PAUL AUSTER: YAZMAK GÖVDEDE BAŞLAR, SÖZCÜKLERİN ANLAMI VARSA!

Seni 1965’te Avrupa’ya götüren öğrenci gemisinde tanıştığın, şimdi de New York’taki en eski dostun olan ressam David Reed davet etti, koreograf Nina W. ile gönül ilişkisi olduğu için çağırmıştı seni; Nina’yı yakından tanımıyordun, David’le olan ilişkisi de uzun sürmedi, ama yanlış hatırlamadıysan kadının Merce Cunningham kumpanyasında dansçı olarak mesleğe başladığını sanıyordun, şimdi çalışmalarını koreografiye odakladıktan sonra da yapıtlarında Cunningham’ınkilere benzer bir yan vardı: güçlü, içten gelen, önceden kestirilemeyen hareketler. O dönem yaşamının en karanlık anıydı. Otuz bir yaşındaydın, ilk evliliğin yeni bitmişti, on sekiz aylık bir oğlun vardı ve düzenli bir işin de, paran da yoktu; kıt kanaat geçimini serbest çevirmen ve dünyada bilemediniz yüz okuyucuya ulaşmış üç kitaplı bir şair olarak sağlamaya çabalıyordun; Harper’s dergisine, New York Review of Books’a ve daha başka dergilere yazdığın eleştirilerle gelirini biraz olsun artırmaya uğraşıyordun; bir önceki yaz biraz para kazanmak için takma adla yazdığın (ve henüz bir yayıncı bulamadığın) polisiye romanın dışında kitap çalışmaların durmuştu, tıkanmıştın, sıkışmıştın, bunalmıştın, kafan karışıktı, şiir yazmayalı bir yıldan fazla olmuştu ve yavaş yavaş bir daha hiç yazamayacağını düşünmeye başlıyordun. Otuz iki yıl önce Nina W.nin açık provasını izlemek üzere lisenin spor salonuna gittiğin o kış akşamı işte bu durumdaydın. Dans konusunda hiçbir şey bilmiyordun, hâlâ da bilmiyorsun, ama iyi bir dansı seyrettiğin zaman içinde dalga dalga mutluluk kabarır; o akşam David’in yanındaki yerini alırken, o sırada Nina W.nin çalışma tarzını bilmediğin için ne tür bir beklentin olması gerektiğini de kestiremiyordun. Nina W. spor salonunun ortasında durdu ve az sayıdaki izleyicilere provanın iki farklı bölümden oluşacağını açıkladı: Yapıtın temel hareketlerini dansçılar yapacaklar, sözlü bölümü ise kendisi yorumlayacaktı. Sonra Nina W. kenara çekildi, dansçılar hareket ederek pistte dolanmaya başladılar. Dikkatini ilk çeken, gösteriye eşlik eden bir müzik olmayışıydı. Bu olasılık, yani müziğe değil, sessizliğe ayak uydurarak dans edebilme olasılığı hiç aklına gelmemişti, çünkü müziği hep dans için temel bir gereklilik, dansın ayrılmaz bir parçası olarak görmüştün; sadece dansın ritmini ve hızını belirlediği için değil, aynı zamanda izleyicide de duygusal bir ruh hali yarattığı, aksi halde tamamen soyut olabilecek gösteriye bir anlatım tutarlılığı getirdiği için de böyle düşünüyordun; oysa bu sefer yapıtın ritmini ve hızını dansçıların gövdeleri belirliyordu, sen buna alıştıkça müziğin eksikliğinin bir yaratıcılık kattığını gördün, çünkü dansçılar müziği kafalarının içinde duyuyorlardı, ritmi kafalarının içinde işitiyorlar, duyulamayan şeyi duyuyorlardı ve bu sekiz genç insan iyi dansçı, daha doğrusu harika dansçı oldukları için çok geçmeden sen de o ritmi kafanın içinde duymaya başladın. Hiç ses yoktu, spor salonunun ahşap zeminine çarpan çıplak ayakların sesinden başka ses yoktu. Dansçıların hareketlerinin ayrıntılarını şimdi anımsamıyorsun, ama sıçrayışları, dönüşleri, düşüşleri, kaymaları, kıvrılan kolları ve yere doğru düşen kolları, öne fırlatılan ve koşan bacakları, birbirine değen ve sonra değmeyen gövdeleri kafanın içinde görüyorsun; dansçıların zarafetinden ve atletik ustalıklarından etkilendin, o hareket halindeki gövdeleri görmek seni kendi içindeki daha önce bilmediğin bir yere götürüyor gibiydi ve yavaş yavaş içinde bir şeyin kabardığını, neşe ve mutluluğun gövdende yükselip başına kadar çıktığını hissettin; bu, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir mutluluk, durmaksızın her yanına yayılan bir keyifti. Altı-yedi dakika sonra dansçılar durdular. Nina W. öne çıkıp seyircilere az önce izlediklerinin ne olduğunu açıklamaya başladı; o konuştukça, dansın hareketlerini ve tarzını anlatabilmek için ne kadar içten ve coşkulu konuşuyorsa, sen bir o kadar az anlıyordun söylediklerini. Anlayamamanın nedeni, kadının bilmediğin teknik terimler kullanması değildi, çok daha temel bir gerçek vardı, sözcükler tamamen gereksizdi, az önce izlediğin sözsüz performansı anlatmak için kelimeler kifayetsizdi, çünkü hiçbir sözcük dansçıların yaptıklarını tam anlamıyla ve çarpıcı fizikselliğiyle aktaramazdı.

