Cesare Pavese: “Kendimizden başka suçlayacak kimse de yoktur!..”

Cesare PaveseBAZI günler oluyor, yaşadığım şehir, gelip geçen insanlar, arabalar, ağaçlar, sabah tuhaf bir görünümle uyanıyor her şey, her zamanki gibi ama tanınamaz bir biçimde, insanın aynaya bakıp da “Bu da kim?” diye kendi kendine sorduğu anlarda olduğu gibi. Benim için, yılın tek sevilecek günleri bunlar.
Böyle günler biraz erken kaçıyorum işten, becerebilirsem, sokaklara inip kalabalığa karışıyorum, yoldan geçen herkesi gözlemekten alamıyorum kendimi, sanırım, bazılarının da bana baktığı gibi, bu anlarda gerçekten pervasız oluyorum, başka bir insan oluyorum çünkü.

Yaşamdan daha değerli bir şey alamayacağıma inanıyorum, bu anların bana verdiği tattan daha değerli bir şey. Bazen uzatma yolunu buluyorum bu anları, birkaç kez başardım bunu, camlı aydınlık bir kahveye oturarak, sokağın, geliş gidişlerin gürültüsünü, parıldayan renklerle sesleri ve içerinin bütün bu uğultuyu dengeleyen dinginliğini algılayarak.

Çok hayal kırıklığına uğradım, çok vicdan azabı çektim birkaç yıl içinde, yine de en içten istediğim şeyin bu susku, bu dinginlik olduğunu söyleyebilirim. Fırtınalara, kavgalara göre değilim ben: Bazı sabahlar tir tir titreyerek insem de sokakları dolaşmaya, meydan okur gibi atsam da adımlarımı, yine söylüyorum, tek istediğim şu yaşamdan, bıraksın gözleyeyim onu.

Ama bu alçakgönüllü zevk bile bazen bir kusur acılığı bırakıyor bana. Farkına ilk dün varmadım insanın yaşamak için başkalarından önce kendisine karşı kurnaz olması gerektiğinin. Önceden, yaptıklarını kendi bilinçlerine karşı doğru gösterecek bir nedenler zinciri hazırlayıp kötü bir davranışta bulunmayı, bir haksızlık yapmayı ya da yalnızca bir kaprislerini yerine getirmeyi başaran insanları özellikle kadınlar bunlar kıskanıyorum. Büyük kusurlarım yok bu, güvensizlik yüzünden savaştan çekilip sessiz bir yalnızlık aramak kusurların en büyüğü değilse ama bana verilen o pek az şeyin tadını çıkarırken kendimi kurnazca kullanmayı, kendime sahip olmayı bile beceremiyorum.

Sonunda ne oluyor, bazen caddede duruyor, çevreme bakmıyor, bu pervasızlıktan tat almaya hakkım olup olmadığını soruyorum kendi kendime. Özellikle, çıkışlarım daha süreklileştiği zamanlar oluyor bu. İşimden zaman çalıyorum anlamına gelmesin: Rahat geçiniyor, annem denilen o yaşlı kadının evde istemediği tek yeğenimi yatılı okulda okutuyorum. Kendi kendime sorduğum, o coşkulu gezintilerde gülünç olup olmadığım: gülünç ve iğrenç. Çünkü gerçekte buna değmediğimi düşünüyorum arada bir.

Ya da, geçen sabah olduğu gibi, bir kahvede, başlangıçta kişilerinin olağanlığıyla beni aldatan bir sahneyi ihtiyatsızca izlemem, suçlu bir yalnızlık duygusunun içine, ne kadar uzaklaşırlarsa, korkunç anlamları, kımıltısız yaşamları içinde kıvrım kıvrım o kadar ortaya çıkan nice sıkıcı anıya düşmem için yetiyor.

Yanında arkadaşı olan açık renk pardösülü genç bir müşteriyle kasadaki genç kız arasında beş dakika süren bir şakalaşmaydı bu. Delikanlı bağırarak kasadaki kızın kendisine yüz liretin üstünü vermesi gerektiğini söylüyor, eliyle kasaya vuruyor, çantasını, ceplerini arayacağını öne sürüyordu.

“Müşteriye böyle davranılmaz küçük hanım,” diyordu, sıkılgan arkadaşına göz kırparak. Kasadaki kız gülüyordu. Delikanlı o yüz liretle birlikte bir otelin asansöründe yapacakları bir yolculuk hikayesi uydurdu. Güçlükle durdurulan neşe patlamaları arasında o parayı, ellerine geçtiği zaman, bir bankaya yatırmaya karar verdiler.

“Allahaısmarladık, küçük hanım,” diye bağırdı sonunda, çıkarken. “Beni düşün bu gece.”

Kasadaki kızsa, kıkır kıkır gülerek, garsona, “Amma tip,” diyordu.

Başka sabahlar da gözlemiştim bu kızı, bazen bakmadan gülümsüyordum ona, bir unutuş anında. Ama dinginliğim çok oynaktır benim, bir hiçten yapılmıştır. Sonunda, her zamanki gibi pişman oldum.

“Hepimiz iğrenciz bu dünyada, ama bir gülümseyen, gülümseten, içten bir iğrençlik var, bir de çevresinde boşluk yaratan, başka, yalnız bir iğrençlik. İlki, sonuç olarak, en aptalcası da değil.”

Beni her seferinde yenilenmiş yakalayan, böyle sabahlar, yaşamımda suç olarak gerçekten aptallıktan başka bir şey olmadığı düşüncesi. Başkaları, hesapla, kendine güvenle, kurban ve oyunla ilgilenerek, esaslı bir kötülüğe neden olacaklar belki böylesine harcanmış bir yaşamın çok sayıda hoşnutluk verebileceğinden de kuşkuluyum—; bana gelince, büyük, beceriksizce bir kararsızlığın acısını çekmekten, başkalarıyla ilişkiye girdiğim anda, kendimi budalaca bir acımasızlığın içine atmaktan başka bir şey yapmadım. Birkaç saniye yalnızlığımın vicdan azabına eğilmem başka çare yok yetiyor çünkü, çünkü Carlotta’yı düşünüyorum yine.

Öleli bir yılı geçti, anısının beni ansızın bastırmak için geçebileceği bütün yolları da biliyorum artık. İstersem, belirivermelerini hazırlayan, başlatan ruh durumunu da tanıyabilir, sarsıp kurtarabilirim kendimi. Ama, her zaman istemiyorum; hala bir yıl öncenin titreyen kuşkusuyla incelediğim karanlık köşeler, yeni noktalar getiriyor bana o vicdan azabı. Öyle çelişkili bir biçimde gerçek oldum ki karşısında, o eski günlerin her biri, belleğime, belirli bir şey değil, benim için bugünkü gerçeği, aynı gerçeği taşıyan aldırmaz yüzünü sunuyor.

Carlotta’nın bir gizem olduğu anlamına gelmez bu. Tersine, o bir an kendilerine bağlı kalmayı bırakıp bir kurnazlığa sapmaya, nazlanmaya kalktıklarında insanı kızdıran aşırı basit kadınlardan zavallıcıklar biriydi. Ama basit olduklarından kimse bakmaz bile. Kasadarlık yaparak yaşamaya nasıl dayandığını hiçbir zaman anlatmadım. Tam bir kız kardeş olabilirdi.

Bugün hala köküne inemediğim şey, o zamanki duygularım, davranışım. Carlotta’nın beni iki odalı küçük dairesinde kabul etmek için kadife bir elbise giymiş olduğu eski bir elbiseydi bubenim kendisini mayoyla görmeyi istediğimi söylediğim o akşam için ne demeli sözgelimi? Onu görmeye ilk gidişlerimden biriydi, daha bir kez bile öpmemiştim.

Neyse, Carlotta bana ürkek bir gülümseyişten sonra öbür odaya geçmiş ve inanılmaz bir şey bu, mayo giyip geri dönmüştü. O akşam oldu, kucaklayıp divanın üstüne atmam da, ama, bittikten sonra, sevişmeden sonra yalnız olmaktan hoşlandığımı söyleyip çıktım, üç gün görünmedim, döndüğüm zamansa sizli bizli konuşuyordum.

Sonra, onun titrek iç açmalarıyla benim tek tük sözcüklerimden oluşan saçma bir kırıştırma başladı yeniden; sonra ansızın sen diye konuşmaya başladım ama Carlotta yanaşmadı bu kez. O zaman kocasıyla barışıp barışmadığını sordum. Ağlamaklı oldu Carlotta. “Asla sizin davrandığınız gibi davranmadı bana karşı,” dedi.

Başını göğsüme yaslatmak, okşamak, kendisini sevdiğimi söylemek kolay oldu yalnız olduğuma göre, bu bir tür dul olan kadını sevemez miydim sanki? Kendisini bıraktı Carlotta, içini döktü hafif bir sesle, beni ilk andan beri sevdiğini, onun için olağanüstü bir adam olduğumu, ama şimdiden, tanıştığımız bu kısa süre içinde, ona çok acı çektirdiğimi, ona bütün erkeklerin böyle davrandığını neden bilmiyordu anlattı anlattı.

“Bir sıcak, bir soğuk”, saçlarının üzerinden gülümsedim, “aşkın sürmesini sağlar.”

Solgundu Carlotta, yorgunluktan donuklaşmış iri gözleriyle, gövdesi bile solgundu. O gece, geçen sefer vücudunu beğenmediğim için mi bırakıp gittiğimi sordu, odasının karanlığında.

Ama bu defa da acımadım, geceyarısı, giyindim, bahane filan ileri sürmeden, hareket etmek zorunda olduğumu söyleyip çıktım. Carlotta da benimle çıkmak istiyordu. “Olmaz, yalnız kalmayı seviyorum,” diye bir öpücükle bıraktım onu.

Cesare Pavese
Öykü: Kendini Öldürenler 1. Bölüm|  2. Bölüm>>

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İslamda Modernleşmenin Başarısızlığı: Müslüman ülkelerin geliri dünya ortalamasının ancak yarısıdır”

Neredeyse bütün İslam dünyası yoksulluk ve zulüm koşullarında yaşıyor. Bu sorunların ikisi de, ABD’ye fatura ediliyor; ilkin, şimdilerde “küreselleşme” maskesi...

Kapat