğuk şaka yapmışsınız. Benim için verilen uğraşların ne olduğunu anlayamadım. Biraz açıklama yaparsanız iyi olur, cevabını sonra gönderirim…
Sıcakların insanın beynini pişirdiğini, pirinç gibi uzadığınızı yazmışsınız. Durum böyleyse ve Abbasguli Gülşaniyan da uzadılarsa balığı güneşe tutup kızartacak demektir. Deprem de olmuş. Bunların hepsi küfrün neticesi ve Mehdi’nin zuhuruna alamet. Sizi gidi Batı hayranları sizi, ibret alın bakalım… Amerika’da sünnet gündeme gelmiş ve alkollü içkiler yasaklanmış. Avrupa’da adım başı dancing açmışlar…”

Üstünde sepet resmi bulunan bir kartpostalın arkasına yazdığı ve Paris’ten gönderdiği 28 Eylül 1927 tarihli mektubunda insanları vejetaryenliğe çağırır. Daha sonra Fevâyidi Ciyâhhârî (Vejetaryenliğin Yararları, Çeviren: Mehmet Kanar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997) adlı eserini Paris’te yazacaktır.

“Etoburluktan vazgeçmeniz için gönderdim bu kartpostalı. Kendimi de resimle birlikte gönderiyorum.”

4 Ekim 1927 tarihli mektup:

“Şimdi ikindi vakti, saat beş. Kafede yazıyorum bu kartpostalı. Kartın önyüzündeki resimden de anlayacağınız gibi buradaki ressamlar canlı modelle çalışıyor. Tahran’da da canlı model bulursanız, aman kendinize mukayyet olun!”

12 Ocak 1928 tarihli mektubunda Paris’teki selfservice lokantalara değinir.

“Bugün aynı restoranda yemek yerken Edîbu’ddovle’nin oğlu Muhammed Hoseyn Han’ı gördüm. Biraz zırvaladı durdu işte: ‘Karıcığım burada olsaydı, neler derdi neler!’ gibi. Burada herkes kendi işini yapıyor. Tepsi, bıçak, çatal, ekmek alınıyor. Yemekler büyük bir masaya dizilmiş. Bazılarının altı sıcak. Yemeklerin önünden geçiliyor ve yemek seçiliyor. Yemek bittikten sonra tepsi ve diğer öteberi belirli bir yere bırakılıyor.
Bugün yani perşembe öğleden sonra bir iki arkadaşla tesadüfen bir mezarlığın yakınından geçtik. La Dame aux camelias ile Oğul Alexandre Dumas’nın kabirlerini gördüm. Buradaki mezarlıkları İran’daki gibi sanmayın sakın. Hatta bu mezarlıkların bazı yerleri gezinti yeri ve çoğunun içinden cadde geçiyor.”

Arkadaşı Takî Razavî’ye yazdığı 21 Ocak 1929 tarihli mektup:

“Canım ciğerim, üç gün evvel bir mektup gönderdim sana. Birkaç mektup birden vermiştim kapıcıya postaya atsın diye. Ama anlaşılan hepsini çöpe atmış. Benim okuldan dışarı çıkma iznim yok, sadece perşembeleri öğleden sonra. O da birkaç saat. Bayramlarda bile okulda kalmak gerekiyor. … Sefaretin yaptığı onca sefilliklerden sonra, hepsi bir yana komikti de, cebimden 6oo Frank verdikten sonra nihayet bir tren bileti aldılar bana. Dosdoğru Reines okuluna geldim. Ne yer ama; Allah hiçbir kulunu düşürmesin! Daha baştan bizi ıy yataklı bir koğuşa tıktılar, valizleri de yatakların yanına attılar. Aradan epey zaman geçti, İranlılar bir bir bizi görmeye geldiler. Ne tuhaf şeyler! Ertesi günü bizi birinci sınıfa koydular. O zamandan beri sınavlara hazırlanıyorum. Özel olarak Fransızca dersimiz de var. Aman
Tanrım! Bu arada La Fontaine’in şiirini de hazırlamalıyım. Gün boyunca açım. (Çünkü ekmekleri yenecek gibi değil. Öteki yemekler de etli olduğu için bana yaramıyor.) Sabahtan akşama kadar bir odadan çıkıp öbür odaya giriyoruz. Başım çatlayacak gibi. Hiçbir şey yapamıyorum. Boşu boşuna zaman harcıyorum burada. Herkese anlatman gerekmez bunu. Kimseye bir şey deme. Bu da bizim sonumuz işte. Yatılı okulun halini sen daha iyi bilirsin. Çaktırmadan sigara içiyorum. Param da suyunu çekti. Bu hafta 50 Frank harçlık verdiler. Galiba ayda 100, 150 Frank verecekler. Perşembe günü kızlar okulundan bale davetiyesi geldi. Şehre gittim; bir iki tane yeni açılmış caddesi var; gerisi cehennemden farksız. Balo o kadar da güzel değildi. Her şey karman çorman. Şimdi bu satırları yazarken bizim rintlerin birkaçı uyudu. Bazıları da çalışıyor. Öğrencilerin bir kısmı Spesial Matematik bölümünde, bir kısmı da birinci sınıfta. Orta kısım sınavına girmeleri gerek. Onların problemleri ise Fransızca. Ben selence bölümündeyim. Yerim olmadığı için dergilerin bir kısmını gidip alman için Cachan’a götürdüm. Bayram tatillerinde bile Reines okulundan çıkma iznim yok…
Pis, rezil bir hayatım var. Kıyamet günü işime yarayacak. Sık sık gülüyorum kendi halime. Başka çare yok. Artık Tahran’a da şikâyet mektubu yazamam. Utanıyorum. Ne yapılabilir ki? îki kişiyle yüz yüze konuşamıyorum. Ne kadar düşünsem, yine de çok komik. Çok yorucu ve saçma… Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor.”

25 Ocak 1929 tarihinde ağabeyi Mahmud Hidâyet’e yazdığı mektup:

“Canım ciğerim, bir haftadır okulda kalıyorum, banklara mahsus odada oturuyorum. Hava karanlık. Adamakıllı kar bastırdı. Yeni bir şey yok. Dün perşembe günü öğleden sonra izin verdiler, gidip biraz şehirde dolaştım, sinemaya gittim. Elbette Paris’ten sonra buranın esamisi bile okunmaz. Durum tamamen eskisi gibi. Tüm ev halkına selamlar. Seni seven.”

26 Şubat 1929 tarihinde arkadaşı Takî Razavî’ye yazdığı mektup:
“Koğuşta. Saat onu çeyrek geçiyor. İki üç masanın ışığı yanıyor. Gerisi hep uyumuş. En kötü azap ise, yanımda yatan bir Türk… Aman Allahım, akşam dokuz dedi mi yatağa giriyor ve sabah erkenden kalkıyor. Bütün bu süre zarfında ağzına …imiş kişi gibi ya da bir fabrikanın birkaç motorunu çalıştırmışlar gibi hor hor horluyor. Mali durum berbat. Ondan bundan borç aldım. Birine 24.0 Frank vermiştim. Anlaşılan üstüne yatmış. Bir şâhî için bin takla atıyorum. Durum kâğıdı almak için para vermem lazım. Okuldan 50 Franklık haftalığınızdan ödeyin dediler. Sefaret okula para göndermiş giysi almamız için “hamal gibi giyinip çıkacağız” zahir. İki çift ayakkabı yerine bir çift iyi ayakkabı alsınlar dedim; kabul etmediler. Ben de parayı sefarete götürmelerini söyledim. Sigara için başkalarından borç para almam lazım. Kısacası yapmadıkları hokkabazlık kalmadı bana.
Dersten yana ötekilerden geri değilim. Ama sınavı vermek mümkün değil. Okul sefarete yazı yazmış “Bu grup sınavı kazanmaya henüz hazır değil” diye. Bana kalırsa en akıllıca iş, pilimi pırtımı toplayıp dönmek. Canlan cehenneme.”

10 Mayıs 1929’da arkadaşı Razavî’ye mektubu:

“Hava yumuşak, güneşli. Aşağı yukarı yarım saat sonra akşam yemeği yiyeceğiz. Sonra yatağa. Sabahleyin de karga bokunu yemeden kalkacağız, automat gibi. Günler hep aynı şekilde geçiyor, boş ve yararsız.”

Aynı arkadaşına 21 Mayıs 1929 tarihli mektubu:

“Anlaşılan Tahran’da da şarlatanlığı bıraktığın yok. Şimdi biz bizeyiz değil mi Doktor? Bu hokkabazlıklar da ne demek oluyor? İnşallah seyahatin iyi geçmiş, bol tecrübe sahibi olmuşsundur.
Benim duruma gelince, yine eskisi gibi pislik içinde geçiyor. İmtihanı da boş ver. Elbette imtihana gireceğim. Etrafımı bütün uyanıklar saracak, gözlüklü suratsız surveillant da başımda bitecek. Kazanacağımı sanmıyorum hiç. Okuldaki yaşantım hiç müsait değil. Ben de derslerden geriyim. Her halükârda ]e m’enfousl Daha ne yapabilirim ki?
Galiba iran’ın durumu hiç iyi görünmüyor sana. Böyle de olacak gibi. Pehlevî külahıyla uğursuz bir tipe bürünmüş olmalısın…”

Arkadaşı Razavî’ye yazdığı 29 Ağustos 1931 tarihli mektup:

“Yüzyıllar sonra ekspozisyondan gönderdiğin kart geldi nihayet. Yine de teşekkür ederim. Bütün yaz tatili boyunca bir mektup yazacak fırsatın olmadı mı acaba? Bu sızlanmaların yararı yok. Ben senden beterim. Gerçi benim vaktim yok. Yine de cevap vermem gereken on yirmi mektup var. Ama tembellik engel oluyor. Artık hayatından bahsetmiyorsun. Yeni çıkan Candide dergilerinden de göndermiyorsun. Önemli bir işim var. Bir araştırma yap. Bana bir documente gönder, ama çok pahalı olmasın, pangermanisme hakkında. Unutma ha. Bunlar mektup yazmamanın cezası. Vejetaryenlik kitabından kaç cilt kaldıysa gönder bana. Çünkü buradaki nüshaların hepsi tükendi, işimi ne ben söyleyim ne sen duymuş ol. Yıl boyunca her Allah’ın günü bu harap bankada adamın suyunu çıkarıyorlar. Kirli bir makine hayatı. Bir miktar da saçma sapan şey bastırdım. İstersen gönderirim sana; çoluk çocuğa verirsin.
Şimdilik bazı planlar yaptım. Her halükârda durumu düzeltmez, daha da kötüleştirir. Artık hiç sesin çıkmaz oldu. Yine pis bir oda buldun tabii, öğleyi, akşamı orada yiyorsun… Yeni bir şey yok, olsa da bana ne, sana ne. Mile Politour’a (Razavî’nin nişanlısı) selamımı ilet. Şimdi biraz karpuz zıkkımlanacağım. İran on mange bien! Hein. (Iran ‘da insan iyi yemek yer ha ?) Arkadaşlara selamımı söyle.”

Aynı arkadaşına 5 Ekim 1931 tarihli mektubu:

“Öldün mü kaldın mı? Öldünse Allah rahmet eylesin! Firdevsi yayınevi Baba Fahir’in şiirlerini basmak istiyor. Filanca bu konuda çalıştı dedim. Topladığın şiirleri bir mukaddimeyle birlikte gönder ki baskı işine girilsin. Banka işine gelince, usandım artık. İki ay izin aldım. İzin alalı bir hafta oldu. Yarı istifa etmiş bir durum bu. Bir yayınevi açmak istiyorum. İki de ortak buldum. Sanırım yakında işe başlar. Sermaye fazla değil ama kendi publicitemizi lance edebiliriz diye düşünüyorum. Söyle bakayım, yardım edebilir misin edemez misin? Kataloglar gönderip, görüşmeler yapabilir misin? Çabuk ol, cevap ver. Henri Masse Tahranda. Halk tiyatrosu derlemesinde ona çok yardım ettim. Ne diyorsun şu yayınevi işine?”

Kaynak: Hidayetname – Sadık Hidayet

*Mehmet Kanar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Küba-ABD ilişkilerindeki yumuşa üzerine Küba lideri Raul Castro: Bir arada yaşamayı öğrenmek zorundayız

Bugün de, güçlüklere karşın, müreffeh ve sürdürülebilir bir Sosyalizm’in inşası doğrultusunda ekonomik modelimizi güncelleme işine koyulduk. Dün (16 Aralık) Başkan...

Kapat