YAŞAR KEMAL’E GÖRE YÜZYILIN EN İYİ ÜÇ ROMANI

Fransa’nın en prestijli yayınevi Gallimard, 2010 yılında 100’üncü kuruluş yıldönümünde dünyaca ünlü 31 romancıdan 20. yüzyılı temsil eden romanı seçmelerini ve bir yazı kaleme almalarını istedi. Bu isimler arasında yer alan Yaşar Kemal, Erich Maria Remarque’ın ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’ kitabını seçti. I. Dünya Savaşı sırasında cepheye giden Alman gençlerin dramını çarpıcı bir dille anlatan savaş karşıtı roman, Naziler tarafından meydanlarda yakılan kitapların başında geliyordu. 1929 yılında yayımlanan roman, Türkiye’de Oda Yayınları’ndan çıkmıştı.

Yaşar Kemal, La Nouvelle Revue Française için kaleme aldığı yazıda ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u niçin seçtiğini şu sözlerle anlattıyordu:

“Benim için 20. yüzyılı en iyi anlatan roman hangisidir derken üç eser arasında gittim geldim, Heller’in ‘Catch 22’,  Şolohov’un ‘Ve Durgun Akardı Don’ ve Remarque’ın ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’. Remarque’ın kitabını gençliğimde okumuştum. Bu kitap 20. yüzyıl dünyasının el kitabı sayılabilir. Böylesi kitaplar büyük ustalıkla yazılır, dahası can pahasına yazılır. Hatırlayalım, bu kitabı Hitler meydanda yaktırmıştı. Bu kitabı bir daha okudum. Yıllar önce yazılmış bu kitap daha bugünlerde yazılmış gibi. Böylesi kitapları insanoğlu sonuna kadar götürecektir.”

Yaşar Kemal’in La Nouvelle Revue Française’deki yazısının tam metni aşağıdan okuyabilirsiniz.

blank‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’

Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümleri kanıksayarak… Bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler, insanların yüzünü ağartan işlerdir. İnsanlık, yüzyılımızın yaptıklarıyla övünebilir de.
Yine de geçirdiğimiz yirminci yüz yıl belki de insanlığın en acılı yüz yılıydı. Milyonlarca insan, çoğunluğu da genç, bu yüzyılda öldürüldü. 20. yüzyıl, insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı dünya savaşları bu yüzyılda çıktı, büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.
Birinci Dünya Savaşı’ndan geriye kalan insanlar, savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz… İkinci Dünya Savaşından kalanlar daha beter durumda. Hele Üçüncü Dünya Savaşı, yani Soğuk Savaş, insanlarımızın nasıl canına okudu… Dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek… Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek, ölümü beklemek gibidir.
Her savaş, adı ne olursa olsun, bir yıkım, bir ölümdür, insanlığımızı çürütür, vicdanımızı çürütür. Yenenler de yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamazlar.

Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilendiler. Birinci dünya savaşı bittiği zaman dünyamız değişmişti. Bu değişimi de birçok usta yazdı. Savaşı görmüş ülkelerin de, görmemiş ülkelerin de romancıları bu korkunç olayı yazdılar, yazmak zorundaydılar. Savaşa girmemiş ülkelerin yazarları da savaşa girmişler gibi kıtlıklar gördüler, yoksullaştılar, aç kaldılar, savaşa girmişler kadar değiştiler.
Şu sıralar elimde çok önem verdiğim bir kitap var. Eric Hobsbawm Kısa 20. Yüzyıl 1914 – 1991 Aşırılıklar Çağı.
Hobsbawm kitabın girişinde “Kuşbakışı 20. Yüzyıl” başlığıyla bu yüzyıla önemli iz bırakan on iki kişinin 20. yüzyıla bakışını veriyor, bu on iki kişi 20. yüzyılın birçok yanını bize gösteriyor.
Burada Yehudi Menuhin’in değerlendirmesinin altını çizmek isterim: “20. yüzyılı özetlemek gerekirse, insanlığın o zamana kadar idrak ettiği en büyük umutları canlandırdığını ve bütün hayalleri ve idealleri yıktığını söyleyebiliriz.”
blank20. yüzyılda insanlık önemli pek çok şey yaratmıştır. Dünyanın birçok ülkesinde yeni bir eğitim anlayışı gelmiştir. Medya ve iletişim araçları değişmiş, gelişmiştir. Savaş silahları şaşılacak kadar değişmiştir. Bunların en önemlisi atom bombasıdır. Teknoloji ve üretim araçları şaşılacak kadar değişmiştir. Bir de Sovyetler Birliği var, doğuşu, yarattığı umutlar ve sevinç ve ortadan kalkması… Bu dünyamıza bir gün baktık ki dünya değişmişti.
Benim için 20. yüzyılı en iyi anlatan roman hangisidir derken üç eser arasında gittim geldim, Heller’in Catch 22, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don ve Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, bu kitabı gençliğimde okumuştum. Bu kitap 20. yüzyıl dünyasının el kitabı sayılabilir. Böylesi kitaplar büyük ustalıkla yazılır, dahası can pahasına yazılır. Hatırlayalım, bu kitabı Hitler meydanda yaktırmıştı. Yazarı da ortadan kaldırmak için aramışlar, kaçmayı başaran Remarque’ı bulamamışlar, buna karşın geride kalan kız kardeşini öldürmüşlerdi.
Bu kitabı bir daha okudum. Yıllar önce okuduğum bu kitap daha bugünlerde yazılmış gibi. blankBöylesi kitapları insanoğlu sonuna kadar götürecektir.
Dünyamızda savaşlar üstüne çok kitaplar yazılmıştır. İlyada destanını insanlık unutmadı. Savaşlar yok olduğu zaman bile İlyada okunacak. İlyada olmasaydı Stendhal Parma Manastırı’nı yazamazdı diyenler var. Tolstoy ben İlyada’yı yazdım diyor. Başkaları da Parma Manastırı’ndaki Waterloo olmasa Borodino anlatımı olamazdı diyor… Doğru değil gene yazarlardı.
Kimden gelirse gelsin, Remarque Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanıyla çağımızın destanını yazmıştır.
Bu roman 20. Yüzyılımızı en yaralı yönüyle yani savaşla derinlemesine gösteriyor. Çoğu şimdiye kadar görülmemiş silahlar, insanlık dışı silahlar karşı tarafın askerlerinin köylerinin, şehirlerinin üstüne yağmur gibi yağıyor, insanlar ölüyor, ölmeyenler yaralanıyor, insanlıktan çıkıp deliriyorlar. Bu romana göre savaşa giren iflah olmaz, delirmese bile şöyle veya böyle hastalanır. Savaştan çıkanlar eksik bir insan olurlar.
Birinci Dünya savaşında kimyasal silah çıktı ki bu silahların en korkuncuydu. İkinci Dünya savaşı kimyevi savaşların en korkuncuydu. Atom bombası çıktı, yalnız Japonya’nın üstünde patlamadı, bütün insanlığın üstünde patladı. Derken dünya eli yüreklerinde Amerikayla Sovyetler Birliğinin atom savaşına gireceği korkusuyla yaşadı. Onlar vazgeçtiler ama nükleer başlıklar, silahlar pek çok yerde hala duruyor, hatta çoğalıyor.
Biz gene Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok a gidelim.
Kitabın başlangıcında cephenin altı yedi metre gerisinde askerler dinleniyorlar. Yemek çok, gençler hep memnunlar. Yemekleri, bolluğu haketmiş değiliz diye, Prusya ordusu cömert değildir diye konuşuyor, şu sefamızı yanlış bir hesaba borçluyuz diyorlar. Yemek düşünüyorlar, yemek konuşuyorlar, posta geliyor, mektuplar geliyor, oldukları yerde keyifleri yerinde.
Ve savaş başlıyor, İngilizler durmadan kurşun sıkıyorlar. Kurşunlar o kadar çok ki. Savaşa şaşmış delikanlılar kaçışıyorlar. Kaçtıkça kurşunu yiyor yere düşüyorlar. Koşarken birden karşıdan kurşun akmaya başlıyor, arkada toplar gürlüyor, arkadakiler biraz duruyorlar, kaçanlarsa yavaşlıyor, onlar bir durduktan sonra, toplar yine gürlüyor. Onlar gene koşuyorlar, karanlıkta bir varıyorlar, kaçanların yarıdan çoğu ölmüş. Açlıktan kırılıyorlar. Yaralananları sırtlarına almışlar, yola düşmüşler. Kurşunlar yağmış, karşılık vermişler daha da yere düşmüş, ölenleri götürmüşler. Kurşunlar yağmur gibi yağıyor, toplar gürlüyor. Kurşunlar yağarken onlar topların çukurlarına iniyorlar, orada kendilerini koruyorlar. Yağan kurşunlara, gürleyen top güllerine can verenler inanılmayacak kadar çoğalırken birden göklere bakarlar, İngiliz uçaklarının seslerine doğru bakarlar, üstlerinde birçok uçak onları bombalıyor.
Görülmedik zayiat verirler. Uçaklar bir türlü onları bırakmaz, sonra hepsi birden bir emirle yerlere yüzükoyun yatarlar. Uçaklar üstlerinden gelir geçer. Gelirler giderler. Gelirler giderler ya yerlerde insan ölüleri çok. Arabalar gelir ölüleri, yaralıları taşımaya başlar. Yatan askerleri toplamak kolay değildir. Askerler dağılmıştır.
Orduya gönüllü gelenler hep bir aradadırlar, yalnız yüz elli kişiyken seksenden az kişi kalmıştır. Yaralıları sırtlarında taşırlar, sabahleyin onları doktorlara götürmek için. Uzaktan bir köy görürler, yola düşer köye giderler. Köyde kimse kalmamıştır. Evlerin içini ararlar, çok yiyecek içecek vardır. Lambaları yakarlar, ateş yakarlar, çoktandır açlardır, karınlarını doldururlar, hep birden uyurlar, hastalar inler. Köyde iki gün kalırlar, hastalardan birkaçı ölür, hastaları sırtlarına alırlar hasta yerlerine götürürler. Doktorların oldukları hastane gibi bir yerdir bu. Ölülerden sırtlarına alabildiklerini getirmişlerdir, getiremediklerini köye gömmüşlerdir.
Savaş sürer gider. Onlar için artık hiçbir anlam ve amaç taşımayan bu savaşın bir köşesinde beklerler, ölümden kaçarlar kaçarlar, yine beklerler. On dokuz yaşında gönüllü yazılmış Paul, dostu, yol göstericisi Kat’ın ölümünden sonra artık ölümden kaçmayı da bırakır.
1918 yılının Ekim ayında onu vurdular. Bütün cephe boyunca öyle sakin hareketsiz bir gündü ki!.. O günkü ordu bildirisini bir tek cümleye sığdırabildiler.

‘Batı cephesinde yeni bir şey yok’
Yüzükoyun düşmüştü ve yerde uyur gibi yatıyordu. Sırt üstü döndürdükleri zaman acı çekmemiş olduğunu gördüler. Yüzünde öyle dingin bir ifade vardı ki, bu sonuçtan adeta memnun kaldığı sanılırdı.
Yerde ölüsü yatan asker bütün romanı anlatan Paul’dür.
Remarque’nin Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı böyle biter.
Roman, sözlü sanatın en önemli koludur, çünkü her okuyucu bir romanı okurken okuduğu romanı başından sonuna kadar yeniden yaratır. Romanların gücü bu yaratmaya bağlıdır.
Bizim çağımızda romancıların başları beladadır, çünkü insanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır, çünkü roman insanlara insan olduklarını söyler.
Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar.
Savaşlar insanların ölüm fermanıdır, savaşlar üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.
Sanat, gerçek sanat savaşın, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğunun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır… Çünkü ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır. 20 yüzyılda roman bu uyarıcılığı dirençle sürdürdü. Erich Maria Remarque’ın 1929’da yazdığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor.

Yaşar Kemal
İstanbul, 23.09.2010

Ankette yer alan romanlar arasında Louis-Ferdinand Céline’nin ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’u, James Joyce’un ‘Ulysses’i, J. M. Coetzee’nin ‘Barbarları Beklerken’i, George Orwell’ın ‘1984’ü, Nabokov’un ‘The Gift’i de var.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz