“Birini aldatan ötekini de aldatır!” Yalancılar – Stefan Zweig

Fakat zaman çabuk geçiyordu. Baronun artık sayılı günleri kalmıştı. Aşırı kışkırtılmış çocuk inatçılığına direnmenin boşuna olduğunu hissediyorlardı. Bu nedenle en son ve en utanç verici yönteme başvurmak istediler. Oğlanın baskısından iki üç saatliğine kaçacaklardı.
Anne: “Edgar, bu mektupları postaya ver!” dedi.
Anne ve oğul otelin holündeydiler. Baron dışarıda bir arabacıyla konuşuyordu.
Edgar, annesinin uzattığı iki mektubu kuşkuyla aldı. Annesinin bu gibi işleri şimdiye kadar bir garsona yaptırdığını biliyordu. İkisi bir olup kendisine karşı bir şey mi hazırlıyorlardı acaba?
Şöyle bir durakladı:
“Beni nerede bekleyeceksin?”
“Burada.”
“Söz mü?”
“Evet, söz.”
“Bir yere savuşmayacaksınız! Ben dönünceye kadar burada bekleyeceksin, değil mi?”
Üstünlüğünün verdiği bir duyguyla annesiyle emreder gibi konuşmaktaydı. Önceki günden bu yana çok şey değişmişti.
Edgar, elinde mektuplar uzaklaştı. Kapıdan çıkarken baronla çarpıştı. İki gün sonra ilk kez konuştu onunla:
“Şu mektupları postaya vereceğim de,” dedi. “Annem ben dönünceye kadar bekleyecek. Ben gelmeden lütfen bir yere gitmeyin.”
Baron: “Evet, evet, seni bekleyeceğiz,” deyip, hızla uzaklaştı.
Edgar postaneye koştu. Fakat terslik, beklemesi gerekti. Sırada, önünde duran adam bir sürü şey soruyordu. Edgar sonunda işini bitirdi ve elinde makbuz koşarak geri döndü. Annesiyle baronun arabayla uzaklaştığını gördü.
Öfkesinden dona kaldı. Az kalsın yerden bir taş alıp arkalarından fırlatacaktı. Yine elinden kurtulmuşlardı, fakat adice ve rezilce bir yalanla! Annesinin dünden bu yana yalan söylediğinin farkındaydı. Fakat böylesine utanmazlaşması, açıkça verilen sözü hiçe sayabilmesi, en son güvenini de parçalamıştı. Gerçeklerin gizlendiğini sandığı sözlerin renkli bir balon köpüğünden başka bir şey olmadığını, patlayıp sönüverdiklerini gördüğünden bu yana şu dünya işlerini anlamaz olmuştu. Fakat bu ne korkunç bir sırdı ki, yetişkin kişilerin bir çocuğa yalan söylemesini, suçlular gibi ondan bucak bucak kaçmasını gerektiriyordu. Okuduğu kitaplardaki insanlar, para için, başa geçmek için, ya da bir krallık uğrunda insan öldürüp yalan söylüyorlardı. Fakat bu iki kişinin yalan söylemesinin nedeni neydi? Neyi amaçlıyorlardı? Ondan niçin kaçıyorlardı böyle? Yüzlerce yalana dolana başvurmaları niçindi?
Kafa yoruyordu anlamak için. Bu sırrın çocukluğun karşısına dikilen bir engel olduğunu, onu elde etmenin, yetişkinler arasına katılmak ve tam bir erkek olmak anlamına geldiğini seziyor gibiydi. Ah, onu bir elde edebilseydi! Fakat artık hiçbir şeyi açık açık düşünemiyordu. Onları elden kaçırmış olmanın öfkesi bakışlarını tutuşturuyor ve bulanıklaştırıyordu.
Dışarıya, ormana koştu. Kimsenin göremeyeceği karanlık bir köşeye varınca hüngür hüngür ağlamaya başladı. Haykırdı: “Yalancılar, köpekler, dolandırıcılar, reziller!” diye. Haykırmasaydı, boğulacaktı. Son günlerin öfke, sabırsızlık, kızgınlık, merak, umutsuzluk ve aldatılmalara kadar her şeyi, kendini büyük koyma sersemliğinin çocukça mücadelesi ile bastırılmış ne varsa, şimdi göğsünü parçalayıp, bir gözyaşı seli olmuştu. Bu aşırı öfke anında güven, sevgi, inanç gibi ne varsa her şeyini, bütün bir çocukluk dünyasını gözyaşlarında yitiriyordu.
Az sonra otele dönen çocuk pek çok değişmişti. Soğukkanlı ve temkinliydi. Önce odasına çıktı ve yüzünü iyice yıkayıp gözyaşlarını sildi, görüp de üzüldüğünü anlayarak keyiflenmesinler diye. Sonra onlardan hesap sormaya hazırladı kendini. En ufak bir tedirginlik duymadan sabırla gelmelerini bekledi.
İki kaçağı getiren araba otelin kapısında durduğunda hol oldukça kalabalıktı. Birkaç erkek oturmuş satranç oynuyor, kimileri gazete okuyor, bayanlar da çene çalıyordu. Aralarında solgunca yüzlü ve titrek bakışlı bir çocuk hiç kıpırdamadan oturmaktaydı. Annesi ile baron onu birden karşılarında görünce çok şaşırdılar, önceden hazırladıkları bahaneleri kekelemeye başladılar. Edgar dimdik ve büyük bir soğukkanlılıkla yanlarına yaklaştı ve: “Herr Baron, size bir diyeceğim var!” diye konuştu.
Baron tedirginleşti. Suçüstü yakalanmış gibi oldu. “Pek, peki, az sonra… Tabii,” sözleri çıktı ağzından.
Fakat Edgar sesini yükseltti, salonda oturanların duyabileceği tiz ve üst perdeden bir sesle: “Fakat ben sizinle şimdi konuşmak istiyorum,” dedi. “Siz bana karşı çok aşağılık davrandınız. Bana yalan söylediniz. Annemin beni beklediğini biliyordunuz… Siz…”
Bütün bakışların kendine çevrildiğini gören anne: “Edgar!” diye haykırdı ve oğlunun üzerine atıldı.
Sözlerinin gürültüye getirilmek istendiğini fark eden çocuk aniden haykırdı, ortalığı çın çın öttürdü:
“Herkesin önünde bir daha söylüyorum. Yalan söylediniz bana! Çok iğrenç ve aşağılık davrandınız!”
Baronun yüzü sapsarı oldu. Salonda birkaç kişi gülümsedi. Anne, heyecandan titreyen çocuğu yakaladı: “Hemen odana çıkmazsan seni burada herkesin gözü önünde döverim,” diye kısık bir sesle kekeledi.
Edgar biraz yatışır gibi oldu. Böylesine ileri gitmiş olmasından üzüntü duymuştu. Yaptığını kendi de beğenmedi. Barondan soğukkanlılıkla hesap sormayı aklından geçirmişti. Fakat son anda gözünü öylesine bir öfke bürümüştü ki, kendini birden kaybetmiş, böyle ileri gitmişti. Sakin ve ağır ağır merdivenlere doğru yürüdü.
Kadın üzerlerine çevrilen biraz alaycı bakışlardan şaşırmıştı: “Bağışlayın Herr Baron!” diyebildi tutuk tutuk. “Siz de biliyorsunuz, çocuğumun sinirleri pek zayıf.”
Yaşamında en çok korktuğu şey, böyle rezaletlerdi. Bundan böyle çok dikkatli davranması gerektiğini biliyordu. Hemen ortadan kaybolacağına resepsiyona gidip, mektup gelip gelmediğini sordu. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi merdivenleri çıktı. Fakat yine de arkasında, fısıltılar ve zorla tutulmuş kahkahalardan oluşan bir iz bıraktığının farkındaydı.
Kadın adımlarını yavaşlattı. Böyle durumlarda her zaman şaşırır, tartışmalardan hep ürkerdi. Suçlu olduğunu inkâr etmiyordu. Çocuğun gözlerindeki bu hiç alışmadığı yabancı ve tuhaf bakıştan korkuyor, eli ayağı kesiliyor, ne yapacağını şaşırıveriyordu. Korkusundan oğluna yumuşak davranmaya karar verdi. Ne de olsa bu aşırı heyecanla çocuğun çekişmelerde kendinden güçlü olduğunu öğrenmişti artık.
Kapının tokmağını usulca çevirdi. Oğlan sakin ve soğukkanlı oturuyordu. Annesine yönelttiği bakışlarında korku filan yoktu, bir merak belirtisi de. Kendine pek güveniyormuş gibi koltuğunda oturmaktaydı.
Kadın elden geldiğince yumuşak bir ses tonuyla: “Edgar!” dedi. “Neler geldi aklına? Senin yerine ben utandım. Yetişkin birine karşı senin gibi bacak kadar çocuk nasıl böyle terbiyesizlik edebilir? Umarım, Herr Baron’dan hemen özür dileyeceksin.”
Edgar başını çevirdi, pencereden dışarıya baktı ve karşı ağaçlarla konuşuyormuş gibi: “Hayır!” dedi.
Oğlanın böylesine kendine güvenliliği kadını hayrette bırakmaya başladı.
“Edgar, nedir bu davranışının nedeni? Bambaşka bir çocuk oldun! Seni tanıyamıyorum artık. Her zaman akıllı uslu bir çocuktun, laftan sözden anlardın. Birdenbire değişiverdin. Sanki içine bir şeytan girdi. Niçin hoşlanmıyorsun barondan? Birkaç gün önce ondan hoşlanıyordun? O da sana karşı çok iyi davranıyordu.”
“Evet, seninle tanışmış olmak için böyle davranmıştı bana…”
Kadın tedirginleşti:
“Saçmalama! Neler de geliyor aklına? Nasıl düşünebiliyorsun böyle şeyleri?”
Çocuk o anda patlayıverdi:
“Yalancının, sahtekârın biri o! Her yaptığında gizli bir hesap, bir adilik var! Seninle tanışmak istediği için bana güler yüz gösterdi ve bir de köpek vereceğini söyledi. Sana ne söz verdiğini ve niçin güler yüz gösterdiğini bilmiyorum, fakat anne, senden de mutlaka bir şeyler istiyor, yoksa böylesine güler yüzlü davranmazdı. Kötü bir adam o! Yalan söylüyor o! Dikkatlice bir bak ona, gözlerindeki sahtekârlığı hemen görürsün. Bu aşağılık yalancıdan, bu rezilden öylesine nefret ediyorum ki…”
Kadın: “Fakat Edgar sen neler söylüyorsun!” derken çok şaşırmış olduğu sesinden anlaşılıyordu. Oğluna ne yanıt vereceğini bilemiyordu. İçindeki kıpırdayan bir duygu çocuğun haklı olduğunu söylüyordu.
“Evet, rezilin biri! Onun böyle olmadığına kimse inandıramaz beni. Bunu sen de fark etmelisin. Ne diye korkuyor benden? Benden niçin bucak bucak kaçıyor? Ciğerini okuduğumu, malın gözü olduğunu anladığımı biliyor da, ondan!”
Kadının beyni durmuş gibiydi. Kanı çekilmişti dudaklarından: “Nasıl söyleyebilirsin sen böyle şeyleri? Nasıl söyleyebilirsin sen böyle şeyleri” diye hep aynı cümleyi tekrarlıyordu. Korkmaya başlamıştı. Fakat barondan mı, yoksa oğlundan mı korkuyordu, bilemiyordu.
Edgar uyarısının etkili olduğunu fark etti. Annesini kendinden yana çekmek, ötekine duyduğu kin ve düşmanlığa karşı bir taraftar kazanmak hoş olacaktı. Annesine usulca sokuldu, kolundan tuttu ve heyecan dolu bir sesle: “Anne!” diye konuştu. “Onun hiç de iyi niyet beslemediğini fark etmiş olmalısın. Seni ne kadar da değiştirdi! Sen değiştin, fakat ben yine eskisi gibiyim. Seninle yalnız kalabilmek için bana karşı kışkırttı. Mutlaka seni de aldatmak istiyor. Sana ne sözü verdi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, sözünü tutmayacağı. Kendini ondan korumalısın. Birini aldatan ötekini de aldatır. Kötü adam o, onun hiçbir şeyine güvenilmez!”
Bu yumuşacık, bu gözyaşlı ses kadının kendi yüreğinin sesi gibiydi. İçindeki bir tedirginlik, buna benzer şeyler söylemeye başlamıştı. Fakat kendi çocuğuna hak vermekten de utanıyordu. Bunaltan bir duygudan kurtulmanın yolunu kabalıkta buldu, dikleşti:
“Çocuklar böyle şeylerden anlamaz. Aklın ermez böyle şeylere senin! Terbiyeli olmaktır sana düşen. Hepsi bu kadar!”
Edgar’ın yüzü yine donuklaştı. Sert bir sesle: “Nasıl istersen!” dedi. “Ben seni uyardım sadece!”
“Özür dilemek istemiyorsun, öyle mi?”
“Hayır!”
Karşılıklı sertleştiler. Kadın, otoritesinin söz konusu olduğunu hissetti.
“Öyle ise yemeklerini burada tek başına yiyeceksin. Özür dileyinceye kadar masamıza gelmeyeceksin. Sanırım sana terbiye dersi vermem gerekiyor. Ben izin vermeden bu odadan bir yere kımıldamayacaksın. Anladın mı?”
Edgar gülümsedi. Bu hileci gülümseyişler dudaklarına sürekli yayılmış gibiydi. Fakat yine de kızıyordu kendi kendisine. Şu yalancı kadını bir daha uyarmak için yine açık yürekli davranmış olması pek saçmaydı.
Anne, oğlunun yüzüne bile bakmadan hızla dışarı çıktı. Çocuğunun bıçak gibi kesici bakışlarından ürküyordu. Öğrenmek ve işitmek istemediği şeyleri, çocuğun gözlerinin söylediğini ve bakışların tetikte olduğunu hissedeli beri. Tedirginlik duymaktaydı. İçinden yükselen bir sesin, vicdanının sesinin, çocuk kılığına girmiş, kendi çocuğu kılığında çevrede dolaşan birisinin onu uyarmasını, küçümsemesini fark etmek ürkütücüydü. Bu çocuk şimdiye dek yaşamının bir parçası olmuştu. Bir süs, bir oyuncak, sevimli ve cana yakın bir varlık, kimi zaman belki bir yük… Fakat yine de kendi yaşam akışının bir parçası. Fakat şimdi ilk kez bugün direniyor, annesinin isteklerine karşı geliyordu.
Anne biraz yorgun, merdivenleri inerken, göğsünün içinden doğru: “Ondan kendini korumalısın!” diye bir çocuk sesi yükseldi. Bu uyarıcı sesi bir türlü susturamadı.
Kadın yürürken bir ayna parıltısı ile karşılaşınca, şöyle bir eğildi, soru dolu bakışlarla kendini süzdü. Aynada gördüğü dudakları gülümseyerek usulca açıldılar, sonra tehlikeli bir söz söyler gibi yuvarlaklaştılar. Omuzlarını kaldırdı, görünmez tasaları silkip atmak ister gibi. Aynaya bir kez daha baktıktan sonra elbisesini düzeltti ve elindeki son altını masaya şıngırdatarak fırlatmak isteyen bir kumarcı kararlılığı ile merdivenleri hızla indi.

Stefan Zweig – Yakıcı Sır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mahroo Mostofi & Fardin Lahourpour “Mecnun” adlı albümü

Kapat