“Julia! Ağlamakla hiçbir şey düzelmez” Yalnız İki İnsan – Stefan Zweig

Fabrika işçileri akın akın kocaman kapıdan çıkıyor, büyük ve kapkara bir nehir gibi hızla akıyordu. Bu kalabalık caddede bir an duraksıyor, insanlar birbirleri ile el sıkışıp vedalaşıyor, sonra herkes gruplar halinde evlerinin olduğu mahallelere doğru yola çıkıyor, az ötede caddelerde, sokaklarda yine bölünüyor, gruplar gittikçe küçülüyordu.
Kente uzanan geniş toprak yolda gruplar henüz bir aradaydı. Rengarenk, neşeli ve bağırıp çağrışmalarla ilerliyorlardı. Sesler birbirine karışıyor, uğultuya dönüşüyordu. Kızların tiz kahkahaları akşam sessizliğinin üzerine gümüşten büyük bir çan örneği iniyordu.
Akın akın ilerleyen büyük insan kalabalığının en sonunda bir işçi tek başına yürümekteydi. Yaşlı değildi, çelimsiz de sayılmazdı, fakat ötekilerin hızına ayak uyduramıyordu. Çünkü sakat ayağı çabuk yürümesine engel oluyordu. Önlerden gelen neşeli sesler kulaklarında çınlıyordu. Dinliyor, fakat insanların bu mutluluğundan rahatsız olmuyordu. Sakatlığı nedeniyle çoğu kez yalnız kalmaya alışmıştı. Yalnızlığı onu içine kapanık bir filozof yapmıştı. Yalnız bırakılmışların umursamazlığı ile akıp gidiyordu yaşamı.
Hafif topallayarak yürüyordu. Çok uzaklardaki kara tarlalardan burnuna gelen, akşam serinliğinin yok edemediği derin kokular ürünlerin pek yakında olgunlaşacağının habercisiydi. Az sonra neşeli sesleri duymaz oldu. Çok geride kalmıştı. Arada sırada bir cırcırböceği tek başına ötüyordu. Sessizlik her yeri kaplamıştı. Sessiz düşüncelerde konuşmaya başlayan çok hüzünlü bir sessizlikti…
Birden dikkat kesildi. Sanki bir yerlerden hıçkırık sesleri kulağına gelmişti. Durdu, çevresini dinledi. Her şey rüyasız bir uyku örneği sessizdi. Fakat aniden iç çekme daha derinden, daha acı dolu duyuldu. Akşamın loşluğunda az ötede, yolun kenarında üst üste konmuş raylara oturmuş ağlayan o insanı fark etti. Önce önünden yürüyüp geçmeyi düşündü. Fakat yaklaşınca, hiç aralıksız ağlamakta olan kızı tanıdı.
Aynı fabrikada çalışıyorlardı. Herkes gibi o da kızı ‘acuze’ Jula diye tanıyordu. Çirkinliği çok göze çarpıcı olduğu için ona bu adı vermişlerdi, ta çocukluğundan bu yana. Yüzü kaba ve biçimsiz, kirli sarı cildi iticiydi. Vücut yapısı da çok çarpık, uyumsuzdu. Belinden yukarısı incecikti, bir çocuğu andırıyordu. Kalçaları ise geniş ve çarpıktı. Bu kızın tek güzel yanı sakin ve pırıl pırıl bakan gözleriydi. Bütün aşağılayıcı ve tiksinti dolu bakışlara yumuşak ve dostça yanıt veriyordu…
O da bu yaşına kadar sayısız hüznü içine atmıştı. Şimdi gaddarca kızcağızın önünden geçip gidemezdi. Yanına yaklaştı ve yatıştırmak ister gibi elini omzuna koydu.
Kız sanki görmekte olduğu bir rüyadan kendine gelir gibi heyecanla yerinden fırladı.
“Dokunma bana!”
O anda kiminle konuştuğunun farkında değilmiş gibiydi. Acıyla haykırdı. Sonra yanına sokulmuş olan yabancıyı tanıdı ve sakinleşti. Bu adam fabrikada onunla alay etmeyen ender işçilerden biriydi. Başı önünde zor anlaşılan bir şeyler mırıldandı.
“Bırak beni! Ben kendi başımın çaresine bakmasını bilirim!”
Adam sesini çıkarmadı, kızın yanına oturdu. Fakat o ağlamayı sürdürdü, hıçkırıkları giderek arttı. Adam ona doğru eğilerek konuştu:
“Bırak bunları, Julia! Ağlamakla hiçbir şey düzelmez.”
Kadın sustu. Yanında oturan adam dikkatle sordu:
“Ne yaptılar sana?”
Bu soruyla birden kendine geldi. Yüzünü kan kapladı, yanakları renklendi. Anlatmaya başladı, heyecan dolu kelimeler acele acele birbirini kovaladı:
“İş bittikten sonra, tam herkes eve gitmeye hazırlanırken, yarın, yani pazar günü ne yapabileceklerini konuşmaya başladılar. İçlerinden birinin kent dışına, köylere doğru bir gezinti yapalım önerisi hemen kabul gördü. Sonra kim gitmek istiyor diye sorduklarında, budala gibi ben de parmak kaldırdım. Tabii hepsi gülüp alay etmeye başladı, kötü kötü şeyler söylediler. O kadar ileri gittiler ki, kendimi tutamayıp öfkelendim, çılgına döndüm. Nasıl oldu bilmiyorum, sabrım tükenmişti, dayanamadım, ne kadar vicdansız, alçak adamlar olduklarını suratlarına bağırdım. Bunun üzerine… evet… bunun üzerine bana vurdular…”
Kız tekrar hıçkırıp, ağlamaya başladı. Yanında oturan adam anlattıklarına çok üzülmüştü, bu zavallıya sakinleştirici birkaç söz söylemek ihtiyacını hissetti. Hiç olmazsa biraz teselli olsun diye kendi alınyazısından söz etti.
“Bak, Jula, böyle şeyleri hiç ciddiye almamak gerek. Sen de yarın gezintiye tek başına çıkarsın. Böyle günleri yalnız geçiren o kadar çok insan var ki. Gezintilere gidemeyenler de var, ayaklarının fabrikadan eve zor taşıdığı insanlar da… Sen onların yaşamı kolay mı sanıyorsun? Sürekli topallıyorlar, başkaları onlarla bir arada olmaktan sıkıldığı için de hep tek başlarına kalıyorlar. Bu kadar öfkelenmene gerek yok, Jula! O heriflere boş ver!”
Kız yine heyecanla konuştu. Hızlı hızlı. Üzüntüsü öyle pek kolay azalacak gibi değildi. Her acı çeken gibi o da doluydu.
“Beni üzen sadece onlar değil. Her şey, daha doğrusu bütün yaşamım. Kimi zaman düşünüyorum da, kendimi çok iğrenç buluyorum. Ben niçin bu kadar çirkinim? Böyle olmak elimde değil ki. Fakat bunu hayatım boyunca taşıdım durdum. Arkadaşlarımın gülüp, benimle alay etmelerine daha çocukluğumda katlanmak zorundaydım. Çekindiğim ve kıskandığım için de onlarla pek oynamazdım!”
Yanında oturan erkek titreyerek, acılarından, dertlerinden söz edişini, her şeyi hiç çekinmeden anlatışını dinliyordu. Onu çok iyi anlıyordu. Yaşamındaki korku dolu, çoktan öldü diye düşündüğü sonsuz birikimi kendi dertlerinin şimdi uykularından uyandığını hissetti. Yanındaki kızı teselli etmek istediğini bir an için unuttu. Pek fazla düşünmeden kendi alınyazısından söz etmeye başladı. Şimdi yanında oturan insanın onu anlayacağını hissetmişti. Usul bir sesle konuşmaya başladı:
“Bir zamanlar bir çocuk vardı. O da arkadaşları ile oynamak istiyordu, fakat bunu beceremiyordu. Haylazlık yapıp, koşuştururken, atlayıp sıçrarken, o zorla bacağını sürüyerek peşlerinden gider, her oyunda en sona kalırdı. Beceriksizin biriydi, kendini korumasını da bilmiyordu. Arkadaşları onunla hep alay ederdi. Onun yaşamı mutlaka seninkinden daha zordu. Ne de olsa sana sağlıklı bacaklarınla dünyanın bütün kapıları açık.”
Genç kadının heyecanı giderek artmaktaydı. Hissediyordu, hayatının tüm acıları bilinçaltının tüm derinliklerinden taşıyordu.
“Hiç kimse benim çektiğim kadar çekmemiştir. Ben hayatımda anne nedir bilmedim. Tek insan bana şefkat dolu, güzel sözler söylemedi. Bütün kızlar sevgilileri ile dolaşırken, ben yalnızdım. Ve bunun hep böyle kalacağını, böyle kalmak zorunda olduğunu hissediyorum. Duygularım başkaları gibi olsa da benim için hiçbir şey değişmeyecek. Tanrım, bu niçin böyle, nedir benim alınyazım, bir bilebilsem!”
O güne kadar hiç kimseye söz etmemiş oldukları, kendi kendilerine bile itiraf etmemiş oldukları şeyleri, şimdi birbirlerine anlatıyorlardı. Doğru dürüst tanışmıyorlardı bile. Fakat dudaklarının arasından çıkan her şikayet karşılık buluyordu. Ne de olsa üzüntüleri birbirinin çok benzeriydi. Genç adam anlatmaya devam etti. Hiçbir gün sevgilisi olmamıştı. Çünkü sakat bacağı ile hangi kıza arkadaşlık teklif edebilirdi. Hangi kız onu kabullenir, onunla yan yana yürürdü. Başka şeylerden de söz etti. Eline geçen haftalıktan önemli bir miktarı kirli sokak kadınlarına harcamak zorunda kalıyordu… Her geçen gün daha hüzünlü oluyor, yaşamdan daha çok beziyordu.
Yaklaşan adımların sesi karşılıklı hüzün dolu itiraflara ara vermelerini gerektirdi. Yanlarından birkaç kişi geçti. Akşamın loşluğunda kim oldukları pek seçilmiyordu. Onlar uzaklaştıktan sonra genç adam oturduğu yerden kalktı ve kıza tek bir kelime söyledi: “Gel!” Alçakgönüllü ve rica eder gibi…
Kız da ayağa kalktı ve onunla yürüdü. Hava kararmıştı. Adam yanındaki yüzü seçemiyordu. Kız adımlarını yanındaki insana uydurmuş olduğunun farkında değildi. Yavaş yavaş yürüdüler, yan yana. Birbirlerini anlamanın görünmeyen duygusu bu yalnız iki insana aynı anda getirmişti mutluluğu. Dudaklarının arasından çıkan kelimeler giderek içtenleşiyor, konuşmaları sessizleşiyordu. Az sonra birbirlerine iyice sokulmuşlardı.
Ve genç kadın, yanındaki erkeğin elini yavaşça uzatıp, yumuşakça geniş, biçimsiz kalçasına dokunduğunu, onu sardığını hissetti…

Stefan Zweig – Yakıcı Sır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bertrand Russell: Ulusçuluk, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür

Kapat