“Yaşam baştan sona bir aldatmadır!..” – Cesare Pavese

Cesare PaveseBazı akşamlar konuşuyor konuşuyor, oyunun içinde erimiş, yeniden çocuklaşıyor, hıncımı unutuyordum.
Carlotta,” diyordum, “nasıl aşık olunur? Uzun süredir aşık değilim. Güzel bir şey olmalı, diye düşünüyorum. İyi giderse tadı çıkarılır, kötü giderse umulur. Günü gününe yaşandığını söylediler bana. Nasıl oluyor, Carlotta?”
Carlotta gülümseyerek başını sallıyordu.
“Sonra ne güzel düşüncelerimiz oluyor Carlotta. Sevdiğimiz, aşkımızın lafını bile duymak istemeyen kişi, hiçbir zaman bizim kadar mutlu olamaz. Yalnız,” gülümsüyordum, “başkalarıyla yatıp işi alaya almasın.”
Carlotta kaşlarını çatıyordu.
“Güzel şey aşk,” diye bitiriyordum sözlerimi. “Kimse kaçamaz aşktan.”
Herkes gibi bana da içecek bir şey veriyordu Carlotta. Kendi adıma konuşuyordum böyle akşamlar. En güzel konuşmaktır bu.

“Aşk da vardır, aldatma da. Gerçekten aşkın tadını çıkarabilmek için, aldatmanın da olması gerekir. Gençlerin anlamadığı şey de bu işte. Siz kadınlar daha çabuk öğreniyorsunuz bunu. Sen hiç kocanı aldattın mı?”

Carlotta kızararak gülümsemeye çalışıyordu.

“Biz erkekler daha aptaldık. Bir oyuncuya ya da bir kadın arkadaşımıza aşık oluyor, en iyi düşüncelerimizi sunuyorduk ona. Yalnızca, söylemeyi unutuyorduk bunu. Aşkın bir kurnazlık sorunu olduğunu bilmeyen bizim yaşımızda tek kız tanımıyorum. Erkeklerin genelevlere gidip sonra dışardaki kadınların farklı olduğu sanısına varmaları olacak iş değil. On altı yaşında sen ne yapıyordun Carlotta?”

Ama Carlotta’nın başka bir düşüncesi vardı. Yanıtlamadan önce gözleriyle kendisinin olduğumu söylüyordu bana; bense bakışlarında parlayan o üstüme düşmenin katılığından nefret ediyordum.

“On altı yaşında ne yapıyordun?” diye yineliyordum yere bakarak.

“Hiç,” diye yanıtlıyordu, ağır.

Ne düşündüğünü biliyordum.

Sonra bağışlamamı diliyor, zavallının biri olduğunu söylüyor, bir hakkı olmadığını kabul ediyordu. Ama, gözlerindeki o parıltı yetmiş oluyordu. “Aptalın biri olduğunu biliyor musun? Benim için önemli olan şey yüzünden kocan yeniden alabilirdi de seni.” Sonra, rahatlamış, çekip gidiyordum.

Ertesi gün ürkek bir telefon geliyor, kuru bir yanıt veriyordum. Akşama görüşüyorduk.

Carlotta, kolejdeki yeğenimden söz ettiğim zaman eğleniyor, asıl annemi koleje kapatıp çocukla birlikte yaşamak isterdim, dediğim zaman, inanmaz bir tavırla başını sallıyordu. Bizi, dayıyla yeğenmiş gibi davranan, ama gerçekte, kendilerini hoşnut eden, içinde eridikleri bir gizler ve alaylar dünyası olan ayrı iki varlık olarak düşlüyordu. Benim kızım olup olmadığını soruyordu, ters bir tavırla.

Tabii, doğduğunda on altı yaşındaydım. Bana inat sarışın oldu. Nasıl olur da sarışın doğulur? Sarışınlar hayvandır benim için, maymun ya da aslan gibi bir şeydir. Hep güneşteymişim gibi gelirdi bana.”

“Ben küçükken sarışındım,” diyordu Carlotta.

“Bense keldim.”

Bu son sıralarda, Carlotta’nın geçmişine karşı, zaman zaman bana daha önce anlattıklarını unutturan, sıkıcı bir merak duyuyordum. Bir tarih inceler gibi inceliyordum onu. Onunla oynuyor, garip çıkışlarla deşiyor, acımasız sorular sorup yanıtlarını kendim veriyordum. Gerçekte, kendimden başkasını dinlemiyordum.

Ama Carlotta beni anlamıştı. “Kendinden söz et bana,” diyordu bazı akşamlar, kolumu sıkarak. Beni kendimden konuşturmanın, dostu kalmam için tek yol olduğunu biliyordu.

“Sana hiç anlattım mı, Carlotta?” dedim bir akşam, “birinin benim için kendini öldürdüğünü?” Gülerek, ama şaşırmış, baktı bana.

“Gülecek ne var,” diye sürdürdüm. “İkimiz birlikte denedik kendimizi öldürmeyi, o başardı. Gençlikte olur böyle şeyler.” Garip, diye düşünüyordum o zaman, bunu hiç kimseye anlatmamıştım: Anlatacak tam da Carlotta’yı buldum. “Bir arkadaşım, sarışın bir çocuk. Gerçek bir aslana benziyordu. Siz kızların böyle arkadaşlıklarınız olmaz. O yaşta aşın kıskanç olursunuz. Okula birlikte gider, ama hep akşamları görüşürdük. Çocukların hep yaptığı gibi, pis şeyler konuşurduk, ama bir hanıma aşık olmuştuk. Bizim ilk aşkımızdı bu, Carlotta. Akşamları aşktan, ölümden söz ederek geçirirdik. Hiçbir aşık, arkadaşının kendisini anladığına bizden daha çok güvenmemiştir. Beni utandıran, atak bir hüznü vardı Jean’ın adı Jean’dı. Siste gezdiğimiz o akşamların bütün hüznünü o yaratırdı. Bu kadar acı çekilebileceğine hiç inanmazdık…”

“Sen de aşık miydin?”

Jean’dan daha az hüzünlü olduğum için acı çekiyordum. Sonunda kendimizi öldürebileceğimizi buldum, ona da söyledim bunu. Her zaman bir hayalci olan Jean bu düşünceyi yavaş yavaş benimsedi. Bir tek tabancamız vardı. Patlayacak mı diye denemek için tepeye çıktık. Ateş eden Jean oldu. Gözüpek bir çocuktu, kadını sevmekten vazgeçse ben de vazgeçerdim, inanıyorum. Denemeden sonra çıplak bir keçiyolundaydık, kıştı, kıyıya yakın hala patlamanın şiddetini düşünüyordum ki Jean namluyu ağzına koyup: ‘…yapanlar da var…’ derken ateş aldı tabanca, öldürdü onu.”

Carlotta, dehşet içinde, bana bakıyordu.

“Ne yapacağımı bilemedim ben, kaçtım.”

O akşam, “Gerçekten seviyor muydun o kadını?” diye sordu Carlotta.

“O kadını mı? Jean’ı seviyordum ben, söyledim ya.”

“Sen de kendini öldürmek istiyor muydun?”

“Elbet. Bir aptallık olacaktı tabii. Yapmamaksa büyük bir alçaklık oldu ama. Bazen vicdan azabı çekiyorum.”

Carlotta bu hikayeyi sık sık anımsıyor, Jean’dan söz ediyordu bana tanımış gibi. Bana onu tanımlattırıyor, o zamanlar benim nasıl olduğumu soruyordu. Tabancayı saklayıp saklamadığımı sordu.

“Kendini öldürme sakın. Hiç kendini öldürmeyi düşündün mü?” derken bir yandan inceliyordu beni.

“Her aşık olan düşünür bunu.”

Carlotta gülümsemiyordu bile.

“Hala düşünüyor musun bu olayı?”

“Jean’ı düşünüyorum, ara sıra.”

IV.

Öğlen daireden çıkıp kahvesinin camlarının önünden geçerken, girip onunla konuşmak zorunda kalmamak için saklandığımda çok acıyordum Carlotta’ya. Öğlenleri eve dönmüyordum, o bir saatçik, bir lokantada, gözlerim yarı kapalı sigara içerek oturmak çok hoşuma gidiyordu. Carlotta, iskemlesinde, oturduğu yerde, makineleşmiş biçimde fiş kesiyor, başıyla işaretler yapıyor, gülümsüyor, kaşlarını çatıyordu, birkaç müşteri de ona takılıyordu bu arada.

Sabahın yedisinden öğleden sonra dörde kadar orda oluyordu. Mavi bir giysi oluyordu üstünde. Ayda dört yüz seksen liret alıyordu.

Çalışma saatlerini ara vermeden doldurduğu için memnundu. Öğlen yemeğini, yerinden ayrılmadan, büyük bir fincan sütle yiyordu. Gelip gidenlerin sürekli kapı çarpmaları olmasa kolay bir iş olduğunu söylüyordu bana. Sanki beynine tokmakla vurulur gibi oluyormuş bazen.

O zamandan beri, kahveye girince yavaşça kapatırım kapıyı. Müşterilerin yaptıklarını bana anlatmaya çalışırdı Carlotta, ama benim gibi konuşmayı başaramazdı, bazı yaşlı müşterilerin yaptığı önerilerden üstü kapalı söz ederek sarsmayı da başaramadığı gibi.

“Sen de kabul et,” dedim ona, “yalnız bana gösterme. Tek sayılı günlerde kabul edersin onu. Hastalık almamaya dikkat et.”

Carlotta ağzını büzüyordu.

Birkaç günden beri bir düşünce kemiriyordu içini. “Yeniden aşık mı olduk, Carlotta?” dedim bir akşam.

Dayak yemiş bir köpek gibi bakıyordu bana. Bense yine sabırsızlanmaya başlıyordum. Akşam, yan karanlık odada, o ışıklı göz atışlar, o el sıkışlar öfkelendiriyordu beni. Hep Carlotta’yla bağlanmaktan korkuyordum. Yalnızca düşünmekten bile nefret ediyordum bunu.

Sessizleştim yeniden, kabalaştım. Ama Carlotta bir zamanlarki alçakgönüllü coşkuyla karşılamıyordu artık sarılışlarımı. Kımıltısız kalıyor, donuk bir bakışla bakıyordu bana; arada bir, şefkatli bir davranışla, onu dinginleştirmek için uzattığım okşayışlarıma katılıyordu.

Bu, daha da az hoşuma gitti. Ona sahip olmak için kur yapmak zoruma gidiyordu. Ama olanlar birdenbire olmadı. Carlotta:

“Başım çok ağrıyor… o kapı! Bu akşam oturalım. Bir şeyler anlat bana,” diyordu.

Carlotta’nın ciddi olduğunu, kendine yıkıma uğramış havası verdiğini, pişmanlıklar yarattığını fark ettiğim zaman, ben de, eskisi gibi sarılmadım artık: Basit bir şekilde aldattım onu. Bir zamanların, bir randevuevinden dönerken, sevinçsiz ve hüzünsüz, bunalmış bir kahvede oturup dinlendiğim donuk akşamlarını yeniden yaşadım. Bunun doğru olduğunu düşünüyordum: Ya bütün tehlikeleriyle kabul edilir aşk ya da fahişelere gitmekten başka yol kalmaz.

Bunun Carlotta’nın kıskançlık yapma gösterisi olduğunu düşünüyor, gülüyordum. Ama çektiği acıdan yararlanabilmek için çok basitti. Tersine, gerçekten acı çekenler gibi, çirkinleşiyordu. Üzülüyor, ama onu bırakmak zorunda olduğumu duyumsuyordum.

Carlotta darbeyi önceden sezdi. Yatakta olduğumuz, içgüdüme uyarak konuşmaktan sakındığım bir akşam, beni birden itip duvarın dibine büzüldü.

“Ne var?” diye sordum, öfkeyle.

“Ben yarın kendimi vursam,” dedi birden bana dönerek, “senin için hiç önemi olur mu bunun?”

“Bilmem,” diye kekeledim.

“Ya seni aldatsaydım?”

“Yaşam baştan sona bir aldatmadır.”

“Ya kocama dönseydim?”

Ciddi konuşuyordu. Omuz silktim.

“Zavallı bir kadınım ben,” diye yeniden başladı Carlotta. “Seni aldatmaya yeteneğim de yok. Kocamı gördüm.”

“Nasıl?”

“Kahveye geldi.”

“Peki Amerika’ya kaçmamış mıydı?”

“Bilmiyorum,” dedi Carlotta. “Kahvede gördüm onu.”

Belki söylemek istemiyordu ama ağzından kaçtı: Kocasının yanında kürklü bir bayan varmış.

“Öyleyse konuşmadınız mı?”

Carlotta duraksadı. “Ertesi gün yine geldi. Benimle konuştu ve eve kadar getirdi sonra.”

Kendimi sıkılmış duyumsuyordum, kabul etmeliyim. Hafif bir sesle, “Buraya mı?” dedim.

Carlotta bütün gövdesiyle sarıldı bana. “Ama ben seni seviyorum,” diye fısıldadı. “Sanma ki…”

“Buraya mı?”

“Önemli değil sevgilim. İşlerinden söz etti bana. Yalnız, onu yeniden görmekle seni ne kadar çok sevdiğimi anladım, bana yalvarsa bile dönmezdim artık ona.”

“Demek sana yalvardı?”

“Hayır, bir daha evlenmek zorunda kalsa, yine benimle evleneceğini söyledi bana.”

“Sonra yine gördün mü onu?”

“Kahveye geldi yine o kadınla…”

Carlotta’yla geçirdiğim son gece oldu. Gövdesine veda etmeksizin, yakınmasız, onu aramayı, evine gitmeyi kestim. Bana telefon etmesine, kahvede beklemesine izin veriyordum, her akşam değil ama, ara sıra. Her defasında geliyordu Carlotta, gözleriyle parçalıyordu sanki beni. Ayrılacağımıza yakın, sesi titriyordu.

“Onu bir daha görmedim,” diye fısıldadı bir akşam.

“İyi yapmıyorsun,” diye karşılık verdim, “onu yeniden elde etmeye çalışmalıydın.”

Carlotta’nın kocasını kaybettiğine üzülmesi yüzde yüz üzülüyordu buna öfkelendiriyordu beni, bu konuşmalarla beni kendine bağlayacağını umması da öfkelendiriyordu. Ne Carlotta’nın vicdan azabı çekmesine, ne benim kendimi tehlikeye atmama değerdi bu beyaz aşk.

Bir akşam evine uğrayacağımı söyledim ona telefonda. İnanmaz, kuşkulu bir tavırla açtı kapıyı. Salonda, biraz kuşkuyla, çevreme bakındım. Üzerinde kadife bir giysi vardı. Nezle olduğunu, elinde mendilini buruşturup durduğunu, arada bir de kızarmış burnuna götürdüğünü anımsıyorum.

Anlamış olduğunu gördüm hemen. Uysal, sessiz, zavallı bakışlarla karşılık veriyordu sözlerime. Mendilin üzerinden kaçamak bakarak her şeyi söylemeye bıraktı beni. Sonra ayağa kalktı, karşıma gelip gövdesini yüzüme dayadı, sarılmak zorunda kaldım.

Hafifçe, “Yatağa gelmiyor musun?” dedi her zamanki sesiyle.

Gittim yatağa, yattığımız sürece nezleden alev alev yanan, nemli yüzü sinirime dokundu. Geceyarısı yataktan atlayıp giyinmeye başladım. Işığı yakıp bir an baktı Carlotta. Sonra söndürdü ve “Git, git,” dedi. Ne diyeceğimi bilemeyerek, yolumu el yordamıyla bulup çıktım.

Sonraki günlerde telefon etmesinden korkuyordum, ama hiç rahatsız etmedi beni. Haftalarca dinginlik içinde çalıştıktan sonra, bir akşam Carlotta’yı arzuladım yine, ama utancım gitmeme engel oldu. O kapıyı çalsam mutluluk götüreceğimi de biliyordum oysa. Hep kesinlikle bildiğim bir şeydi bu.

Gitmedim, ama ertesi gün kahvesinin önünden geçtim. Kasada bir sarışın vardı. Saatlerini değiştirmiş olmalıydı. Akşam da görmeyince, hasta ya da kocasına dönmüş olabileceğini düşündüm. Bu düşünce canımı sıktı.

Ama, kapıcı kadın sert, kötü kötü bakan gözleriyle beni süzerek, onu bir ay önce yatağında ölü ve gazı açık bulduklarını söylediğinde, o zaman bacaklarım titredi.


Cesare Pavese
Öykü: Kendini Öldürenler, 3.Bölüm. |  2 bölümü okumak için tıklayız>>

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz