“Yaptığına pişman olduysan mesele yok” Son Rüya – Stefan Zweig

Olup bitenler şöyle gelişmişti: Onu burada saatlerdir beklemekte ve aramaktaydılar. Annesi bütün öfkesine karşın çocuğunun çılgınca kaçıp gitmesinin ardından çok korkmuş ve onu hemen bütün Semmering’de aratmıştı. Heyecan en korkunç noktasına varıp, en kötü olanaklar akla geldiğinde, adamın biri, çocuğu saat üçe doğru istasyon gişesinde gördüğü haberini getirmişti. Edgar’ın Baden için bilet aldığını istasyondan öğrenen anne, hiç beklemeden arkasından yola çıkmıştı. Baden’e ve Viyana’da babaya daha önceden telgraflar çekilmiş, heyecan herkese duyurulmuştu. Kaçak oğlan saatlerdir aranıyordu.
Şimdi onu ele geçirmişlerdi, hem de hiç zor kullanmadan. Edgar’ı, açığa vurmadıkları bir zafer sevinci ile salona götürdüler. Kendisine yöneltilen tüm sert suçlamaları hiç duymuyordu. İçini sevinç kaplamıştı. Büyükanne gözyaşları içinde boynuna atıldı. Oğlan, anlatılamaz bir üstüne titreyişle kendine geldi. Hizmetçi kız, üzerindeki ceketi alıp, daha iyi ısıtan bir başka ceket verdi. Büyükanne de karnının aç olup olmadığını sordu. İstediği bir şey var mıydı? Şefkatli bir ilgiyle sardılar Edgar’ı. Sonra çekingenliğini fark edip, sorup soruşturmaktan vazgeçtiler. Onu hor görenlerin şimdi araması çok hoşuna gitti. Sonra da tek başına olmanın aldatıcı keyfini, son günlerin aşırı kendini beğenmişliğini, ona üstünlük veren çocukluk yaşamına değiştiği için utanç duygusuna kapıldı.
Yandaki odada telefon çaldı. Annesinin sesini, söylediği tek tük sözleri duydu:
“Evet, Edgar döndü… Buraya geldi… Trenle…”
Edgar, annesinin öfke ile bağırıp çağırmamasına, onu tuhaf ve çekingen bir bakışla süzmesine şaştı. İçindeki pişmanlık duygusu gittikçe artıyordu. Büyükannesinin ve halalarının aşırı ilgisinden kurtulup, yandaki odaya girerek annesinden özür dilemeyi çok istiyordu. Yine çocuk olup, söz dinlemek istediğini başı önüne eğik ve yanlarında başkaları yokken annesine söyleyebilseydi. Fakat usulca ayağa kalkar kalmaz büyükannesi korkuyla: “Nereye gidiyorsun?” diye sesini yükseltti.
Utandı ve olduğu yerde kalakaldı. Yerinden kımıldasa korkuyorlardı, ne yapacak, nereye gidecek diye! Hepsini çok korkutmuş olacaktı, yine kaçacak diye ürküyorlardı. Bu kaçıştan en çok kendisinin pişmanlık duyduğunu onlar nereden bilsindi.
Sofra kurulmuştu. Acele hazırlanmış akşam yemeğini getirdiler. Büyükanne yanı başına oturmuş, gözlerini ondan ayırmıyordu. Halalar ve büyükanne onu çembere almış gibiydi. Bu yakınlık Edgar’ı yatıştırmıştı. Sadece annesinin salona dönmemesinden tedirginlik duyuyordu. Şimdi onun nasıl söz dinlediğini ve başı önünde bir çocuk olduğunu annesi sezebilseydi!
Dışarıda bazı sesler duyuldu ve evin önünde bir araba durdu. Herkes ürktü. Edgar da tedirginleşti. Büyükanne hemen dışarı çıktı. Karanlıkta karşılıklı sesler yükseldi. Edgar, babasının gelmiş olduğunu anladı. Babası sertti. Korktuğu tek insan o idi. Dışarıya kulak verdi. Babası heyecanlı gibiydi. Yüksek sesle ve öfkeyle konuşuyordu. Bu arada büyükannesinin ve annesinin yatıştırıcı konuşmaları da kulağına geliyordu. Babasının sesi, yaklaşmakta olan adımları gibi sertti. Adımlar yaklaştı, kapıya vardı, durdular. Kapının iki kanadı ardına kadar açıldı.
Babası iri yarı idi. Sinirli, görünüşe göre öfkeli de, içeriye girince Edgar kendini onun karşısında iyice küçük hissetti.
“Ulan, nereden aklına esti kaçmak? Anneni nasıl üzebilirsin böyle?”
Babanın sesi oldukça öfkeli, elleri aşırı hareketliydi. Arkasında usul adımlarla annesi belirdi. Yüzü hüzün doluydu.
Edgar sesini çıkarmadı. İçinde bir duygu haklı olduğunu söylüyordu. Fakat onu aldattıklarını, annesinin onu dövdüğünü nasıl anlatmalıydı? Babası bunu anlayacak mıydı?
“Şimdi susarsın, değil mi? Ne oldu? Hiç çekinmeden anlat! Bir haksızlıkla mı karşılaştın? Kaçmak için bir nedenin olmalı? Canını sıkan bir şey mi yaşadın?”
Edgar durakladı. Anımsayınca yine öfkelenmişti. Yanıp yakınmak üzereydi. Babasının arkasında duran annesinin tuhaf bir hareket yaptığını gördü, kalbi duracak gibi oldu. Bu hareketin anlamını önce kavrayamadı. Fakat annesinin gözlerinde bir yalvarış, bir rica var gibiydi. Parmağını usulca ağzına götürmüştü, susması için.
O anda tüm vücudunu çılgınca ve sonsuz bir mutluluğun, sıcak sıcak bir şeylerin sardığını hissetti. Edgar, korunması gereken bir sırrın ona bırakıldığını, küçücük dudakları arasında bir alınyazısı bulunduğunu anladı. Annesinin ona böylesine güveni, bütün varlığını sonsuz bir onurla sardı. Kendini feda edip, suçunu daha da büyük göstermek isteğine kapılıverdi. Onun nasıl da güvenilir bir insan, bir erkek olduğunu anlasınlardı artık. Kendini toparladı:
“Hayır, hayır… Hiçbir neden yoktu. Annem bana karşı çok iyi davranıyordu. Fakat ben yaramazlık ettim, fena davrandım… ve… ve bundan ötürü de kaçtım… Çünkü korktum… korktum da…”
Babası şaşkın şaşkın baktı oğluna. Her şeyi beklemişti, fakat böyle konuşacağını hiç aklına getirmemişti. Öfkesi o anda geçti.
“Yaptığına pişman olduysan mesele yok. Bu akşam bundan bir daha söz etmeyeceğim. Bana kalırsa sen yine de bu yaptıklarını bir daha düşün! Düşün de bir daha yapma!”
Hiç kıpırdamadan olduğu yerde durmuş oğlunu süzüyordu. Sesi şimdi yumuşamıştı:
“Rengin pek solgun. Fakat sen biraz büyümüşsün gibi… Sanırım bir daha yapmazsın böyle çocuklukları. Gerçekten çıktın çocukluktan, artık aklını başına toplamalısın.”
Edgar ikide bir annesine bakıyordu. Kadının gözlerinde bir parıltı var gibi geldi. Yoksa şöminenin alevi mi vuruyordu? Hayır, annesinin gözlerinde ıslak ve aydınlık bir parıltı, ağzının çevresinde, borçluluğunu belirten bir gülümseyiş vardı.
Edgar’ı yatmaya gönderdiler. Çocuk onlardan ayrılıp tek başına kalacak diye üzülmedi. Düşünecek öylesine çok şey, öylesine renkli şeyler vardı ki! Son günlerin bütün acıları, bu ilk yaşantısının güçlü duygusunda geçivermişti. Gelecekte olacakların ön duygusundan sarhoş gibiydi. Dışarıda, kapkaranlık gecenin içinde ağaçlar hışırdıyordu. Onun artık hiçbir şeyden korkusu kalmamıştı. Hayatın çok yanlılığını öğreneli beri sabırsızlanmaları geçivermişti. Gerçeği bütün çıplaklığı ile ancak bu gece tanımış olduğunu sanıyordu. Hem de çocukluğun binlerce yalanından sıyrılmış olarak ve anlatılması güç o bütün yanlarıyla.
Günlerin acılı ve sevinçli geçitlerle tıka basa dolu olabileceğini hiç düşünmemişti. Daha nice nice böyle günlerin, yapraklarını henüz açmamış ve sürprizlerle dolu bütün bir hayatın kendisini beklediğini düşününce mutlu oldu. Gerçeğin çok yönlülüğünü ilk sezişiydi bu. İnsanların düşman görünseler de yine birbirlerine gerekliliğini, insanlar tarafından sevilmenin çok hoş bir şey olduğunu, onların gerçek varlığını ilk kez anladığını sanıyordu. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi nefretle anımsamayacaktı. Hiç pişmanlık da duymuyordu. Hatta can düşmanı bildiği barona, şu baştan çıkarıcı insana bile yeni bir duygu, bu yepyeni duygular dünyasının kapısını ilk o açtı diye borçlu olduğunu hissetti.
Bütün bunları şimdi karanlıkta düşünmek çok tatlı ve hoştu. Tam uykuya dalmak üzereydi ki, kapının açıldığını, birinin usulca yaklaştığını fark etti. Önce pek anlayamadı ne olduğunu. Gözlerine ağırlık çökmüştü uykudan. Yumuşak, sıcak ve tatlı bir yüzün kendi yüzünü okşadığını hissetti. Onu öpen, ellerini saçlarında gezdiren annesiydi. Öpücükleri ve gözyaşlarını ruhunda duydu, öpüp sevmelere aynı yumuşaklıkla karşılık verdi, bütün bunların, susmasının karşılığı borçluluk ve barışma belirtisi olduğunu anladı.
Edgar, yaşlanan kadının bu sessiz gözyaşlarında kendini bundan böyle sadece oğluna adayışı, serüvenlerin her çeşidine sırt çeviriş ve hayat zevklerinin her türünden elini çekmek anlatımı bulunduğunu ancak çok sonraları, yıllarca sonra kavrayabildi.
O yumuşak el kendi elini ve dudaklar dudaklarını bırakıp da, annesi usulca uzaklaşınca, geriye bir sıcaklık, dudaklarında tatlı bir soluk kaldı. Edgar, böylesine yumuşak dudakları sık sık hissetmek ve böylesine sevgiyle okşanmak özlemini duydu, tatlı tatlı. Fakat şiddetle özlediği o büyük sırrı hissettiren bu ön duyguya, uykunun gölgesi çöküverdi. Son anların bütün o renkli görüntüleri bir daha gözünün önünden geçti, genç yaşamının çekici resimlerle süslü albümün yapraklarını bir daha açtı, tek tek. Sonra uyuya kaldı, hayatının en derin düşüne daldı…

Stefan Zweig
Kaynak: Yakıcı Sır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Köpeklik âlemleri arasındaki huzur dolu anlayış” Harp ve Sulh – Halil Cibran

Kapat