“Yeni” Milliyetçi Zihniyet – Foti Benlisoy | Her şey olduğu gibi kalır ve gittiği gibi giderse

Rehavete kapılacak zaman değil. Kürt Sorununa dair herkesin kendi meşrebince bir “çözümü” olduğunu, barışın devletin eski-yeni sahiplerine bırakılamayacak ciddiyette bir mesele olduğunu bir an aklımızdan çıkarmamalıyız.
İki üç ayda bir Kürt meselesinde bir dönüm noktasına gelindiği, şu ya da bu gelişme nedeniyle tarihsel bir kavşakta bulunulduğu tespitlerinde bulunmak adeta adetten oldu.
Bir gün artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı belirlemesi yapılırken hemen ertesi gün mesela 1990’lara döndüğümüz/dönebileceğimiz söylenebiliyor. Hemen hemen her siyasal dönemeçte bir milat keşfetme telaşı içerisinde o gündemden bu başlığa sürükleniyoruz.

Önce mesele çözüldü, barış geliyor artık diye sevince boğuluyor, hemen akabinde savaşta yeni ve daha kanlı bir evreye girildiği tespitiyle hayıflanıyoruz. Referandumda milliyetçiliğin yenilgisinden bahsedilirken az zaman sonra da milliyetçilik hortladı deniyor.

Hasılı ifratla tefrit arasında gidip geliyoruz. Silvan’daki çatışmanın hemen akabinde yaygınlaşan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) binalarına hücumlar ve Aydın’ın Germencik ilçesine bağlı Bozköy’de bir inşaatta çalışan Kürt işçilere saldırılması gibi hadiseler elbette ciddiye alınması gereken bir eğilimin ifadesi.

Ancak zombi misali hortlayan bir milliyetçilik değil bu; milliyetçilik bir yere gitmemişti ki geri dönsün. 1990’lara geri döndüğümüz yok; karşı karşıya bulunduğumuz şey keşke geçmişten kopup gelen bir hayalet, bugünle ilintisiz maziden bir ses olsaydı.

Bilakis, söz konusu eylem ve saldırılar, son on beş yılda belirmiş ve kalıcılaşma, hatta yaygınlaşma istidadında olan bir eğilimin, Kürt meselesi bağlamında Türk milliyetçiliğinde yaşanmakta olan bir dönüşümün son örnekleri olarak görülüp değerlendirilmeli.

Asimilasyondan dışlamaya

Aslında geçmişin klasik asimilasyoncu-inkârcı devlet söylem ve pratiği, yani Kürtlerin bir halk olarak varlığını reddeden ve en iyimser durumda onları, “müstakbel Türk”, yani ileride Türk milletine asimile edilebilecek bir kitle olarak gören çizgi, toplumsal düzeyde bir Kürt karşıtlığının oluşmasının önüne ciddi sınırlar dayatıyordu.

Kürt adıyla maruf müstakil bir halk ya da topluluk varolmadığına göre Batı’da savaşın yarattığı öfkenin yönelmesi muhtemel “şer odakları” olsa olsa “teröristler” ya da “dış mihraklar” olacaktı. Savaş, Türk milliyetçiliğinin popülerleşmesi açısından pek bereketli bir zemin yaratsa da bu dönemde bir bütün olarak Kürtleri hedefleyen açıktan ayrımcı-dışlayıcı bir milliyetçi söylem oluşmadı, popüler olmadı.

Son yıllardaysa bu hususta ciddi bir kırılma yaşanıyor: Kürt denilen ayrı bir etnik grubun varlığı giderek kabul gördü; eskinin “dağ Türkleri” tarzı argümanları alay konusu haline geldi, bütün itibar ve değerini yitirdi.

Bu elbette tek başına ele alındığında sevindirici sayılması gereken bir gelişme. Yani Kürt denilen ayrı bir topluluğun olduğu ve bu nüfusun kendine özgü talepleri bulunduğunun zımnen de olsa kabulü ve hatta bu taleplerin tartışılır hale gelmesi elbette sevindirici.

Ancak paranın bir de öteki yüzü var: Kürtler toplumsal düzeyde ayrıksı bir grup olarak tanındıkça, toplumsal öfkenin yönelebileceği potansiyel bir “hedef” haline de gelebiliyorlar.

Yani eğer mesele dış mihraklarca kışkırtılan ”terör odakları”nın işi olmaktan ibaret değilse ve Kürtlerin siyasal-toplumsal taleplerinin sonucuysa bu durumda savaşın yarattığı bezginlik ve tepkilerin yönelebileceği hedef ya da klasik tabirle “günah keçisi” de pekâlâ topyekûn Kürtler haline gelebilir.

Ülke genelinde güçlü bir savaş karşıtı hareketin bir türlü inşa edilememesi bu hususta ciddi bir zaaf teşkil ediyor. Etkili, kitlesel ve toplum nezdinde görünür bir barış hareketi pekâlâ Türkiye toplumunu Kürtlerin taleplerinin meşruluğu hususunda iknaya dönük ciddi bir mesai harcayabilirdi.

Böyle bir odağın yokluğunda, elbette uygun koşulların şekillenmesi halinde, kitlesel düzeyde bir Kürt karşıtlığı yaygınlaşabilir. Son yıllarda, bilhassa zorunlu göçe tabi tutulan Kürtlerin yoğun olarak meskûn olduğu yerleşimlerde, hatta Kürt mevsimlik işçilerinin çalıştığı yerlerde yaşanan bir dizi “linç” vakası ve saldırı, böyle bir toplumsal potansiyelin varlığı konusunda yeterince bilgi ve kaygı veriyor.

Bu tarz vakaların devlet katında tertip edilen “operasyonlar” olma ihtimali ya da mesela Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gibi güçlerce kışkırtılması burada çok önemli değil. Bu tip saldırıların arkasında büyük siyasal tertipler aramak, bu olayların cereyan etmesine olanak veren toplumsal gerçekliği idrak etmemizi önleyebilir aslında.

Toplumsal olayların ardında illa ki bir “master plan”, bir büyük tasarım aramaktan ziyade bunların hangi dinamikleri açığa çıkardığı üzerine düşünmek daha önemli değil mi?

Bilindiği gibi, 1990’lı yıllarda gerçekleşen zorunlu göçün en önemli sonuçlarından biri, neoliberal politikaların emek piyasasında ve kentsel alanda yarattığı dönüşümlerle paralel olarak, göç edilen kentteki gündelik deneyimlere dayanan, aynı zamanda milliyetçilik ve ayrımcılık dilinden beslenen yeni türde bir kültürel ırkçılığın belirmesi oldu (Cenk Saraçoğlu’nun konu hakkındaki kayda değer çalışması Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler’e geçerken atıfta bulunalım).

Siyasal alandaki genel milliyetçi söylemden beslenen bu kültürel ırkçılığın kendine has bir dinamiği de vardı. Yani savaşla dolaşıma giren milliyetçi söylem kadar neoliberalizmin göç ettirilen Kürt nüfusun kentsel doku içerisinde iktisadi-sosyal düzeyde içerilmesine ciddi sınırlar dayatmasının (yani Kürtlerin şehirlerde iktisadi-toplumsal anlamda dışlanırken “etnikleştirilmelerinin”) bir sonucu da Kürt karşıtı bu dışlayıcı algı ve pratiklerdi.

Yukarıda kısaca anılan hususları uzun uzadıya tartışmanın yeri burası değil elbette. Burada önemli olan, son on, belki on beş yıl içerisinde, popüler muhayyilede olduğu kadar devlet katında da, bir dizi nedenden ötürü Kürtlerin Türkleşme, yani Türk milleti bünyesinde erimeleri kapasitesine dair inancın eski gücünü kaybetmeye başlamış olması.

Mesut Yeğen’in hatırlattığı üzere, Türklük dairesine dahil edilme potansiyellerinin zayıfladığı düşünülen Kürtler için 2005 Newroz’u sonrasında bizzat askeri otorite tarafından “sözde vatandaşlar” tabirinin kullanılması, işte bu algı değişiminin devlet ricali nezdindeki tezahüründen başka bir şey değildi.

Dolayısıyla son günlerde yaşanan Kürt-BDP karşıtı saldırılar, bazen kendini bu tip hadiselerde açık eden, çoğu zaman da bir dip akıntısı olarak varolan ve Kürtleri kategorik olarak Türklüğün dışında ve Türklüğe karşı olarak tasavvur eden bir “yeni” milliyetçi zihniyetin ürünüydü.

Harp yorgunluğu ve milliyetçilik

Aslında son zamanlarda, savaşın sürmesine tepkilerini bir biçimde ifade etmeye çalışan, yakınları olan askerlerin ölümünü milliyetçi kalıplarla açıklamakla yetinmeyen, yetinmek istemeyen insanlara da şahit olduk.

Alttan alta genç insanların bu savaşta neden kaybedildiğine dair bir hayıflanma, hatta sorgulama da yayılıyor bir taraftan. Genelkurmay tam da bu gizli, henüz açığa çıkmamış, daha kendi dilini bulamamış “muhalefet”le karşı karşıya geldiği için bölgede giderek daha fazla profesyonel kuvvetlerle iş görmeyi amaçlıyor.

Belki biraz abartarak da olsa “harp yorgunluğu” olarak adlandırılabilecek bir halet-i ruhiyenin temayüz ettiği söylenebilir.

Ancak böyle bir yorgunluğun, savaşın uzayıp gitmesinden doğan hoşnutsuzluk ve bıkkınlığın illa ki barış yönünde gelişeceğini düşünmek saflık olur.

Dikkat etmekte yarar var: Bu sessiz, dilsiz hoşnutsuzluğu, bu gizli “muhalefeti” açığa çıkarmak ve ona siyasal dil vermek noktasında barış hareketinin başarısız kalması, başka koşullarla birleşince tam aksi istikamete doğru da yönelebilir.

Yani savaştan doğan bıkkınlık ve memnuniyetsizlik, pekâlâ savaşı “hepten” bitirmeye, daha doğrusu savaşılan muarızı toptan ortadan kaldırmaya dönük “topyekûn çözüm” arayışlarını da kışkırtabilir.

Devletin savaşı bitirmede aciz kaldığı koşullarda “millet” bizzat kendisi çözüm aramaya, daha doğrusu “çözümü” üstlenmeye girişebilir. Hele hele yukarıda anılan türde açıkça Kürt karşıtı bir milliyetçi tahayyül gelişirken…

Yanlış anlaşılmasın; Türkiye’de elbette “düzenin bekçileri” böylesi bir tercihte bulunmuş değil; bilakis Kürt karşıtı milliyetçi-dışlayıcı pratik ve söylemler devlet katında ancak zaman zaman ve kontrollü bir biçimde devreye sokulabilecek bir mobilizasyon aracı olarak gündeme getirilebiliyor.

Dolayısıyla son yıllarda yaygınlaştığını, taban bulduğunu gördüğümüz Kürt karşıtı ayrımcı-dışlayıcı söylem ve pratiklere devlet ricalince yol verilmesi henüz gündemde değil.

Ancak bu hususta iki noktayı da akıldan çıkartmamak gerekiyor: Birincisi toplumsal düzeyde “tutan” dışlayıcı-ayrımcı pratikler zamanla kendileri bağımsız bir dinamik yaratıp siyasallaşacakları, yani birleşip kolektif bir güce dönüşecekleri bir kanal oluşturabilirler (şimdilik açıkça Kürt karşıtı bir milliyetçilik siyasal planda daha çok münfesih Hak ve Eşitlik Partisi [HEPAR] ve Ulusal Parti gibi kanallarda ifade buluyor).

İkincisi, uluslararası sistemin giderek militarize olduğu ve kırılganlaştığı bir dünyada yaşadığımızı, bu anlamda da bugün makul ve olasılık dahilinde görülmeyen “çözümlerin” bir anda “gerçekçi” addedilebileceği bir noktaya varabileceğimizi, böyle bir ihtimalin varlığını akılda tutmalıyız.

Mandela-Öcalan kıyası dolayısıyla Güney Afrika örneğini tartıştığımız kadar mesela Sri Lanka’da Tamil ayrılıkçılığının daha iki sene önce nasıl kanla bastırıldığını da akılda tutmalıyız. Bu anlamda mesela Avrupa Birliği (AB) sürecinde eski tipte tedip ve tekil uygulamaları geçerli olamaz türünde bir inanç safça, dahası yanıltıcıdır.

Kısacası, her şey olduğu gibi kalır ve gittiği gibi giderse Kürt sorununun bir zaman sonra ister istemez çözüleceği, milliyetçi saldırıların ancak arızî, hatta geçmişte takılı kalmış (90’lar) reaksiyonlar olduğuna dair kanaat, eğer samimi bir iyiniyetin ifadesi değilse, tehlikeli ve dahası nihayetinde muktedirlerin elini kuvvetlendiren bir fikri tutumdur.

Rehavete kapılacak zaman değil. Soruna dair herkesin kendi meşrebince bir “çözümü” olduğunu, barışın devletin eski-yeni sahiplerine bırakılamayacak ciddiyette bir mesele olduğunu bir an aklımızdan çıkarmamalıyız.

Barış hareketinin yaratacağı basıncın eksikliğinde, yukarıdan icazetle, “hikmet-i hükümet” temelinde şekillenen “çözümün” en iyi ihtimalle temelleri zayıf, kapsamı dar olacak; çok şey değişiyor görüntüsü altında mümkün mertebe her şeyin eskisi gibi kalmasına dönük bir “çözüm” olacaktır.

Hasılı, barış için mücadele etmeye, dün olduğu kadar, belki dünden daha fazla muhtacız bugün.

Bia, 21 Temmuz 2011

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Böyle Buyurdu Zerdüşt – Nietzsche | Bir kişinin en büyük düşmanı, yine kendisidir

'Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiçkimse için Bir Kitap' Alman filozof Friedrich Nietzsche tarafından kaleme alınan bu eseri belirli bir...

Kapat