PAUL AUSTER: “İNSAN (EĞER BECEREBİLİRSE) SEVİLEBİLİR BİRİ OLARAK ÖLMELİ”

Sonra Nina W. kenara çekildi, dansçılar yeniden hareket etmeye başladılar ve senin içini dansa ara vermeden önce duyduğun aynı mutlulukla doldurdular. Beş-altı dakika sonra tekrar durdular, Nina W. konuşmak üzere bir kez daha öne çıktı, bir kez daha izlediğin güzelliğin yüzde birini bile aktarmayı başaramadı, bu böylece bir saat daha sürdü, dansçılarla koreograf dönüşümlü olarak ortaya çıktılar; hareket eden bedenleri sözcükler izledi, güzelliğin ardından anlamsız sesler geldi, mutluluk ve keyfin peşini can sıkıntısı kovaladı; öyle bir an geldi ki, içinde bir şey açılmaya başladı, dünya ile söz arasındaki uçurumdan, insan hayatını hayatı kavrayabilme ve ifade edebilme yeteneğimizden ayıran uçurumdan aşağı yuvarlandığını hissettin ve daha hâlâ anlayamadığın nedenlerle bu bomboş, sınırsız havanın içinden aşağıya düşüvermek seni bir özgürlük ve mutluluk duygusuyla doldurdu, gösteri bittiğinde artık o eski tıkanmışlık, sıkışmışlık duygusundan eser kalmamıştı, son bir yıldır üzerine çökmüş olan kuşkulardan kurtulmuştun. Dutchess ilçesindeki evine, evliliğinin bittiği günden beri yattığın alt kattaki atölyeye döndün ve ertesi gün yazmaya başladın, tam üç hafta türü belirsiz bir metin üzerinde çalıştın, şiir de değildi, düzyazı da, Manhattan’daki lisenin spor salonunda dansçıların dansını ve koreografın konuşmasını izlerken gördüklerini ve hissettiklerini anlatmaya çalışıyordun, önce sayısız sayfa doldurdun, sonra onları ayıklayıp sekiz sayfada topladın; o, senin bir yazar olarak ikinci kez dünyaya gelişindeki ilk yapıttı, o zamandan bu yana yazdığın her şeye açılan köprüydü, yazıyı yoğun kar yağışlı bir cumartesi gecesi sabaha karşı saat ikide bitirdin, çıt çıkmayan evde uyanık olan tek insandın; o geceyle ilgili, hâlâ aklından çıkaramadığın en korkunç şey, sen Beyaz Boşluklar adını vereceğin yazını bitirdiğin sırada, babanın sevgilisinin kollarında can vermesiydi. Kaderin ürkütücü trigonometrisi. Sen tam hayata dönerken, babanın hayatı sona eriyordu.

Senin yaptığın işi yapmak için yürümek şarttır. Sözcükleri aklına getiren, kafanda yazarken sözcüklerin ritmini işitmene yardımcı olan şey, yürüyüştür. Bir ayak ileriye, sonra öbür ayak ileriye, kalbinin çifte vuruşu. İki göz, iki kulak, iki kol, iki bacak, iki ayak. Bu, sonra şu. Şu, sonra bu. Yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa, bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir. Sözcükleri yazmak için çalışma masana oturuyorsun, ama kafanın içinde hâlâ yürüyorsun, sürekli yürüyorsun ve işittiğin şey kalbinin ritmi, kalbinin vuruşu. Mandelstam35: “Komedya’yı yazarken Dante’nin kaç çift sandalet eskittiğini merak ediyorum.” Yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir.
Sayfalar önce yolculuklarının dökümünü yaparken Brooklyn’le Manhattan arasındaki gidiş gelişlerinden söz etmeyi unuttun, 1980’de Kings semtine taşındığından bu yana tam otuz bir yıldır ortalama haftada üç kez kendi şehrinin içinde yol yapıyorsun, bu yolculuklar toplasan birkaç bin sefer eder, çoğu kez metroyla yeraltından gidip geliyorsun, ama pek çok kez de arabalarla, taksilerle Brooklyn Köprüsü’nü geçiyorsun, bin kere, iki bin kere, beş bin kere, kaç sefer gidip geldiğini bilmek olanaksız, ama bu gidiş gelişlerin ömrün boyunca yaptığın diğer yolculuklardan çok daha sık olduğu kesin ve her seferinde de köprünün mimarisine bir kez daha hayran oluyorsun; bu köprüyü bütün diğerlerinden ayıran özellik eski ile yeninin o göz okşayan kaynaşmasıdır, Ortaçağ gotik tarzı kemerlerdeki kalın taşlar, çelik kabloların oluşturduğu zarif örümcek ağının tam zıddıdır, yine de o kablolarla uyum içindedir; köprü bir zamanlar Kuzey Amerika’daki insan elinden çıkma en yüksek yapıydı; o katillerin New York seferinden önceki dönemde, en çok Brooklyn’den Manhattan’a geçişi severdin, hem soluna düşen limandaki Özgürlük Anıtı’nın hem de önünde uzanan şehir siluetinin, birden görüş alanına giren o kocaman binaların ve tabii onların arasında İkiz Kuleler’in, zamanla manzaranın alışılmış bir parçası haline gelen o güzellikten yoksun Kuleler’in köprünün belirli bir noktasında aynı anda göründüğü yere gelmeyi sabırsızlıkla beklerdin; Manhattan’a yaklaşırken şehrin siluetini hâlâ hayranlıkla seyretmene karşın Kuleler yıkıldığından beri köprüden her geçişinde orada ölenleri, evinin üst katındaki kızının yatak odasından Kuleler’in yanmasını izleyişini, saldırıyı izleyen üç gün boyunca semtinizin sokaklarına yağan dumanı ve külleri, rüzgâr cuma günü Brooklyn’den öteye esmeye başlayıncaya kadar sizi evin bütün pencerelerini kapatmak zorunda bırakan o acı, solunamaz kokuyu düşünmeden edemiyorsun; aradan geçen dokuz buçuk yıl içinde haftada iki-üç kez köprüden geçmeyi sürdürdüğün halde, yolculuk hiç de eskisi gibi değil, ölüler hâlâ orada, Kuleler de öyle, belleğinde zonklayan, gökyüzünde hâlâ boş bir delik gibi varlığını sürdüren Kuleler.

Ölülerin sana seslendiğini duydun; ama sadece bir kez, yaşadığın şunca yıl içinde bir tek defa. Olmayan şeyleri varmış gibi gören insanlardan değilsin; ne gördüğünü sık sık karıştırsan da, halüsinasyona ya da gerçeği fantastik saptırmalara eğilimin yok. Aynı durum kulakların için de geçerli. Zaman zaman şehirdeki yürüyüşlerinden birinde birinin sana seslendiğini sanırsın, sana seslenen karının, kızının ya da oğlunun sesini duymuşsun gibi gelir, ama onları görmek için arkana baktığında Paul ya da baba veya babacığım diyenler hep başkalarına seslenenler başkalarıdır. Ne var ki, yirmi, belki de yirmi beş yıl önce, gündelik yaşantından çok farklı koşullardayken, işitsel bir halüsinasyon yaşadın, ölüler korosunun karşında çığlık atışı beş ya da on saniyeden fazla sürmediği halde o seslerin yüksekliği, canlılığı ve gücü bugün de seni şaşırtmaya devam ediyor. Almanya’daydın, hafta sonunu Hamburg’da geçiriyordun, pazar sabahı aynı zamanda Almanya’daki yayıncın olan dostun Michael Naumann, Bergen-Belsen’e36, daha doğrusu bir zamanlar Bergen-Belsen’in olduğu yere gitmeyi önerdi. Biraz gönülsüz olsan da gitmek istedin, o kasvetli pazar sabahı neredeyse bomboş otoyolda gidişinizi anımsıyorsun, beyaz-kurşuni bir gökyüzü alabildiğine uzanan düz arazinin üzerine kapanıyordu, yolun kenarında ağaca çarpmış bir araba gördünüz, şoförün ölüsü çimenlerin üstünde yatıyordu, öylesine kıpırtısız ve bükülmüş bir haldeydi ki görür görmez öldüğünü anladın; sen ise arabada oturmuş, Bergen-Belsen’de tifüsten, açlıktan, dayaktan ölmüş ya da kasıtlı olarak öldürülmüş binlerce, on binlerce kişiyle birlikte ölen Anne Frank’ı ve ablası Margot’yu düşünüyordun. Arabanın sağ ön koltuğunda otururken ölüm kamplarıyla ilgili izlediğin düzinelerle film ve haber programı kafanın içinde dönüyordu, Michael’la birlikte gideceğiniz yere yaklaştıkça giderek huzursuzluk duymaya, içine kapanmaya başladın. Kamptan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Binalar yerle bir edilmiş, barakalar sökülüp götürülmüş, dikenli teller yok olmuştu; artık orada sadece ufak bir müze, poster boyutunda siyah-beyaz fotoğraflarla, açıklayıcı metinlerle dolu tek katlı bir bina vardı, kasvetli bir yerdi, ürkütücü bir yerdi, ama öylesine çıplak ve sterildi ki oranın savaştaki halini hayal edemiyordun. Ölülerin varlığını, dikenli tellerle çevrilmiş o kâbus köyüne yığılmış binlerce insanın duyduğu dehşeti hissedemiyordun; Michael’la birlikte müzede dolaşırken (anımsadığın kadarıyla orada sizden başka kimse yoktu), barbarlığın mimarisinin neye benzediğini bütün dünya görebilsin diye keşke kampı olduğu gibi bıraksalardı, diye düşündün. Sonra dışarıya çıkıp eskiden ölüm kampının bulunduğu yere gittin, şimdi orası her yöne yüzlerce metre uzanan bakımlı çimlerle kaplı, sevimli bir çimen tarlası olmuştu; yerde bir zamanlar barakaların, belirli birtakım binaların yerini gösteren tabelalar olmasa, otuz-kırk yıl önce orada neler olduğunu tahmin etmek olanaksızdı. Sonra tarlanın geri kalanından beş-on santim yüksekteki, altı metreye dokuz metre boyunda bir dikdörtgene, büyük bir oda büyüklüğündeki çimenliğe geldin, dikdörtgenin bir köşesinde, “Burada 50 000 Rus askeri yatıyor,” ibaresinin bulunduğu bir tabela vardı. Elli bin kişinin mezarının üstünde duruyordun. O kadar ufacık bir yere o kadar çok cesedin sığabilmesi olanaksız görünüyordu, ayaklarının altındaki o cesetleri, derin çukurların en derini olan yere sıkıştırılmış elli bin genç insanın birbirine dolanmış cesetlerini gözünün önüne getirmeye çalışınca, onca ölümü, o ufacık toprak parçasına doldurulmuş onca ölümü düşününce başın dönmeye başladı ve bir saniye sonra da çığlıkları duydun, altındaki topraktan müthiş bir uğultu dalgası yükseldi, ölülerin kemiklerinin ıstırapla inlediğini, acıyla inlediklerini, işkencenin bir şelale gibi kulakları sağır eden gümbürtüsü içinde inlediklerini işittin. Toprak çığlık çığlığaydı. Beş ya da on saniye onları duydun, sonra sustular.

Düşlerinde babanla konuşuyorsun. Yıllardır, bilincin öte yanındaki karanlık bir odada senin ziyaretine geliyor, seninle masaya oturuyor, uzun, acelesiz bir sohbete başlıyor, hep serinkanlı ve hep dikkatli, sana sevecen ve iyi niyetli davranıyor, ona söylediklerini her zaman büyük dikkatle dinliyor, ama rüya bitip de uyandığın zaman ne kendi sözlerinden birini anımsıyorsun ne de onun sözlerinden bir tekini.
Aksırmak ve gülmek, esnemek ve ağlamak, geğirmek ve öksürmek, kulaklarını kaşımak, gözlerini ovuşturmak, burnunu hınkırmak, boğazını temizlemek, dudaklarını ısırmak, dilini alt dişlerinin arkasında gezdirmek, ürpermek, osurmak, hıçkırmak, alnındaki teri silmek, parmaklarını saçlarının içinden geçirmek – bu şeyleri kaç kez yaptın? Kaç kez taşa çarpmış ayakparmağı, kaç kez ezilmiş parmak, kaç kez bir yerlere çarpmış kafa? Kaç tökezleme, kayma, düşme? Kaç kez göz kırpma? Atılmış kaç adım? Elinde kalemle geçirilmiş kaç saat? Kaç kez öpmek ve öpülmek?
Bebeğini kollarının arasında tutuyorsun.
Karını kollarının arasında tutuyorsun.
Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun: Daha kaç sabah kaldı?
Bir kapı kapandı. Bir başka kapı açıldı.
Hayatının kışına girdin.

Paul Auster
Kış Günlüğü
İngilizce aslından çeviren: Seçkin Selvi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz