“Dünyada en önemli şey kendini bilmektir” Montaigne – Stefan Zweig

Herkes İçin Özgür Düşünen, Yeryüzündeki Bütün Özgürlükleri de Onurlandırmış Olur

İnsana her yaşında ve hayatın her döneminde seslenebilen yazarların sayısı azdır –Homeros, Shakespeare, Goethe, Balzac, Tolstoy gibi– ve bazı yazarlar da vardır ki, ancak belli bir zaman geldiğinde kendilerini bütün anlamlarıyla açarlar. Montaigne, onlardan biridir. Onu doğru değerlendirebilmek için insanın çok genç, deneyimlerden ve hayal kırıklıklarından yoksun olmaması gerekir; Montaigne’in özgür ve yanıltılması imkânsız düşüncelerinin en yardımcı olabileceği kuşak ise, örneğin bizimkisi gibi, kaderin bir dünya kargaşasının ortasına fırlatıp attığı bir kuşaktır. Ancak savaşların, zorbalığın, tiranca ideolojilerin bireyin hayatını –ve yine bu hayat içinde olmak üzere– en değerli özü, bireysel özgürlüğü tehdit ettiği bir zaman dilimini kendi sarsılmış ruhunda yaşamak zorunda kalmış olan kişi, sürü kudurmuşluğunun egemenliğindeki böyle zamanlarda insanın iç dünyasının en derin noktasında yatan “ego”suna sadık kalabilmesinin ne büyük bir cesaret, dürüstlük ve kararlılık gerektirdiğini bilebilir. Yalnızca böyle bir insan, dünyada bir kitlesel yıkımın ortasında kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını lekesiz koruyabilmekten daha güç bir şey olamayacağını bilir. İnsan, ancak kendisi akıldan, insanlık onurundan yana kuşkuya düşüp çaresiz kalmışsa eğer, dünya çapında bir kaosun ortasında tek bir kişinin örnek biçimde dimdik ayakta kalabilmesini övgüyle karşılayabilir.

İnsanın Montaigne’in bilgeliğini ve büyüklüğünü ancak deneyim sahibi ve sınanmış bir kişi olarak takdir edilebileceğini ben kendimde yaşadım. Onun Denemeler’ini, içinde bize kendini bırakmış olduğu bu tek kitabı ilk defa yirmi yaşımdayken elime aldığımda, açıkça söylemem gerekirse, onu ne yapacağımı pek bilememiştim. Gerçi karşımda ilginç bir kişiliğin, özellikle aydın, uzak görüşlü, sevilmeye değer bir insanın, üstelik her cümleye ve söyleme kendi kişisel damgasını vurabilen bir sanatçının bulunduğunu saygıyla görmeme yetecek kadar edebiyat sanatından anlıyordum. Ne var ki duyduğum, yalnızca edebiyat düzeyinde kalan, sahafça bir mutluluktu; buna karşılık tutkulu bir hayranlığın iç dünyadaki çakışı, o ruhtan ruha sıçrayabilen elektriklenme eksikti. Denemeler’in konuları bile bana oldukça sapa ve büyük bir bölümü bakımından da kendi ruhumla herhangi bir bağlantı kurabilmem imkânsız gibi gözükmüştü. Benim gibi yirminci yüzyılda yaşayan bir genci, Sieur de Montaigne’in “Cérémonie de l’entrevue des rois” (Kralların Buluşma Töreni) üzerine geniş açıklamaları ya da “Considérations sur Cicero”su (Cicero Üzerine Düşünceler) ne ölçüde ilgilendirebilirdi? Montaigne’in Fransızcasını bile epey eskimiş ve acemice buluyordum; üstelik kullandığı dil, tıka basa Latince alıntılarla doluydu. Montaigne’in yumuşak ve dengeli bilgeliği ile de ilişki kuramıyordum. Benim için henüz çok erkendi böyle bir bilgelikle karşılaşmak için. Montaigne’in, insanın aşırı yükselme hırsına kapılmaktan, dış dünyaya fazla karışmaktan kaçınması gerektiği yolundaki o akıllıca uyarısı, ne demek oluyordu? Onun dengeli ve hoşgörülü olmaya yönelik yatıştırıcı çabası, yanılsamalarından kurtulmak, yatıştırılmak istemeyen, tersine, farkına varmaksızın, yalnızca coşkulu atılımlarına destek bekleyen bir yaş dilimi için ne anlam taşıyabilirdi? Yumuşak başlı ve kuşkucu olması yolunda kendisine öğüt verilmesini istememek, gençliğin özü gereğidir. Gençliğin gözünde her kuşku bir engeldir; çünkü gençlik, içindeki itici gücü harekete geçirebilmek için inançlılığa ve ideallere ihtiyaç duyar. Ve içindeki ateşi körüklemeye yaradığı sürece, en radikal, en saçma çılgınlık bile gençliğin gözünde, irade gücünü zayıf düşüren en yüce bilgelikten daha önemlidir. Hem sonra, Montaigne’in bütün zamanlar için en kararlı bayraktarlığını üstlendiği o bireysel özgürlük, 1900’lerin başında bizler için gerçekten bunca ısrarla savunulmaya muhtaç gibi miydi? Bütün bunlar, varlığı çoktandır doğal karşılanan şeylere dönüşüp kendini diktatörlükten ve kölelikten nicedir kurtarmış bir insanlığın yasalar ve ahlak tarafından güvence altına alınmış değerlerine dönüşmemiş miydi? Kendi hayatımız ve düşüncelerimiz üzerindeki hakkımız ile bu düşünceleri söz ve yazıyla dile getirme özgürlüğü bizlere çok doğal ve ağzımızdan çıkan soluk ya da nabız atışlarımız kadar bizdenmiş gibi geliyordu. Dünya, önümüzde apaçık uzanmaktaydı; ne devletin tutsaklarıydık ne savaşa gitmek zorundaydık ne de tiranca ideolojilerin boyunduruğundaydık. Kimse toplumdışı sayılmak, sürülmek, zindana atılmak ve kovulmak tehlikesiyle karşı karşıya değildi. Bu nedenle Montaigne, kuşağımıza çoktan kırıldığına inandığımız birtakım zincirleri koparmak için anlamsızca çaba harcıyormuş gibi gözüküyordu; ama kaderin bu zincirleri, üstelik her zamankinden daha katı ve acımasız bir biçimde yeniden hazırladığının farkında değildik. Bu nedenle Montaigne’in ruhun özgürlüğü uğruna giriştiği savaşıma, artık çoktan tarihe karışmış, bizim için anlamını çoktan yitirmiş bir savaşım olarak saygı duymaktaydık. Asıl ve temel değerlerin bilincine ancak iş işten geçtikten sonra varmamız, yaşamın akıl erdirilemez yasalarından biridir: Gençliğin değerini ancak geçip gittikten, sağlığın değerini onu yitirdikten ve ruhumuzun en değerli özü olan özgürlüğün değerini de ancak bu özgürlük elimizden alınacağı ya da alındığı anda anlarız.
Demek ki Montaigne’in yaşama sanatını ve yaşama bilgeliğini anlayabilmek, onun soi-même, yani insanın kendisi olması uğruna yürüttüğü kavganın zorunluluğunu tinsel dünyamızın gerçekleştirilmesi en zorunlu hesaplaşması niteliğiyle kavrayabilmek için onun yaşamınınkine benzer bir durumla karşılaşmak gerekiyordu. Onun gibi biz de dünyanın en görkemli yükselişlerinden birinin ardından o korkunç düşüşlerden birine tanık olmalıydık. Biz de umutlarımızdan, deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve coşkularımızdan kırbaç zoruyla koparılıp insanın yalnızca o çıplak “Ben”ini, biriciklik ve yinelenemezlik niteliğini taşıyan varoluşunu savunmak durumunda kaldığı noktaya kadar kovalanmalıydık. Montaigne, ancak bu kader ortaklığından sonradır ki benim için onsuz edemeyeceğim bir yardımcıya, teselli kaynağına ve dosta dönüştü. Çünkü kaderi, bizimkine gerçekten çok benziyordu. Michel de Montaigne hayatın eşiğinden adımını attığında, büyük bir umut sönmeye yüz tutmuştu; bu, bizlerin de yüzyılımızın başlangıcında yaşamış olduğumuz türden bir umuttu: dünyanın gerçek anlamda insancıl kılınmasına yönelik bir umut. Rönesans, bir insan yaşamına sığabilecek zaman dilimi içinde mutlu insanlığa sanatçılarıyla, ressamlarıyla, yazar ve şairleriyle, bilginleriyle yeni ve bu düzeyde olacağı asla beklenmeyen bir güzelliği armağan edivermişti. Yaratıcı gücün karanlığı ve kaosu adım adım, dalga dalga aşarak yüceliklere doğru yöneldiği bir yüzyıl, hayır, yüzyıllar artık gelmiş gibiydi. Sanki dünya bir çırpıda daha bir enginleşmiş, dolmuş ve zenginleşmişti. Bilginler, Latincenin ve Yunancanın yardımıyla Platon’un ve Aristoteles’in bilgeliğini Antik Çağ’dan alıp yeniden insanlara getirmekteydiler. Hümanizm, Erasmus’un önderliğinde bir bütün halinde, kozmopolit bir kültürü müjdeliyordu; Reform hareketi ise bilgi evreninin kazandığı yeni ufuklara yeni bir inanç özgürlüğünü ekler gibiydi. Halklar arasındaki sınırlar parçalanmış, uzaklıklar aşılmıştı; belli bir halka armağan edilmiş olan, sanki herkese ait gibiydi; düşüncenin yardımıyla kralların, prenslerin ve silahların yol açtığı kanlı ayrılıkların üzerinde kalan bir birliğin ve bütünlüğün yaratılmış olduğuna inanılıyordu. Ve sonra bir mucize daha gerçekleşmişti: Tinsel dünya ile birlikte yeryüzünün sınırları da daha önce asla kestirilememiş boyutlara kavuşmuştu. O zamana kadar yol vermez diye bilinen okyanusta yeni kıyılar, yeni ülkeler belirmiş, yeni ve dev bir kıta, birbirini izleyecek nice kuşaklara yurt olmak için adaylığını koymuştu. Ticaretin nabzı çok daha hızlı atmaya başlamış, yaşlı Avrupa’ya akan zenginlik lükse, bu lüks de yeni yapılara, resimlere ve heykellere kaynaklık etmiş, ortaya daha güzel, düşünce yanı daha ağır basan bir dünya çıkmıştı. Fakat uzamdaki her genişleme, ruhlarda da bir doludizginliğe yol açar. Tıpkı yüzyılımızda atmosferin, uçak ve göze görünmeksizin bütün ülkelere kanat açan söz aracılığıyla ele geçirilmesi sonucu uzamın görkemli boyutlara varmasında, fiziğin, kimyanın, tekniğin ve genel olarak bilimin, doğanın sırlarını bir bir çözüp güçlerini insanlığın hizmetine sokmalarında olduğu gibi, Montaigne’in döneminde de dile getirilmesi olanaksız bir umut, onca düş kırıklığına uğramış insanlığa yeniden coşkunun yollarını açıyor ve Ulrich von Hutten’in “Yaşamak, başlı başına bir mutluluktur” çığlığı, binlerce ağızdan yankılanıyordu. Gelgelelim, dalga ne kadar ani ve dik bir tırmanışa geçerse, o ölçüde şiddetli bir kırılmaya uğrar. Çağımızda özellikle yeni buluşların, tekniğin mucizelerinin yıkımın en korkunç etkenlerine dönüşmesi gibi, Rönesans’ın ve hümanizmin başlangıçta şifa kaynağı olan öğeleri de öldürücü birer zehir olup çıktı. Avrupa’ya yeni bir Hıristiyanlık ruhu aşılamanın hayallerini kurmuş olan Reform hareketi, din savaşlarının eşsiz barbarlığıyla noktalandı, baskı makinesi, eğitim ve kültür yerine din alanındaki gericiliği yayma aracı oldu; zafer, hümanizmde değil, bağnazlıkta kaldı. Avrupa’da her ülke vahşi içsavaşlarla parçalanırken, Yeni Dünya’da da yeni fatihlerin vahşeti, erişilmesi olanaksız bir zalimlikle sürüp gitti. Raffaello’nun, Michelangelo’ nun, Leonardo da Vinci’nin, Dürer’in ve Erasmus’un oluşturdukları bir çağ, bir Attila’nın, Cengiz Han’ın, bir Timurlenk’in vahşetine geri döndü.

Hümanizmden canavarlığa uzanan bu korkunç gerilemeyi, insanlığın –tıpkı bugünkü gibi– en büyük kitle çılgınlıklarından birini, bütün olup bitenleri ruh sarsıntıları içinde duyumsayarak ve uyanık kalarak ama eli kolu bağlı izlemek zorunda kalmak: Montaigne’in yaşamının asıl trajedisi, işte budur. Montaigne barışın, aklın, birleşmenin, kısacası ruhunu adamış olduğu bütün bu erdemlerin, ülkesinde ve içinde yaşadığı dünyada, kısacık bir zaman parçası için olsun gerçekleştiğini göremez. Gerek zamana ilk adım attığında gerekse zamandan artık çekip giderken, bakışlarını –tıpkı bugün bizim yaptığımız gibi– ülkesini ve insanlığı kirleten, çıldırtan öfke ve nefret dalgasından tüyleri ürpererek çevirir. Bordeaux’da gabelle, yani tuz vergisi nedeniyle gerçekleşen halk ayaklanmasının akıl almaz bir vahşetle bastırılışına tanık olduğunda, henüz çok gençtir, ancak on beş yaşındadır; bu sahne, Montaigne’in yaşamı boyunca acımasızlığın can düşmanı olmasına yol açar. Gencecik çocuk, yüzlerce insanın ölene kadar işkence görüşünü, asılışını, kazığa vurulmasını, kafalarının kesilmesini, bedenlerinin dört parçaya ayrılmasını, yakılışını görür; kargaların olaylardan günler sonra bile kurbanların yarı yanmış, yarı çürümüş etlerini kapışmak için infaz alanının üzerinde uçmalarını izler. Acılar içinde kıvrananların çığlıklarını duyar; yanık et kokusunu bütün sokaklar boyunca alır. Ve daha gençlik çağına henüz adımını atmışken, bu kez de başlayan içsavaş, ideolojilerin bağnaz karşıtlıkları aracılığıyla, tıpkı bugünkü toplumsal ve ulusal bağnazlıkların dünyayı yıkıma sürüklemesi gibi, Fransa’yı bütünüyle yıkıma sürükler. Chambre Ardente1 Protestanları yaktırır; Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı’nda sekiz bin insan öldürülür. Protestanlar ise cinayete cinayetle karşılık verirler; kiliselere saldırıp heykelleri parçalarlar; bu gözü dönmüşlük, ölülere bile rahat vermez; Aslan Yürekli Richard ile Fatih William’ın mezarları açılıp yağmalanır. Katolik ve Protestan birlikleri birbirlerinin ardından köy köy, kent kent dolaşırlar, ama hep Fransız Fransız’a, vatandaş vatandaşa düşmandır ve vahşet konusunda da taraflardan hiçbiri ötekinden aşağı kalmaz. Tutsak edilen garnizonlar son askerine kadar kılıçtan geçirilir, nehirler cesetlerle dolar; yağmalanan, yakılıp yıkılan köylerin sayısı yüz yirmi bin dolayındadır; kısa süre sonra cinayetler ideolojik temellerinden kopar. Silahlı çeteler, Katolik ve Protestan ayrımı yapmaksızın şatolara ve yolculara saldırırlar. Yakınlardaki bir ormanda atla dolaşmaya çıkmak, Yeni Hindistan’a ya da yamyamların ülkesine gitmek kadar tehlikelidir. Artık kimse evinden ve parasından, bir gün sonra yaşayıp yaşamayacağından, özgür olup olmayacağından emin değildir; Montaigne 1588’de, yani yaşamının sonlarına doğru şunları yazar: “Otuz yıldır içinde yaşadığımız bu kargaşada her Fransız, kendini (gerek bireysel gerek genel olarak), kaderinin her saat değişebileceği olasılığıyla karşı karşıya görüyor.”2 Artık yeryüzünde güvenlik diye bir şey kalmamıştır; bu temel duygu, Montaigne’in dünya görüşünü de zorunlu olarak etkileyecektir. Böyle bir durumda yapılması gereken, güvenliği, bu dünyanın, içinde yaşanılan ülkenin dışında aramaktır; bireyin yapması gereken, bu çılgınlar korosunda ötekilerle birlikte tepinmeyi reddetmek, kendi ülkesini ve dünyasını içinde yaşadığı zamanın ötesinde yaratmaktır.

O çağın hümanist insanlarının –ne yazık ki bugün bizim duygularımızı çok andırır biçimde– neler hissetmiş olduklarını, La Boëtie’nin yirmi yedi yaşındaki dostu Montaigne’e yazdığı şu satırlar göstermektedir: “Bizlerin özellikle böyle bir zamanda doğmamıza yol açan kader, nasıl bir kaderdir! Ülkem gözlerimin önünde yıkılıp gitmekte ve ben göç etmekten, yerimi yurdumu bırakıp kaderimin beni sürükleyeceği yere gitmekten başka çare düşünemiyorum. Tanrıların gazabı, okyanusun ötesindeki uçsuz bucaksız ülkelerin varlığına dikkatimi çekmekle, kaçmam konusunda beni çoktan uyarmıştı. Yüzyılımızın eşiğinde dalgaların arasından yeni bir dünyanın belirmesinin nedeni, tanrıların, Avrupa acımasız kılıç darbeleri altında ve utanç dolu bir biçimde yıkılıp giderken, insanlar daha iyi bir gökkubbe altında tarlalarını sürebilsinler diye Yeni Dünya’yı bir sığınak olarak düşünmeleriydi.”

Hayatın soylu değerlerinin, barışın, bağımsızlığımızın, doğuştan sahip bulunduğumuz hakların, hayatımızı daha güzel, daha soylu ve anlamlı kılan her şeyin bir avuç bağnazın ve ideoloğun çılgınlığına kurban edildiği böyle dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere ve tehlikelere rağmen düşüncemin hiçbir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, Kilisenin ya da politikanın irademe aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim? Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki “Ben” hangi sınırlara kadar gitmemi istiyorsa ancak oraya kadar gitmeyi nasıl başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini, yerleşik düzene, dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim? Ruhumu ve o ruhun yalnız bana ait olan maddesini, yani bedenimi, sağlığımı, düşüncelerimi ve duygularımı, başkalarının çılgınlığı ve yararları uğruna kurban edilmekten nasıl kurtarabilirim?
Montaigne, bütün hayatını ve bütün gücünü, sadece ve sadece bu sorunun yanıtını bulmaya adadı. Her hareketini, her duygusunu bu özgürlük uğruna gözlemledi, denetledi, sınadı ve eleştirdi. Montaigne’in ideolojilere ve türlü kamplara tutsaklığın egemen olduğu bir çağda, ruhu ve özgürlüğü kurtarmaya yönelik bu arayışı, bugün bizi onunla başka hiçbir sanatçıya olmadığı kadar kardeş kılmaktadır. Bugün Montaigne’i bütün sanatçılardan fazla seviyor ve sayıyorsak, bunun nedeni, Montaigne’in kendini başka hiçbir sanatçının yapmadığı ölçüde hayattaki “en yüce sanata, insanın kendi olarak kalabilmesi sanatına”3 adamış olmasıdır. Bizimkinden farklı ve daha sakin yüzyıllarda Montaigne’in edebî, ahlaki ve psikolojik mirası farklı bakış açılarından ele alındı; Montaigne’in bir kuşkucu ya da dini bütün bir Hıristiyan, Epikürcü ya da Stoacı, filozof ya da yalnızca kendini eğlendiren biri, yazar ya da yalnızca dâhi bir amatör olup olmadığı üzerinde ciddi tartışmalar yürütüldü. Doktora tezlerinde ve diğer incelemelerde Montaigne’in eğitim ve din konularındaki görüşleri kılı kırk yararcasına irdelendi. Beni ise bugün Montaigne’in yalnızca tek bir yanı ilgilendiriyor: Bu düşünürün bugün yaşadığımıza çok benzeyen bir zamanda iç dünyasında nasıl özgür kalabildiği ve bizim de onu okuyarak örnek alarak kendimizi nasıl güçlendirebileceğimiz. Ben, Montaigne’i, dünyadaki her homme libre’in, yani her özgür insanın ilk atası, koruyucusu ve dostu, bu yeni, ama yeniliğine rağmen sonrasız bilim dalının, kendini her şey ve herkes karşısında ayakta tutabilme biliminin en iyi öğreticisi sayıyorum. Kendi özlerini zamanın dalgalanmalarından kaynaklanan o bulanık ve zehirli köpüğün etkisinden uzak tutabilmek için Montaigne kadar dürüst, böyle bir dürüstlükten ötürü de daha çok acı çekerek savaşım vermiş insanların sayısı azdır; özlerini yaşadıkları zamanın elinden kurtarıp bütün zamanlar için yaşatabilmeyi ise ancak pek azı başarabilmiştir.

Montaigne’in iç özgürlüğü koruma uğruna yürüttüğü bu savaşımın, belki de bütün zamanlar için bir düşünce adamının giriştiği en bilinçli ve en amansız savaşım olan bu savaşımın, dışarıdan bakıldığında, kahramanlığı çağrıştıran ya da patetik denebilecek hiçbir yanı yoktur. Montaigne’i, sözleriyle “insanlığın özgürlüğü” için savaşmış yazarların ve düşünürlerin arasına katmak, ancak bir zorlama olabilir. Bir Schiller’in ya da Lord Byron’ın akıcı tiradlarını, bir Voltaire’in saldırganlığının izlerini Montaigne’de bulabilmek olanaksızdır. Zaten iç özgürlük gibi onca kişisel bir konumu başka insanlara, dahası kitlelere yayma isteği, Montaigne’in ancak dudaklarında bir gülümsemeyle karşılayabileceği bir istek olurdu; Montaigne, profesyonel ıslahatçılardan, kuramcılardan ve inanç tacirlerinden bütün benliğiyle nefret etmiştir. Bu düşünür, insanoğlunun yalnızca kendisi bakımından iç bağımsızlığını koruyabilmesinin bile aslında üstesinden gelinmesi ne kadar zor bir görev olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bu nedenle Montaigne’in savaşımı yalnızca savunmayla, Goethe’nin “iç kale” diye adlandırdığı, insanoğlunun benliğinin en derininde yatan ve kimsenin bir başkasına girme iznini veremeyeceği o siperin savunulmasıyla sınırlı kaldı. Taktiği, dış görünüş bakımından çarpıcı olmaktan elden geldiğince kaçınarak bir anlamda kılık değiştirerek dünyada dolanmak, böylece de kendine giden yolu bulabilmekti.

Yine bu nedenle, Montaigne’in, biyografi denebilecek bir hayat hikâyesi de yoktur. Hayatta hiçbir zaman ön saflara geçmeye, düşünceleri için dinleyici ve yandaş bulmaya çalışmadığından, kimseye itici de gelmemiştir. Dışa karşı sıradan bir yurttaş, bir memur, eş, dini bütün bir Katolik, kısacası bütün görevlerini sessiz sedasız yerine getiren bir adam olarak gözükür. Çevresi için göze çarpmayan, koruyucu bir renge bürünür; amacı, iç dünyasında, ruhundaki renk oyunlarını olanca çeşitliliğiyle sergilemek ve bunları izlemektir. Kendini vermeye her zaman hazırdır – kendini adamaya ise asla. Her zaman ve hayatının her konumunda yaradılışının en özgün, en iyi yanını kendine alıkoyar. Bırakır başkaları konuşsun, sürüler oluştursun, vaazlar versin, türlü gösterişler yapsın; bırakır dünya karmakarışık ve budalaca yollara sapsın; Montaigne’in önem verdikleri bellidir: kendisi için aklın yolundan ayrılmamak, insanlıkla ilgisini kesmiş bir zamanda insanlığını korumak, kitle çılgınlığının ortasında özgür kalabilmek. Onu gamsız, kararsız ve korkak diye nitelendirenlerin alaylarına ses çıkartmaz; önemli mevkilere gelmek için çaba harcamaması karşısında duyulan hayrete tepki vermez. Montaigne’i en iyi tanıyan yakınları bile onun kamuoyunun gölgesinde kendine verdiği bir görevi, elden düşme bir hayat yerine kendi hayatını sürdürme görevini yerine getirebilmek için nasıl akıllı, nasıl yılmak nedir bilmeksizin ve nasıl bir beceriklilikle çalıştığının ayırdına varamazlar.

Görünüşte eylemsiz kalan Montaigne, böylece aslında eşsiz bir eylemi gerçekleştirmiştir. Kendini ayakta tutarken ve anlatırken, kendi kişiliğinde bütün zamanlar için geçerli insanoğlunu sergileyip anlatmıştır. Tanrıbilimsel ve felsefi incelemeler de dahil olmak üzere, onun yaşadığı yüzyıla ait başkaca her şey bize yabancı ve eskimiş gelirken, Montaigne’in kendisi çağdaşımızdır, bugünün ve geleceğin insanıdır; savaşımı ise yeryüzü savaşımlarının en güzellerinden biri olarak kalmıştır. Montaigne’i açtığımızda, ister yüz kez okuyalım, ister sayfalarını tek tek çevirelim, içimizde uyanan duygu hep aynıdır: Bu sayfalarda sözü edilen dava, nostra res agitur, yani aslında bizim davamızdır; yaşadığımız zamanda ruhumuza en çok kaygı veren şey, bu sayfalarda bizim yapabileceğimizden çok daha iyi dile getirilmiştir. Buradaki “Sen”, benim “Ben”imi yansıtan bir “Sen”dir; zamanı zamanlardan ayıran uzaklık, burada artık ortadan kalkmıştır. Montaigne’i okuduğumda benimle olan, edebiyat ya da felsefe değil, ama bir insandır; beni kardeşi sayan, teselli eden, bana öğütler veren, anladığım ve beni anlayan bir insan. Denemeler’i elime aldığımda, basılı kâğıt odanın yarı karanlığında yitip gider. Birisi benimle soluk alıp vermeye, yaşamaya başlar; yanıma gelen, artık bir yabancı olmaktan çıkmış, kendime dost kadar yakın hissettiğim biri olmuştur. Dört yüz yıl, bir duman gibi dağılıp gitmiştir: Artık benimle konuşan, Seigneur Montaigne ya da Fransa’nın tarihin derinliklerinde kaybolup gitmiş krallarından birinin gentilhomme de la chambre’ı, yani meclis üyesi değildir; Périgord’daki şatosunun efendisi de değildir; beyaz yakalığını, sivri şapkasını, kılıcını çıkartmış, boynundaki zincirin ucunda sallanan Saint Michael Nişanı’nı da bir yana bırakmıştır. Beni ziyarete gelen, artık ne Bordeaux belediye başkanıdır ne de bir yazardır. Bir dosttur, amacı bana akıl vermek ve kendini anlatmaktır. Kimi zaman sesinden insan doğasının kırılganlığının, aklımızın yetersizliğinin, yöneticilerimizin dar görüşlülüklerinin, zamanımızın saçmalığının ve acımasızlığının yol açtığı hafif bir hüzün yankılanır; bu soylu hüznü Montaigne’in öğrencisi olan Shakespeare, çizdiği tiplerin, bir Hamlet’in, Brutus’un ya da bir Prospero’nun ağzından unutulmaz bir biçimde dile getirmeyi yeğlemiştir. Ancak biraz sonra Montaigne’in yine gülümsemekte olduğunu görürüm; sanki şöyle demektedir: Neden böylesine ciddiye alıyorsun bütün bunları? Neden içinde yaşadığın zamanın saçmalığının ve vahşetinin kışkırtmalarına kapılıp hepsine boyun eğiyorsun? Bütün bunlar senin yalnız tenine dokunabilir, ama özüne asla işleyemez. Dış dünya senden hiçbir şey alamaz ve aklını da, sen kendin karıştırmadığın sürece, karıştıramaz. “Sağduyu sahibi insanın kaybedecek hiçbir şeyi yoktur.”4 Zaman içinde olup bitenler, onlara katılmayı reddettiğin sürece, senin karşında güçsüzdür; zamanın çılgınlığı ise sen zihninin berraklığını korudukça gerçek anlamda sıkıntı kaynağı olamaz. Ve yaşadığın en kötü şeyleri, görünüşte aşağılayıcı olanları, kaderin sillelerini ancak onların önünde zayıflığını gösterecek olursan hissedersin; çünkü senden başka kim onlara değer verebilir, ağırlık tanıyabilir, onların zevk ya da acı kaynağı olmalarını sağlayabilir? Ancak sen, kendi kendini yüceltebilir ya da aşağılayabilirsin – iç dünyasında sağlam ve özgür kalabilen kişi, dışarıdan gelen en ağır baskıya bile kolaylıkla göğüs gerebilir. Toplum içindeki birey ne zaman ruh huzuru ve özgürlüğü bakımından sıkıntıya düşse, Montaigne’in sözleri ve bilgece telkinleri ona bir şifa kaynağı olur; çünkü kargaşanın ve parçalanmışlığın egemen olduğu zamanlarda bizim için içtenlikten ve insanlıktan daha iyi koruyucu yoktur. Montaigne’in bundan yüzyıllar önce söyledikleri, kendi bağımsızlığını koruma peşinde olan biri için geçerliliğini ve doğruluğunu hep korumaktadır. Bizlerin en çok teşekkür borçlu olduklarımız ise, şu sırada yaşadığımız gibi insancı olmaktan uzak zamanlarda içimizdeki insanı güçlendirenler, sahip bulunduğumuz ve asla yitirilemeyecek tek şeyden, kendi “Ben”imizden vazgeçmememiz konusunda bizi uyaranlardır. Çünkü yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler, yalnızca herkes ve her şey karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.

Stefan Zweig – Montaigne

1. Kral II. Henri’nin, Protestanları ve heretikleri yargılamak amacıyla Paris Yüksek Mahkemesi bünyesinde kurduğu, suçlulara yakılma cezası vermeye yetkili özel mahkeme. (Y.N.)
2. Orijinalde Fransızca: En cette confusion où nous sommes depuis trente ans, tout homme français [soit en particulier, soit en géneral,] se voit à chaque heure sur le point d’entier renversement de sa fortune. (Y.N.)
3. Orijinalde Fransızca: le plus grand art: rester soi-même. (Y.N.)
4. Orijinalde Fransızca: L’homme d’entendement n’a rien à perdre. (Y.N.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here