Yaşar Kemal: Sartre ve Camus yarına kalacaklarsa eylemlerinden dolayı kalacaklardır

Ünlü bir yazar olmak doğaldır ki, daha büyük sorumluluklar yüklüyor. Sanıyorum ki, her ülkenin ayrı sorunları olduğu gibi, yazarlarının da ayrı ayrı, başka başka sorunları var. Örneğin sekiz yıl ben Türkiye İşçi Partisinin yöneticilerinden birisiydim. Sonraları kapatılan, Büyük Millet Meclisine 15 milletvekili sokan bu partinin Merkez Yürütme Kurulu üyeliğini ve Propaganda Komitesi Başkanlığını da yaptım. Bu partide çalışmak zorundaydım. Bu parti sekiz yıl ayakta kalabilmiş, bir milyona yakın oy almış bir partiydi. Bu partinin kuruluşunda katkım olmalı, neyim varsa bunun için harcamalıydım. Geleneksel faşizmi kırmakta halkıma yardım etmeliydim. Bugünlerde kurulmasına çalışılan sosyalist partisine beni de çağırdılar. Dahası da genel başkanlık önerisinde bulunanlar oldu. Ben, çok üzülerek bu çağrıya uymadım. Bir kere, gençliğimde olduğu kadar önümde romanlarımı yazacak vaktim kalmamıştı. Sonra da bu yaşta hem yazarlığı, hem de parti çalışmalarını bir arada götüremezdim. Vaktimi salt romanlarıma vermek zorundaydım. Şu anda sizinle bu konuşmayı yaparken, somut örnekler vermek daha iyi olur, somut örneklerle kendimi daha iyi anlatırım, diye düşünüyorum, şu anda bir eylemin içindeyim! Türkiyede hapishaneler, insanlığın yüz karası bir durumda.

On binden fazla politik, kırk binden fazla adi tutuklular, mahkumlar zor durumdalar. Ama yıllardan bu yana… Hapishaneler ortaçağ zindanlarını, Nazi toplama kamplarını aratmıyor. Örneğin mahkumlar zincirlerle biribirlerine bağlanarak mahkemelere götürülüyor. Kitap, gazete, çoğunlukla onlara verilmiyor. Teyp, radyo, televizyonlar çoğunlukla yasak. Hastalara gereğince bakılmıyor. Dışarıdan yeterince para, yiyecek gidemiyor içeriye. Sonra mahkumlar geceleri koğuşlarından alınıyor, büyük işkenceler yapıldıktan sonra yerlerine geri gönderiliyorlar. Sayılmakla bitmez insanlık dışı davranışlar. İşte iki bin kadar mahpus da bu yüzden açlık grevinde. Birçok hapishanedeki açlık grevi bir ayı geçti. Kırk üçüncü gününde olan grevler var. Açlık grevindeki gençlerin birçoğu ölümle karşı karşıya. Ve Türkiyede, dünyada bu korkunç olaya kimse gereğince ses çıkarmıyor. Muhalefet lideri İnönü, ben onu eskiden beri tanır, iyi bir adam olduğunu da sanırdım, o bile, açlık grevleri birer şiddet eylemidir, diyebildi. Bu insanların en küçük bir umarları olsaydı, açlık grevlerine başvurmazlardı. İnsanlık onurlarını kurtarmak için canlarını ortaya koydular ve şimdi ölümle karşı karşıyalar. Şimdiye kadar da Türkiye hapishanelerinde 12 kişi açlık grevlerinde öldü. Benim bildiğim resmi rakamlar. Açlık grevlerinde ölenlerin sayısı çok yüksektir. Alınan haberlere göre, hastanelere taşınan, tedavi kabul etmek istemeyen, her an ölümü bekleyen mahpusların sayısı kırkı geçmiş durumda. Bu zindanlarda yapayalnız kalmış insanlara sırtımı dönemez, vicdanımın, ya da vicdansızlığımın fildişi kulesine çekilemezdim. Ülkemde yoksulluk işsizlik diz boyu. Türk zenginleri de batının jet sosyetesinden de daha büyük tüketim içinde. Bir yanımda cehennem, bir yanımda cennet… Ben cehennemdekilerin içindeyim. Yaşamım da her zaman cehenneme çevrilebilir. Pek de, yaşamım boyunca cehennemden çıkmış değilim ya… Gene de gerektiği kadar acı çeken insanlara yardımcı olamıyor, çok üzülüyorum. Bir de başka bir şey düşünüyorum, bu kadar yazdım çizdim, hep onları yazdım, acaba bu kadar çaba bir şey değil mi? Bugünlerde basın toplantıları yapıyorum, gazetelere demeçler veriyorum, mitinglerde konuşuyorum. Ama yazık ki açlık grevindeki kişilerin durumları hiç değişmiyor. Açlıktan ölecekler. Ben ne yapayım şimdi? Bir şeyler, bir şeyler yapmak gerek. Böyle durumlarda, dünyamız zor günler yaşıyor, her yazarın böylesi eylemlere katılmalarını istiyorum. Katılmayanları suçluyorum. Asıl bu yazarları, sizin örnek olarak verdiklerinizi, ağızlarıyla kuş tutsalar da insanlık onları kusacaktır. Thomas Mann’ın, Saint-John Perse’in durumlarını onaylamıyorum. Böyle yazarlar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, sanatlarıyla insan düşüncesine, insanlık düzeyinin yükselmesine ne kadar yardım ederlerse etsinler, ben onları onaylayamam.

Sartre ve Camus’ye gelince iş değişiyor. Onlar yarına kalacaklarsa eylemlerinden dolayı kalacaklardır. Ben Sartre’a bir azgelişmiş ülkenin, demokrasi yüzü görmemiş, halkı zulüm altında inleyen bir ülkenin yazarı olarak minnettarım. Ona karşı büyük saygı ve sevgi duyuyorum.

Büyük bir yazar her koşulda büyük bir yazardır. Savunulacak bir dava kollamak sözü de bana ağır geliyor. Bunu da kabul etmiyorum. Bir yazarın savunulacak dava kollamasını hiç hiç anlayamıyorum. Haklı davaları savunan gerçek yazarlar o davalar bitse de gerçek yazarlar olarak kalırlar. Eğer onlar has yazarlarsa kalemlerinin değdiği yer altın olur. Hem insanlığa yardım ederler, savundukları dava geçip gitse de, insanlığa bir başeser bırakırlar. Sartre’la Camus’nün günahı dava savunmalarından değil, eğer bunlar güçsüz yazarlarsa, iyi yazar olmamalarındandır. Homerosun adamları gibi savaşan bir kişi var mı şimdi. Homerosun dünyasıyla ne ilişkimiz var bugün. Ama Homeros yaşıyor. Belki savaşlar da bitecek, ama Homeros devam edecek. Faulkner’ı düşünüyorum. Romanlarında zencileri savundu. Kimileri bunun tersini söylüyor ya, onların dediğinin de doğru olduğunu kabul edersek, bu Faulkner’ın romanlarına ne kaybettirdi? Faulkner’ı anlamak kolay değildir, ben onun büyük bir zenci savunucusu olduğunu romanlarından anlıyorum. Kim tersini söylerse söylesin, doğru olmadığını biliyorum. Amerikada zenci sorunu bitecek ama, Faulkner’ın romanları kalacak. Zencilere öylesine insanca yaklaşan, bunu da iyi anlatan bir kişinin, büyük bir ustanın romanı, yazdığı çağın koşulları değişti diye hiç eseri biter mi?

Gençliğimde en hayran olduğum kişi Zola’dır. Ömrümde de en çok okuduğum yazar odur. Yıllardır artık onu okumuyorum. Gençliğimde Germinalı aşağı yukarı ezberlemiştim. Şimdi onun iyi bir yazar olmadığını biliyorum. Zola’nın büyük yazarlığı Dreyfüsün, savunduklarının kurbanı olmamıştır. Belki de onun orta yazarlığını savunduğu davalar yüceltmiş, onu insanlığın gözünde bir kahraman yazar yapmıştır. Zola, eğer yetenekli bir yazarsa, onun yazarlığı savunduğu davanın değil, uydurduğu natüralizmin kurbanı olmuştur. Yanlış insan anlayışının kurbanı olmuştur. Romanı Stendhal gibi anlayamayışının kurbanı olmuştur. Benim Zola hakkındaki düşüncelerimle birlik olmayabilirsiniz. Siz de onu, birçokları gibi, Fransanın büyük yazarları arasında sayabilirsiniz. Ben de, Zola hakkındaki bütün olumsuz düşüncelerimden vazgeçer, sizinle birlik olmak için elimden gelen, gelmeyen çabayı da harcarım.

Kaynak: Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor – Alain Bosquet

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka: Aile çevremde bir yabancıdan bile yabancı yaşıyorum

Kapat