MİLAN KUNDERA: HEPİMİZİN, BAKIŞLARINI ÜZERİMİZE DİKECEK BİRİLERİNE GEREKSİNİMİMİZ VAR

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Hepimizin, bakışlarını üzerimize dikecek birilerine gereksinimimiz var. Hangi tür bakışlar altında yaşamak istediğimize göre dört kategoriye ayrılabiliriz.

İlk kategori sayısız anonim gözü, başka bir deyişle, kamuoyunun gözlerini özlüyor. Alman şarkıcının, Amerikalı kadın oyuncunun, hatta uzun boylu, büyük çeneli, hafifçe kamburunu çıkararak yürüyen editörün durumunda bile bu böyle. Editör okurlarına alışmıştı, günün birinde Ruslar gazetesini yasaklayınca sudan çıkmış balığa döndü. O tanımadığı gözlerin yerini hiçbir şey tutamazdı. Boğulacağını sandı. Sonra bir gün sürekli olarak izlendiğini, konuşmalarının dinlendiğini ve sokakta gizlice fotoğrafının çekildiğini fark etti. Birden anonim gözler buldu üzerinde; oh, yeniden nefes alabiliyordu artık! Duvarındaki mikrofona teatral söylevler çekmeye başladı. Kaybettiği okuyucu kitlesini poliste bulmuştu.

İkinci kategori bir sürü tanıdık göz tarafından seyredilmek için dirimsel bir gereksinim duyan insanların oluşturduğu kategoridir. Bunlar kokteyl partilerle yemeklerin yorulmaz ev sahipleridir. Seyircilerini kaybettiklerinde yaşam odalarında ışıkların söndüğü duygusuna kapılan birinci kategoridekilerden daha mutludurlar. (Ki bu, birinci kategoridekilerin başına er geç gelir.) İkinci kategoridekiler gereksindikleri gözleri her zaman bir yerlerden bulup çıkarırlar. Marie-Claude ve kızı ikinci kategoridendirler.

Bir de üçüncü kategori var; sürekli sevdikleri insanın gözü önünde olmak isteyenlerin oluşturduğu kategori. Onların durumu birinci kategoridekilerin durumu kadar tehlikelidir. Bir gün sevdiklerinin gözleri kapanacak ve oda kararacaktır.

Ve son olarak da dördüncü ve en ender görülen kategori, varolmayan kişilerin düşsel gözlerinde yaşayanların oluşturduğu kategori var. Bunlar düşçülerdir. Franz, örneğin. Sadece Sabina için Kamboçya sınırına kadar gitti. Otobüs Tayland yollarında sarsıla sarsıla ilerlerken, Franz, Sabina’nın kendisine dikilmiş dalgın bakışlarını üzerinde hissediyordu.

***

Franz ve Simon bu romanın düşçüleri. Franz’ın tersine, Simon annesini hiçbir zaman sevmedi. Çocukluğundan beri babasını aradı. Babasının kendi doğumundan öncesine rastlayan bir haksızlığın kurbanı olduğunu, bunun da kendisine yaptığı haksızlığı açıklayabileceğini düşündü hep. Babasına hiçbir zaman kızmadı, çünkü onu sürekli kötüleyen annesiyle saf birliği etmek istemiyordu.

On sekiz yaşına, liseyi bitirinceye kadar annesiyle birlikte oturdu; sonra Prag’a, üniversiteye gitti. O sırada Tomas cam siliyordu. Simon babasıyla kazara karşılaşabilmek için çoğu kere saatlerce fırsat kolladı. Ama Tomas hiçbir zaman durup onunla konuşmadı.

Kocaman çeneli eski editörle işbirliği etmesinin tek nedeni, editörün kaderinin Tomas’a babasınınkini hatırlatmasıydı. Editör, Tomas’ın adını bile duymamıştı. Oedipus yazısı çoktan unutulmuştu. Ona yazıdan sözeden ve Tomas’tan dilekçe için imza istemesini söyleyen Simon’du. Editör ‘olur’ dediyse, bunu sırf oğlana iyilik olsun diye yaptı, çünkü onu seviyordu.

Babasıyla tanıştığı günü düşündükçe, kapıldığı sahne korkusundan utanç duyuyordu Simon. Babası onu sevmiş olamazdı. Oysa kendisi babasını sevdi. Söylediği her bir sözü hatırlıyordu ve zaman geçtikçe söylediği her şeyin ne kadar doğru olduğunu anladı. Onu en çok etkileyen de ‘Ne yaptıklarını bilmeyen insanları cezalandırmak barbarlıktır’ cümlesiydi. Kız arkadaşının amcası eline bir İncil tutuşturduğunda, özellikle İsa’nın şu sözleri dikkatini çekti: “Bağışla onları, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.” Babasının inançsız olduğunu biliyordu, ama iki cümle arasındaki benzerlikte gizli bir işaret gördü; babası seçtiği yolu onaylıyordu.

Taşrada geçen aşağı yukarı üçüncü yılında Tomas’tan gelip kendisini ziyaret etmesini isteyen bir mektup aldı. Buluşmaları dostça oldu. Simon sakindi ve hiç kekelemedi. Birbirlerini çok iyi anlamadıklarını fark etmedi bile büyük olasılıkla. Dört ay kadar sonra, Tomas’la karısının bir kamyon altında ezildiklerini bildiren telgrafı aldı.

Gene o sıralarda, bir zamanlar babasının sevgilisi olmuş, Fransa’da yaşayan bir kadının varlığını öğrendi. Adresini buldu. Yaşamını izleyen düşsel bir göze şiddetle gereksinim duyduğu için, ona uzun uzun mektuplar yazacaktı.

***

Sabina zavallı köylü mektup arkadaşından yaşamının sonuna kadar mektup almaya devam etti. Yurduna olan ilgisi giderek daha çok azaldığı için çoğunu okumadan bir kenara attı.

Yaşlı adam öldü ve Sabina, Kaliforniya’ya taşındı. Doğduğu ülkeden daha uzağa, daha batıya.

Resimlerini satmakta zorluk çekmiyor ve Amerika’yı seviyordu. Ama sadece yüzeyde. Yüzeyin altındaki her şey ona yabancıydı. Derinde, aşağıda, ne büyükbaba vardı ne de amca. Kendini bir mezara kapayıp, Amerikan toprağına gömülmekten korkuyordu.

Derken bir gün cesedinin yakılmasını ve küllerinin rüzgara savrulmasını isteyen bir vasiyetname hazırladı. Tereza’yla Tomas ağırlık burcunda ölmüşlerdi. Sabina hafiflik burcunda ölmek istiyordu. Havadan daha hafif olacaktı. Parmenides’in diyeceği gibi, eksi artıya çevrilecekti.

***

Otobüs Bangkok’daki otelin önünde durdu. Artık hiç kimsenin içinden toplantı yapmak gelmiyordu. İnsanlar gruplar halinde çevreyi gezmek üzere dağıldılar; bazıları tapınaklara, bazıları kerhanelere yollandı. Franz’ın Sorbonne’dan arkadaşı geceyi birlikte geçirmelerini önerdi, ama Franz yalnız kalmayı yeğledi.

Kendini sokaklara vurduğunda hava hemen hemen kararmıştı. Hep Sabina’yı düşünüp duruyor, onun gözlerini üzerinde hissediyordu. Onun o dalgın bakışını ne zaman üzerinde bulsa, kendinden kuşkuya düşüyordu: Sabina’nın ne düşündüğünü hiçbir zaman tam anlamıyla bilememişti. Şimdi onu rahatsız da ediyordu bunu düşünmek. Onunla alay ediyor olmasındı? Yarattığı Sabina dinini aptalca mı buluyordu? Artık büyümesi ve kendisini tümüyle ona kendi eliyle yolladığı genç sevgilisine adaması gerektiğini söylemek istiyor olabilir miydi?

Gerçeğin düşten öte, çok daha öte bir şey olduğunu bulup çıkarmak için gelmişti!

Kocaman yuvarlak gözlüklü yüzü gözünün önüne getirince, birden öğrenci sevgilisiyle ne kadar mutlu olduğunu anladı. Birden Kamboçya girişimi ona anlamsız, gülünç göründü. Neden gelmişti? Ancak şimdi anlamıştı nedenini. Gerçek yaşamının, tek ve gerçek yaşamının ne Sabina ne de yürüyüşler değil, sadece ve sadece gözlüklü kız olduğunu kuşkuya yer bırakmamacasına keşfetmek üzere gelmişti. Gerçeğin düşten öte, çok daha öte bir şey olduğunu bulup çıkarmak için gelmişti!

O sırada yarı karanlığın içinden bir gölge belirdi ve ona anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. Yoluna çıkan adama şaşkın, ama anlayışlı bir bakışla baktı. Adam eğildi, gülümsedi ve acele acele ağzının içinde bir şeyler geveledi. Ne söylemeye çalışıyordu? Onu bir yere çağırıyor gibiydi. Adam Franz’ın elini tuttu ve onu bir yere doğru sürüklemeye başladı. Franz birinin yardımına gereksinim duyduğuna karar verdi. Belki de bunca yolu aşıp buralara gelmesinin anlamı vardı gerçekten de. Birisinin yardımına çağırılmıyor muydu?

Birden birincinin yanında iki adam daha belirdi ve bunlardan biri ondan İngilizce olarak parasını istedi.

O anda gözlüklü kız Franz’ın düşüncelerinden silindi gitti, Sabina gözlerini dikti üzerine; yüce yazgısıyla düşsel Sabina; Franz’a kendini ufacık hissettiren Sabina. Şimşekler çakan gözleri, öfkeli ve hoşnutsuz bakışlarıyla Franz’ı delip geçiyordu. Gene mi oyuna gelmişti? Biri budalaca iyiliğini gene mi sömürmüştü?

Yenine yapışan adamdan çekti kurtardı kolunu. Sabina’nın her zaman gücüne hayran kaldığı geldi aklına. Öteki adamlardan birinin ona karşı kaldırmak üzere olduğu kola sıkıca yapıştı ve kusursuz bir judo hamlesiyle adamı sırtından geriye fırlattı.

İşte şimde kendinden hoşnuttu, Sabina’nın gözleri hala üzerindeydi. Sabina bir daha Franz’ın utanılacak bir duruma düştüğünü görmeyecekti! Bir daha hiç geri çekildiğini görmeyecekti! Franz yumuşak ve duygusal olmayı bırakmıştı artık!

Bu adamlardan tadını çıkara çıkara nefret ediyordu neredeyse. Franz’la, Franz’ın saflığıyla alay ettiklerini sanmışlardı ha!

Omuzlarını hafifçe kısmış, gözleri öteki iki adam arasında gidip gelerek ayakta duruyordu. Birden, başına ağır bir şey indi ve o an ikiye büküldü. Bir yere götürülmekte olduğunu hayal meyal seziyordu. Sonra boşluğa fırlatıldı ve düşmeye başladığını hissetti. Şiddetli bir çatırtı, sonra bilincini kaybetti.

Cenevre’de bir hastanede açtı gözlerini. Marie-Claude yatağının üzerine eğilmişti. Ona burada olmaya hakkı olmadığını söylemek istedi Franz. Hemen gözlüklü kızı çağırmalarını istiyordu. Bütün düşünceler onunla birlikteydi. Yanında ondan başkasını görmeye katlanamayacağını haykırmak istedi. Ama konuşamadığını dehşet içinde fark etti. Gözlerini kaldırıp sonsuz bir nefretle baktı Marie-Claude’a, kaçıp kurtulmak istedi. Ama bedenini kıpırdatamıyordu. Başını, belki onu? Hayır, başını bile oynatamıyordu. Onu görmemek için gözlerini kapadı.

***
Bir kocanın cenazesi karısının gerçek düğünüdür!

Sonunda, ölümünde karısının olmuştu Franz. Eskiden olmadığı kadar ona aitti artık. Marie-Claude gereken her şeyi ayarladı; cenazeyi düzenledi, ölüm haberlerini yolladı, çelenkleri satın aldı ve siyah bir giysi yaptırdı -bir gelinlik, aslında. Evet, bir kocanın cenazesi karısının gerçek düğünüdür! Yaşam boyu süren didinip uğraşmalarının zirvesi! Bütün çektiklerinin ödülü!

Rahip bunu çok iyi anladı. Cenaze vaazı birçok sınavlara göğüs gererek, ebediyete göçen kişi için bir huzur kaynağı olan eşinin sevgisi üzerineydi; son günlerinde Franz da bu kaynağa dönmüştü zaten. Marie-Claude’un mezarın başında konuşmasını istediği Franz’ın meslektaşı da öncelikle ebediyete göçenin yürekli eşinden sözetti.

Arkada bir yerde, bir arkadaşına yaslanmış duruyordu koca gözlüklü kız. Aldığı onca hapla, bastırılan hıçkırıkların birleşmesi sonucunda, daha tören sona ermeden bir kasılma nöbeti geldi üzerine. Midesini tutarak öne doğru devrildi, arkadaşı onu mezarlıktan götürmek zorunda kaldı.

***

Ortaklaşmacı çiftliğin yöneticisinden telgrafı alır almaz, motosikletine atladı. Geldiğinde cenazeyi kaldıracak kadar zaman vardı. Mezartaşının üzerinde babasının adının altına seçtiği yazı şöyleydi: TANRININ CENNETİNİ YERYÜZÜNDE İSTEDİ.

Babasının bunu bu sözcüklerle söylemeyeceğini biliyordu, ama bu sözcüklerin babasının düşündüklerini dile getirdiğinden emindi. Tanrının krallığı adalet demektir. Tomas adaletin egemen olacağı bir dünya özlemişti. Babasının yaşamını kendi sözcükleriyle dile getirmeye hakkı yok muydu Simon’un? Vardı elbette: Bütün varisler ta dünyanın kurulduğundan beri sahip olmamışlar mıdır bu hakka?

Franz’ın mezarının üzerindeki taşı süsleyen yazı NİCE DOLAŞMALARDAN SONRA DÖNDÜ idi. Dini anlamda yorumlanabilir bu sözler: Dolaşmalar dünyadaki varoluşumuz, dönüş ise Tanrı’nın kucağına dönüşümüzdür. Ama işin aslını bilenler bunun son derece din dışı bir anlamı da olduğunu biliyorlardı. Gerçekten de Marie-Claude’un ağzından bundan başka laf çıkmıyordu: Franz, sevgili, tatlı Franz! Orta yaş bunalımını atlatamadı işte! Ya onu ağına düşüren o acınası kızcağız! Güzel bile değildi (Arkasına sığındığı o kocaman gözlükleri gördünüz mü?) Ellisine merdiven dayadılar mı kız genç olsun da ne olursa olsun. (Hepimiz bilmez miyiz!) Bir tek karısı bilir nasıl acı çektiğini! Katışıksız bir ahlak acısıydı çektiği! Çünkü aslında, özünde Franz iyi yürekli, ahlaklı bir adamdı. Asya’daki -adı her neyse,- o yere yaptığı o çılgın, umarsız yolculuğu başka nasıl açıklayabilirsin? Ölümü bulmaya gitti oraya. Evet, Marie-Claude bunun gerçek olduğuna yüzde yüz inanmıştı: Franz bile isteyerek ölümü seçmişti. Son günlerinde, ölüm döşeğindeyken, artık yalan söylemesine gerek kalmadığı sırada bir tek Marie-Claude’u istemişti yanında! Konuşamıyordu ama nasıl da teşekkür etmişti ona bakışlarıyla! Gözlerini ona dikmiş, bağışlaması için yalvarmıştı. O da bağışlamıştı Franz’ı.

***

Beethoven’den ne kaldı?

Kamboçya’nın ölen halkından ne kaldı geriye?
Asyalı bir çocuğu kucağına almış bir Amerikalı kadın oyuncu fotoğrafı.
Tomas’tan ne kaldı geriye?
TANRININ CENNETİNİ YERYÜZÜNDE İSTEDİ diyen bir mezar yazısı.
Beethoven’den ne kaldı?
Bir kaş çatış, olmayacak bir saç yelesi ve ‘Es muss sein!’ diyen kasvetli bir ses.
Franz’dan ne kaldı geriye?
UZUN DOLAŞMALARDAN SONRA DÖNDÜ diyen bir mezar yazısı.
Böyle uzar gider bu liste. Unutup gitmeden önce kitsch’e dönüştürecekler hepimizi. Varolma ve unutuluş arasındaki durak kitsch’dir.

Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz