Yaşar Kemal Anlatıyor: Öldürülen amcamın kanlı giysilerini hapishane avlusunundaki ağaca asmışlardı

Yaşar KemalDoğduğum, büyüdüğüm Çukurovayı, köyümü, evimi anlatmadan önce birazcık ailemi, onların yaşadıkları yeri, Çukurovaya gelişlerini, geliş maceralarını anlatayım. Babamın, anamın, bütün ailemin köyü Van gölünün kıyısındaki Ernis köyü, Ernis iskelesidir. Şimdiki adı Günseli kasabası. Günseli kasabası Van ilinin Muradiye ilçesine bağlıdır.
Bu anlatacaklarımı ben yaşamadım. Aileden, dahası da anamdan duyduklarımdır. Anamın çok güçlü bir belleği vardı. Hiçbir şeyi unutmazdı. Babamın amca oğlu Yusuf Ağayla bir lades tutmuş, bu lades on dört yıl sürmüş, sonunda anam LADES demişti. Çok da güzel konuşuyordu. Yazık ki Türkçesi kıttı. Belki Kürtçeyi bir destancıdan daha güzel konuşurdu. O bir masal, bir destan, bir olay anlatırken herkesi lalü ebkem ağzına baktırırdı. Ben de onun anlatımına hayrandım. Onun anlatıları beni büyülerdi. Bunca yıl, hiç konuşmadığım halde daha Kürtçeyi anlayabiliyor, biraz da konuşabiliyorsam onun yüzündendir.

Alain Bosquet

Sevgili Yaşar, yirmi yıldır sizinle tanışıyoruz. Önce araya giren dergilerle, sonra kitaplarınızla ve daha sonra da on yıl kadar öncekinden bugüne uzanan coşkulu bir dostlukla. Sanırım size birkaç soru sormanın zamanı geldi artık. Bunun kamuoyuna açık nedeni, genel olarak kazandığınız ün ve kişiliğinizi saran gizler: Bir Türk yazarı nasıl okunur? Öbür neden biraz daha özel: Sizde düş gücü, gerçekle nerede birleşir? Kötü ve eski bir alışkanlığa uyarak sorularımı sıralamama izin verin. Descartes’ın ve Valery’nin ülkesinde, bölünmez bir bütünü gereksiz yere kesip biçmek pahasına da olsa işlemler sırayla yapılır. Fransa’da ve genellikle Batı ‘da açıklamayı çok severiz; ve açıklamalar yeterli olmadığı zaman, bilimsel bir tavırla bu açıklamaların bir yaratıcıyı ya da bir insanı anlatmaya neden yeterli olmadığını açıklarız. Önce çocukluğunuzun en uzak, en derin köşesine gidelim. Gelenekleri, töreleri, yalnızlığı, mutluluğu ve açılarıyla gerçek bir Kürt ülkesinden geliyorsunuz. Gözlerinizi neyin üstüne açtınız? Çevrenizde neler vardı? Bir baba, bir anne, bir aşiret mi gördünüz? Göçebe mi yoksa tümüyle yerleşik miydiniz? Ufkunuz nasıldı? Gökyüzü nasıldı? Bir dağ, bir ova var mıydı? Ya kültürler? Ya eşyalar? Evcil hayvanlar nelerdi? Çocukluğunuzun krallığını betimleyin bana.

“Bu anlatacaklarımı ben yaşamadım”

Yaşar Kemal

Doğduğum, büyüdüğüm Çukurovayı, köyümü, evimi anlatmadan önce birazcık ailemi, onların yaşadıkları yeri, Çukurovaya gelişlerini, geliş maceralarını anlatayım. Babamın, anamın, bütün ailemin köyü Van gölünün kıyısındaki Ernis köyü, Ernis iskelesidir. Şimdiki adı Günseli kasabası. Günseli kasabası Van ilinin Muradiye ilçesine bağlıdır.

Bu anlatacaklarımı ben yaşamadım. Aileden, dahası da anamdan duyduklarımdır. Anamın çok güçlü bir belleği vardı. Hiçbir şeyi unutmazdı. Babamın amca oğlu Yusuf Ağayla bir lades tutmuş, bu lades on dört yıl sürmüş, sonunda anam LADES demişti. Çok da güzel konuşuyordu. Yazık ki Türkçesi kıttı. Belki Kürtçeyi bir destancıdan daha güzel konuşurdu. O bir masal, bir destan, bir olay anlatırken herkesi lalü ebkem ağzına baktırırdı. Ben de onun anlatımına hayrandım. Onun anlatıları beni büyülerdi. Bunca yıl, hiç konuşmadığım halde daha Kürtçeyi anlayabiliyor, biraz da konuşabiliyorsam onun yüzündendir.

Köy, Van gölünün tam kıyısında, gölün kuzey doğusunda Esrük dağının eteğinde, Ağrıdağından sonra Türkiyenin ikinci yüksek dağı olan Süphan dağının yakınlarındadır.

1915’in bahar aylan olacak. Yukardan, Osmanlı ordusunu bozmuş, Kus ordusu Süphan dağının oralardan top sesleriyle birlikte köye akıyor. Top gülleleri köyün içine düşüyor. Güllenin biri de tam köyün ortasında büyük bir çukur açıyor. Çukurdan sıcak sular fışkırıyor. Top gülleleri gittikçe sıklaşıyor. Gölün içine de düşüyor. Gölden minare boyu sular fışkırıyor göğe doğru. Bir anda köy toparlanıyor, göç başlıyor. Doğuya, Bendimahi suyuna doğru yürüyorlar. Yolda, el ele tutuşmuş, Hazalla Zübeyde, ikisi de yakın akrabamız. Zübeyde sonradan Tahir amcamın karısı oluyor. Bir top güllesi parçası geliyor kızların biribirine tutuşmuş ellerini alıyor götürüyor. Bendimahi köprüsüne geliyorlar ki, ne görsünler, ortalık kıyamet günü. Köprünün önüne insanlar yığılmış, taşmış… Millet köprüyü geçmek için biribirini kırıyor. Rus ordusu da arkalarında, gölü, üst başlarındaki Esrük dağını, ortadaki düzlüğü toplar durmadan dövüyor. Yaralananlar, ölenler, kalabalıkta ezilenler… Ortalık toz duman… Ferman okunmuyor. Yorganlarını, döşeklerini suya atıp üstünden geçmeye çalışanlar. Bir ara I ,uvan aşiretinin, yani bizim aşiretimizin Beyi olan babamın amcası Gulihan Bey babamı çağırıyor: “Buraya gel, Sadık,” diyor. “Git de golün kıyısındaki Hüseyini al gel. O, seni dinler, onu getirirsin ancak sen getirirsin.”

Babam gerisin geri yola düşüyor.

Hüseyin Bey, babamın amcalarından birinin oğlu. Çok yakışıklı bir insan. Önce Van’da okuyor. Orasını bitirince İstanbul’a gidiyor. Oradaki yüksek okula giriyor. Birkaç yıl sonra köye dönünce bir tuhaf bir insan oluyor, hiç kimseyle, en yakın arkadaşı olan babamla bile ancak birkaç sözcük konuşuyor. Bir de her sabah tanyerleri ışımadan köyden çıkıyor, gölün üstündeki bir kayalığın üstüne oturuyor, gözlerini de suya dikiyor. Babam, arkasından köylüler onu izliyorlar, durumu görüyorlar. Babam birkaç kez onunla konuşacak oluyor, Hüseyin Beyse babama, en yakın akrabasına, sevdiği arkadaşına bir karşılık vermiyor, ona bir sözcük bile söylemiyor. Sonra köy işin aslını öğreniyor. İstanbulda, padişahlar şehrinde, periler sarayında Hüseyin Bey bir peri kızma karasevda bağlamış. İstanbulda, periler sarayında öyle kolay kolay buluşamıyorlarmış. Kız demiş ki Hüseyin Beye, sen git Vana, ben de oraya gelirim. Hüseyin Bey düşmüş yola, bir beklemiş, iki beklemiş kızın ne geldiği var, ne de geleceği. Özleminden köyde duramaz, ya Esrük dağını dolaşır ya da gölün kıyısında gezinirmiş. Bir gün gölün kıyısından sevinçle dönmüş. “Gelmiş, geldi, geldi, geldi, geldi/’ diye bağırmış. “Onun geleceğini biliyordum, biliyordum”

Ondan sonra Hüseyin Bey gölden artık hiç ayrılmaz olmuş. Her şafak vakti göle geliyor, kayalığın üstüne, aynı yere oturuyor, gözlerini de göle dikiyor, kırpmadan ortalık kararıncaya, göz gözü görmez oluncaya kadar gözlerini gölden ayırmıyormuş. Bu macera yıllar yılı sürmüş. Hüseyin Bey, gözlerini gölün sularına diker dikmez, gölün üstü aydınlanıyor, ışıkla doluyor, o ışıkların içinden peri kızının yüzü ortaya çıkıyor, Hüseyin Beyin yüzünde de, kızı görür görmez güller açıyor, yüzü sevinç içinde kalıyor, mutlulukla doluyormuş.

Herkes gibi Bey de duymuş bu işi, “Bırakın, delikanlıya dokunmayın, bu işin başka bir hal çaresi yok, böyleyse böyle” demiş.

O gün tanyerleri ışırken, bakmışlar ki, Hüseyin Bey gene yatağında yok. Babası demiş ki, “nasıl olsa ilerdeki kayasının üstündedir Hüseyin, oradan geçerken gider onu alır, öyle gideriz.”

Babam Hüseyin Beyin kayasına varıyor ki, ne görsün, dizleri tutmuyor, oraya, kayanın üstüne çöküveriyor. Karşısındaki gölde de Hüseyin Beyin ölüsü yüzüyor.

Babam gelmiş Beye, “ölüsü gölün sularında yüzüyor Hüseyin’in,” demiş. Arkadan düşman bastırıyormuş. Gidip de Hüseyin Beyin ölüsünü alıp gömmenin olanağı yokmuş. Bey çok olgun, İstanbulda okumuş, Mirmiran rütbesini taşıyan bir paşa olmuş kişiydi. “Bırakın, olduğu yerde kalsın, Hüseyin” demiş, “onun yeri orasıdır,”

Bundan sonra, Hüseyin Beyin denizde kalan ölüsü üstüne türküler, ağıtlar, destanlar çıkarıldı. Efsane yolda gittikçe büyüyor, dal budak salıyor. Ben Abdal Musa adındaki ailenin dengbejinden Hüseyin Beyle peri kızı destanını çok dinledim. O sabah, Hüseyin Bey sevgilisi peri kızıyla vedalaşmaya gidiyor, kızın yüzü her zamanki gibi suyun yüzüne çıkıyor. Hüseyin Bey ona hayran bakıyor. Sonra da ağlamaya başlıyor. Kız ona ilk olaraktan sesleniyor: “Neyin var, bugün yüzün karanlık, derdü bela içinde. Bunca yıl seni hiç böyle görmedim. Biz seninle bunca yıl aşk içinde, içimiz sevda dolu, içimizde mutluluk, bitip tükenmeyen… Bu ne hal?”

Hüseyin Beydir konuşmaz. Kız, üstüne üstüne gider. “Duymuyor musun top seslerini, bizim köyün hepsi kaçtı, ben de sana allahaısmarladık demeye geldim. Haydi allahaısmarladık. Kavuşmamız öteki dünyaya kalsın.”

Kız, “biz birbirimizden ayrılamayız. Ben bir peri kızı, sen bir insanoğlusun ama, Allah bizi biribirimiz için yaratmış”

Ve tanyelleri ışırken kız gölün sularının içinden sıyrılmış  çıkmış. Çırılçıplak, göz kamaştırıcı, peri kızıymış ki peri kızı  Hüseyine bakmış kalmış. Yerinden kıpırdayamamış Kız Hüseyin Beyi elinden tutmuş, “İşte bizim yerimiz burası. Biz birbirimizden ayrılamayız.” Almış onu gölün içine götürmüş.

Başka bir türküde de bu son başka türlü anlatıyordu.  Bu seferde Hüseyin Bey kızı denizden (bağışlayın Kürtler Van gölüne hep Van denizi derler, benim de dilime öyle geldi)  alıp getirmek için denize atlar. Kızı elinden tutar denizden çıkarır yazık ki gölden çıkan öteki peri kızları ikisini alır geri denizin içine götürürler.

Hüseyin Bey efsanesi son yıllara kadar, yani Diyo Ana, Zübevde, Zero, öteki yaşlılar ölünceye kadar ailede yasıyordu. Şimdi bir tek Hazal sağ, hani bir gülle parçasının elini götürdüğü kız, bilmem o anımsıyor mu hu türküleri, bu olayı? Vanda daha bu destanlar, ağıtlar, türküler yaşıyor mu? Birçok türkü derlediğim Günseli köylü akrabam Mısto acaba Hüseyin Bey üstüne çıkarılmış bir türkü, bir ağıt, bir destan biliyor mu? Vana yolum düşerse Mıstoya soracağım. Ya da bu olayı duymuşluğu var mı?

Hüseyin Bey orada sevgilisi peri kızının evinde kalınca bizimkiler, arkalarında Rus ordusuyla Vana kadar geliyorlar. Van bomboş kalmış, siniler sinek yok.
Anam derdi ki, “Vana girdik, ilk olarak bir şehir görüyorum, o da bomboş. Bu bomboş şehrin içinden geçerken bir korktum, bir korktum. Böyle ürkünç veren bir şey bütün ömrümde görmedim.
Bir de Van hapishanesinde öldürülen eşkıya amcamın kanlı giysilerini hapishane avlusunun kapısındaki çırılçıplak bir ağaca asmışlardı. Babam, biz kaçarken çetesini dağıtmış, eşkıyalığı bırakmış, bizimle birlikte yola düşmüştü. Ağabeyim Mahiro dağdan inmemiş, sonradan duyduğuma göre kocamın amcası oğlu yüzbaşı Reşit Beyin birliğine katılmış, Ruslara karşı savaşını sürdürmüş” Söylediklerine göre Yüzbaşı Reşit Bey kurmay yüzbaşıymış. Bitliste Ruslara karşı savaşırken alnından vurularak öldürülmüş. Bir İstanbullu, okumuş bir kız olan karısı aşireti bırakmamış, ölünceye kadar Beyin evinde kalmıştı. Ailede herkesin ayrı bir macerası vardı. Reşit Beyle karısının aşkı da olağanüstü bir macera. Mahir dayımın öldürülmesi de başlı başına bir macera.

Bizimkiler Van kalesinin dibinde bir hafta kadar kalıyorlar, ondan sonra da soluğu Diyarbakırda, Diyarbakırın köylerinde alıyorlar. Nedense, ne içinse, ben onun orasını bilemiyorum, anam da bilmiyordu, Mardinden aşağı çöle düşmüşler. Köyden ayrılırken epeyce paraları varmış. Anamın babasının da parası varmış. Anamın babası Aco çölde ölmüş. Babam üç kardeşmiş. En büyüğü Sadık, yani babam, ortanca Salih, en küçüğü de Tahir. Salihi de anamın babasından birkaç hafta sonra çölde yitirmişler, kumlara gömmüşler ölüsünü. Onun üstüne çıkarılmış ağıtlarda, yürek paralayıcı olan, onun ölmesinden daha çok onun çölün kumlarına gömülmüş olmasıydı.

Ailemin macerasını yazarken, bir de babamın anasından söz etmek gerek. Dediklerine göre babam bir metre doksandan daha uzun bir insandı, anasıysa küçücük bir kadın. Köyden yola çıktıklarında büyük anam hastaymış. Babam anasını sırtına almış, Vana kadar onu sırtında taşımış. Mezopotamya çölünü de böyle geçmişler. Atları olması gerek. Çünkü yaşamlarını anlatırlarken attan, hem de soylu atlarından çok söz ediyorlardı. Öyleyse babam anasını niçin sırtında taşıyormuş, ben buna birtakım sebepler aradım, sanırım buldum da. Anama söylediğimde de sebebi beni onayladıydı. Doğru olabilir. Tahir amcam da beni onaylamıştı. Atları varmış ya o atlara yataklarını öteki eşyalarını, yiyeceklerini yüklüyorlarmış. Anaları da atın birine binebilirmiş ya babam hasta anası incinmesin diye bir buçuk yıl, Vandan Çukurovaya kadar onu sırtında taşımış. Babamı ben de iyi anımsıyorum. O, uzun boylu adamlar azıcık kamburumsu, belki birazcık da beli bükülmüş gibi olurlar. Babam tığ gibiydi. Güçlü bir görünüşü vardı. Yolda başlarından geçen en önemli, sonradan durmadan konuştukları olay ananın Mezopotamya çölünde yitişiydi. Bir sabah tanyerleri ışımadan kalkıyorlar ki, ana yatağında yok. Babam orayı burayı, yanı yöreyi araştırıyor ki, ana ortalarda yok. Göçmeye hazırlanıyorlar, denkleri toplamışlar ya ana ortalıkta yok. Gün kızdırıyor, öğlen oluyor, ikindiye varıyor, bütün, evde kim varsa, çöle düşüyor o gün, gün kavuşuncaya kadar arıyorlar, koydunsa bul. Babam o gece sabaha kadar uyumuyor, anasının adını çağırarak çölü dolaşıyor. Sabah oluyor, gene aramalar… Anayı o gün de bulamıyorlar. Üçüncü gün babam öğleye kadar hiçbir yere kımıldamıyor, sonra da yerini buldum anamın, diye fırlıyor, geldikleri yöne koşarak yola düşüyor. O gün akşama doğru birkaç hurma bitmiş küçücük bir yeşillik gözüken bir koyağı uzaktan görüyor, ona doğru umutla koşuyor. Varıyor bakıyor ki anası bir hurma ağacının altında uyumuş. Onu uyandırmıyor, kendisi de zaten yorgunluktan ölüyor, o da anasının yanına kıvrılıyor. Gün ışırken bir de uyanıyor ki anası yok yanında, hemen koşarak yola düşüyor, o çöldeki çizgilere de yol denirse, eğer. Uzaktan yumulmuş, iki kat olmuş giden anasının karartısını görüyor. Ona yetişiyor. ‘Ana nereye?” Ana konuşmuyor. Onu sırtına almak istiyor. Ana oğlunun sırtına binmemek için çırpmıyor. Hurmaların altına geliyor. Bir yerlerden bir parmak kalınlığında bir su kaynıyor. O da az ilerde çölün kumlarında uçup gidiyor. Bir su içip dinleniyorlar. Babam inatçı, durmadan anasının nereye kaçtığını soruyor. Ana edemiyor, öfkeyle karşılık veriyor oğluna: “Cehennemin dibine gidiyorum. Nereye gideceğim, elbette köyüme, gavurların içine gidiyorum. Onlar da insan, beni yiyecek değiller ya, siz kaçın, bakalım nereye kadar kaçacaksınız.”

Böylelikle ana, Vandan Çukurovaya kadar oğlunun sırtından dört beş kez köyüne doğru kaçtı, oğullarına kök söktürdü. Bir seferinde aramadık yer bırakmadılar. Sonunda da onu bir karaçalı dikeninin içinde buldular. Onu oradan çıkarmcaya kadar da analarından emdikleri burunlarından geldi. Bu yaşlı hasta kadın o karaçalılığın içine nasıl girmiş, çalının köküne nasıl saklanmıştı, şaşılacak bir olay. Dikenler ananın her bir yanını parçalamıştı. Bu başına gelen kendi yüzündendi ya hiç alınmadı, sokurdanmadı, sanki hiçbir şey olmamış gibi, gene her zamanki dövüş çekişle oğlunun sırtına bindi. Hiçbir zaman oğlunun sırtına binmek istemiyor, kızıyor, bağırıyor, çağırıyor, çırpınıyor, onu bir atın üstüne bindirdiklerinde de düşüyormuş, halsizlikten atın sırtında duramıyormuş. Gene de inat ediyor, oğlunun sırtına binmiyor, gücü yettiğince yürüyor, hali kalmayınca da olduğu yere çöküyor, oğlu da onu geliyor sırtına alıyormuş. Büyük anam da babamın sırtında kendine gelinceye kadar ses çıkarmıyor, kendine azıcık gelince de feryadü figan, beni indir, diye yalvarıyormuş. Babam onu yere indirince de yürüyor, direncinin sonuna gelince de yere sağılıveriyormuş. Anam her zaman diyordu ki: “Dünyaya böyle inatçı bir insan gelemez. Ben çok insan gördüm ya böyle bir insana hiç rastlamadım.” Büyük anamın babamın sırtındaki maceraları, kaçmaları, kavgaları sürerken, çölde çok olaylarla karşılaşmışlar. Önce Gulihan Beyi Diyarbakırda bırakmışlar. Sonra birer ikişer köy yollarda dökülmüş kalmış. Çöle geldiklerinde bizimkiler tek başınalarmış.

Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor
Alain Bosquet ile Görüşmeler
[Yapı Kredi Yayınları]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Füruğ Ferruhzad’ın oğlu Kâmyâr’a yazdığı şiir: “Bu sana son ninnimdir yavrucağım”

Arsızlıkla damgalanan boş kinayelere/gülen bendim kendi varlığımın sesi/olayım istedim yazık ki "kadın"dım.

Kapat