Amerigo Vespucci’nin günlükleri: Otuz iki sayfalık ölümsüzlük – Stefan Zweig

0
60

Kendi küçük dünyasında yaşamayı arzulayan sıradan insanın huzur, sükûnet ve barış bulabileceği hiçbir yer yoktur…

1503 yılında çeşitli kentlerde, neredeyse aynı anda –Paris’te, Floransa’da ama önce hangisinde belli değil– Mundus Novus (Yeni Dünya) başlıklı dört ila altı sayfa uzunluğunda bir broşür dolaşmaya başlar. Latince kaleme alınmış bu broşürün yazarı olarak kısa süre sonra Albericus Vespucius ya da Vesputius’un adı duyulur. Onun Lorenzo Pierfranco di’ Medici’ye mektup biçiminde yazdığı bu broşürde, Portekiz kralının emriyle, şimdiye dek bilinmeyen topraklara doğru çıktığı seyahat anlatılmaktadır. Keşif gezileri hakkında yazılan böyle mektup biçimli raporlar o dönemde oldukça yaygındır. Welser, Fugger, Medici gibi Almanya, Hollanda ile İtalya’nın büyük tüccar ailelerinin yanı sıra Venedik Signoria’sının1 da Lizbon ve Sevilla’da temsilcileri bulunmaktadır ve bunlar ticari öngörülerin yapılabilmesi için, Hindistan’a yapılan başarılı keşif gezileri hakkında bilgi verir. Ticaret ataşelerinin bu mektupları, ticari sırlar içerdiğinden çok rağbet görmekte, bunun yanı sıra kopyaları üzerinde de, tıpkı yeni keşfedilen kıyıların haritaları, portolano’lar2 üzerinde olduğu gibi pazarlık edilmektedir. Bazen bu kopyalardan bazılarının girişken bir matbaacının eline geçtiği, bunları matbaasında çoğalttığı da olur. İlginç gelişmeleri mümkün olduğunca en kısa sürede kamuoyuna aktaran bu broşürler, geniş halk kitleleri için o zamanlar henüz kurulmamış olan gazetelerin yerini tutmakta ve işlevlerini yerine getirdikten sonra günah çıkarma tezkereleri ile doktor reçetelerinin arasına sıkışmış halde yıllık panayırlarda satışa çıkarılmaktadır. Birinin onları diğer mektupların, paketlerin yanına koymasıyla, bir zamanlar bir temsilcinin şefine yazdığı özel bir mektup ara sıra da olsa basılı bir kitabın kamusallığına kavuşur.

Kolomb’un “Ganj yakınlarındaki adalar”dan söz ettiği 1493 tarihli ilk mektubundan sonra, bu dönemde yayımlanan broşürlerden hiçbiri, o âna dek kimsenin tanımadığı Albericus’un dört sayfalık broşürü kadar büyük ve uzun soluklu bir heyecan dalgası yaratmayı başaramamıştır. Metnin kendisi bile çarpıcı bir durumun söz konusu olduğunu vurgulamaktadır: “Tüm bilgelerin bu günlerde ne denli çok sayıda olağanüstü şeyin keşfedildiğini anlaması” (Quam multa miranda in dies reperiantur); “bugüne dek bilinmeyen ne kadar çok dünya keşfedildiğini ve buralarda neler olduğunu öğrenmesi” (Quanto a tanto tempore quo mundus cepit ignota sit vastitas terrae et quod continetur in ea) için bu mektup ex italica in latinam linguam’a, İtalyancadan Latinceye çevrilmiştir. Bu türden bir tanıtım stratejisi, yeni haberlere zaten aç bir dünya için başlı başına bir yemdir aslında; nitekim bu broşür büyük rağbet görür. En ücra kentlerde bile birkaç kez yeniden basılır; Almancaya, Felemekçeye, Fransızca ve İtalyancaya çevrilir ve bütün bu dillerde yayımlanmasıyla tüm seyahat raporları derlemelerine alınması bir olur; bir kilometre taşı değilse bile, henüz hiçbir şeyin farkında olmayan bir dünyanın yeni coğrafyasının temel taşıdır bu.

Bu minik broşürün büyük bir başarı elde etmesi, son derece anlaşılır bir durumdur. Çünkü o âna dek adı sanı bilinmeyen Vesputius, güzel ve eğlenceli bir tarzda anlatmayı bilen ilk denizcidir. Normalde bu macera gemilerine mürettebat namına doluşanlar kendi adını bile yazmaktan aciz, okuma yazması olmayan, denizin kıyıya attığı ganimetleri toplayan su kuşları misali öbek öbek toplaşan asker ve tayfalardır; bir de olsa olsa, olayları kuru bir üslupla arka arkaya sıralamak dışında bir şey bilmeyen bir excribano, yani bir kâtip ya da enlem ve boylamları kaydetmekle yetinen bir kılavuz. Buradan da anlaşılacağı üzere yüzyılın başında insanlar, bu uzak bölgelerde neler keşfedildiği hakkında henüz fikir sahibi değildir. Böyle bir zamanda inandırıcı, üstelik eğitimli bir adam çıkar ve abartıp masallar anlatmak yerine, 14 Mayıs 1501 tarihinde Portekiz kralının emriyle yola çıktığını, güneşin de ayın da görülemeyeceği kadar karanlık, fırtınalı bir göğün altında iki ay ve iki gün süreyle geniş okyanusun üzerinde yol aldığını doğru dürüst anlatır. Başından geçen tüm tehlikeli olayları, okurlarına yeniden yaşatır; su alan ve kurtların kemirdiği gemilerle karaya sağ salim ulaşma ümidini nasıl yitirdiklerini anlatır. Bir kozmograf olarak yetkinliği sayesinde nihayet 7 Ağustos 1501’de –ki bu tarih diğer belgelerde belirttiklerinden farklı olsa da onun yazdıklarını okurken bu gibi belirsizliklere alışmak gerek– ilk kara parçasını gördüklerini söyler, hem de nasıl kutsanmış bir kara parçasıdır burası! Çalışmak ve sıkıntı, burada insandan ıraktır. Ağaçların bakıma gereksinimi yoktur, bol bol meyve vermekte, ırmak ve pınarlardan berrak, içilebilir sular akmaktadır. Deniz balık kaynamakta, inanılmaz verimli olan topraktan bilinmeyen, lezzetli meyveler fışkırmaktadır; canlandırıcı meltemler esmektedir bu zengin topraklar üzerinde, yoğun ormanlar ise en güneşli günleri bile serin kılmaktadır. Ptolemaios’un varlığından haberdar olmadığı binlerce farklı hayvan ve kuş vardır burada. İnsanlar hâlâ mutlak bir masumiyet içinde yaşamakta, derilerinin rengi de kızıla çalmaktadır; “Doğumlarından itibaren ölene dek çıplak gezdiklerinden güneş altında böylesine yanarlar,” diye açıklamaktadır bunun nedenini gezgin. Ne giysileri ne mücevherleri ne de başka malları vardır. Her şeyleri ortaktır, hatta bu kültürlü beyefendinin, her daim hazır bedenleriyle ilgili oldukça müstehcen anekdotlar aktardığı kadınlar bile. Utanç ve ahlaki emirler, bu doğa çocuklarına tamamen yabancıdır. Baba kızıyla, erkek kardeş kız kardeşiyle, oğul anneyle yatmaktadır. Ne Oidipus kompleksi vardır ne de ket vurmalar; yine de yüz elli yaşına kadar yaşayabilmektedirler –elbette ki bu da onların tek düşmanca özelliğidir– yamyamlık edip birbirlerini yemedikleri takdirde. Kısacası, “dünyevi cennet” diye bir yer varsa buradan uzak olmamalıdır. Vesputius, Brezilya’dan –çünkü adı geçen cennet burasıdır– ayrılmadan önce bu kutsanmış yarımküre üzerinde başka takımlar ve şekiller halinde görünen yıldızları da ayrıntılı bir biçimde anlatır ve hem bu seyahati hem de diğer seyahatleri hakkında daha fazlasını aktarmaya ve “kendinden sonrakilerin onu hatırlayabilmesi” (ut mei recordatio apud posteros vivat), “Tanrı’nın, dünyanın şimdiye dek bilinmeyen bu köşesindeki mucizevi eserlerinin de bilinmesi” için bunları bir kitapta anlatmaya söz verir.

Böylesi canlı ve renkli bir raporun çağın insanları arasında yarattığı heyecanı tahmin etmek zor değildir. Çünkü tanınmayan bu bölgelere yönelik merak duygusunu aynı anda hem tatmin edip hem de yeniden ateşlemekle kalmaz, “‘Dünyevi cennet’ diye bir yer varsa buradan uzak olmamalıdır,” şeklindeki sözleriyle Vesputius, çağının en gizemli umutlarından birini de farkında olmaksızın anımsatmış olur. Kilise Babaları3, özellikle de Yunan teologları çok uzun zaman önce Tanrı’nın, Âdem’ in işlediği ilk günahın ardından Cennet’i büsbütün yok etmediği, onu sadece “karşı dünya”ya, insanların ulaşamayacağı bir yere kaydırdığı savını ortaya atmıştır. Mistik teolojiye göre bu “karşı dünya”, okyanusun ötesinde, yani ölümlülerin geçemeyeceği bir bölgenin ardında yer almaktadır. Ancak kâşiflerin cesareti o güne dek aşılmaz sanılan okyanusu alt etmeyi ve diğer yarımkürenin yıldızlarına ulaşmayı başardığına göre, insanlığın eski hayalinin gerçekleşip cennetin yeniden kazanılması niçin mümkün olmasın! Vesputius’un gördüğü ve tuhaf bir biçimde ilk günahtan önceki dünyayı andıran bu masum dünyaya ilişkin tasvirin, günümüzdekine benzer şekilde felaketler içinde yaşayan bir çağda böyle bir heyecan uyandırması ne kadar anlaşılır bir durum! Almanya’da artık angarya yükümlülüğü altında ezilmek istemeyen serfler örgütlenmeye başlamıştır. İspanya’da Engizisyon ortalığı kasıp kavurmakta, en güvenilir insanlara bile huzur vermemektedir. İtalya’da, Fransa’da savaş rüzgârları esmektedir. Bunun gibi günlük sıkıntıların pençesinde kıvranan binlerce, yüz binlerce insan, bu gerilimli dünyadan tiksindikleri için zaten manastırlara kaçmıştır. Kendi küçük dünyasında yaşamayı arzulayan sıradan insanın huzur, sükûnet ve barış bulabileceği hiçbir yer yoktur. Böyle bir zamanda ansızın bir haber gelir ve birkaç sayfalık bir broşür şekline bürünüp kentten kente dolaşmaya başlar; dolandırıcı, yalancı ya da bir Sinbad olmayan, aksine Portekiz kralının sefere gönderdiği, güvenilir, eğitimli bir adam, bilinen tüm sınırların ötesinde insanların barış içinde yaşadığı topraklara rastlamıştır; para, mülk ve iktidar uğruna yapılan savaşların insanların ruhunda sarsıntılar yaratmadığı, prenslerin, kralların, kan emicilerin ve rant toplayıcılarının olmadığı, insanların karınlarını doyurmak uğruna elleri kanayıncaya dek çalışmak zorunda kalmadığı, doğanın hâlâ insanı doyuracak kadar cömert olduğu ve insanın insana düşman olmadığı topraklara… Adı sanı bilinmeyen Vesputius’un seyahat raporuyla yeniden ortaya çıkardığı, çok eskilerden kalma dinî, mesih beklentisi gibi bir umuttur bu. Vesputius insanlığın en derin özlemini canlandırarak ahlakın, paranın, yasa ve mülkiyetin boyunduruğundan kurtulma hayalini, insanların ruhunda Cennet’e dair uzak bir anı gibi belli belirsiz uyanmaya başlayan ve yükümlülük altına girmeksizin zahmetsizce yaşamaya yönelik o dinmek bilmez arzuyu harekete geçirmiştir.

İşte bu olağanüstü koşullarda, kötü bir baskıyla az sayıda çıkan bu kötü broşür, dönemin insanları üzerinde tüm diğer raporlardan, hatta Kolomb’unkinden bile büyük bir etki bırakmış olsa gerek. Ama bu broşürü dünya tarihi içinde böylesine ünlü ve önemli kılan, ne içeriği ne de dönemin insanlarında yarattığı heyecandır. Mektubun asıl özelliği, garip bir şekilde mektubun kendisi değil, başlığında yer alan şu iki sözcüğün, şu dört hecenin, yani Mundus Novus’un evrene bakış açımızda devrim yaratmış olmasıdır. O zamana dek Avrupa’da dönemin en önemli coğrafi olayı olarak görülen şey, hazine ve baharat ülkesi Hindistan’a on yıl gibi kısa bir süre içinde iki yoldan ulaşılmış olmasıdır: Doğuya yelken açıp Afrika’ nın etrafını dolaşan Vasco da Gama ve batıya yönelip aşılmaz sanılan okyanusu geçen Kristof Kolomb’un izlediği yollar, Vasco da Gama’nın Kalikut’un saraylarından getirdiği hazineler hayranlıkla incelenmiş; İspanya kralının amiral unvanını verdiği Kristof Kolomb’un Çin açıklarında rastladığını düşündüğü sayısız ada hakkında anlattıkları merakla dinlenmiştir. Coşkulu anlatımına bakılacak olursa Kolomb, Marco Polo’nun anlattığı Kubilay Han’ın ülkesine ayak basmıştır. Bütün bunlara göre dünyanın çevresi dolaşılmış, bin yıldır ulaşılamayan Hindistan’a iki ayrı yoldan varılmıştır.
Şimdiyse başka bir denizci, şu Albericus ortaya çıkmış, çok daha garip bir şeyden söz etmektedir. Batıya doğru yaptığı seyahatinde rastladığı kara Hindistan değil, Avrupa ile Asya arasında kalan, bilinmeyen yepyeni bir bölge, dünyanın tamamen yeni bir parçasıdır. Vesputius, Portekiz kralı adına keşfettiği bu kara parçasına rahatlıkla Novum Mundum appellare licet, yani kelimesi kelimesine “Yeni Dünya” adının verilebileceğini yazar ve bu görüşünü ayrıntılı biçimde bir temele dayandırır:
Çünkü atalarımızın hiçbiri, gördüğümüz bu topraklar ve burada olanlar hakkında bilgiye sahip değildi. Şu an elde ettiğimiz bilgiler onlarınkini katbekat aşıyor. Eski bilginlerin çoğu ekvatorun güneyinde anakara olmadığına, sadece Atlas dedikleri sonsuz bir okyanusun uzandığına inanıyor, bir kıtanın bulunabileceğine ihtimal verenler de çeşitli sebeplerden dolayı üzerinde yaşanamayacağını savunuyordu. Benim seyahatim, bu görüşlerin doğru olmadığını, hakikatle çeliştiğini kanıtladı; çünkü ekvatorun güneyinde karaya, hem de bazı vadileri Avrupa, Asya ve Afrika’dakinden daha yoğun nüfusa sahip, dünyanın bildiğimiz kıtalarındakilerden daha yumuşak, hoş bir iklimi olan bir kara parçasına rastladım.
Az ama öz olmakla beraber bu sözler, Mundus Novus’u, insanlık tarihinin en önemli belgelerinden biri haline getirmiştir; bu sözler –ikincisinden tam iki yüz yetmiş yıl önce– “İlk Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi” olmuştur. Kolomb, öldüğü âna dek Guanahaní ve Küba adalarının Hindistan olduğu yanılgısına saplanıp kalmış; bu saplantıyla aslında çağdaşlarının yerküresini daraltmıştır. Ancak bu yeni kara parçasının Hindistan olduğu varsayımını çürüten ve buranın yeni bir dünya olduğunu ileri süren Vespucci ile yerküre, bugüne kadar geçerli olan asıl boyutlarını kazanmıştır. Büyük kâşifin, kendi keşfini görmesini engelleyen perdeyi yırtmış; bu yeni anakaranın kazanacağı boyutlar hakkında en ufak bir fikri olmasa bile, en azından kıtanın güney bölümünün bağımsızlığını keşfetmiştir. Bu anlamda Vespucci, Amerika’nın keşfini tamamlayan kişidir, çünkü her keşif, her buluş sadece onu bulanla değil, daha ziyade bu keşfin etkin güçlerini tanıyanla geçerli sayılır. Kolomb’a yaptıklarının hakkı teslim edilecekse Vespucci’ye de bunu yorumladığı için tarihsel bir önem atfedilmelidir. Vespucci, öncülü Kolomb’un uykusunda gezerken bulduğunu, iyi rüya tabircisi gibi görünür kılmıştır.

O âna dek adı sanı bilinmeyen bu Vesputius’un açıklamaları, inanılmaz ve müjde dolu bir sürpriz yaratmıştır. Bu sürpriz, dönemin ruhunu derinden etkilemiş, hatta Cenovalı Kolomb’un keşfinden bile daha derin ve kalıcı bir etki yaratmıştır. Hindistan’a açılan yeni bir yolun varlığı, Marco Polo tarafından uzun süre önce tarif edilmiş ülkelere gemilerle İspanya’dan da ulaşılabileceği bilgisi, ticari bir atılım olma özelliğiyle ne de olsa bu keşifle yakından ilgili dar bir kesimin dikkatini çekmişti sadece: yani baharatları, karabiber ve tarçını daha ucuza getirebilmek için hangi yolu, Vasco da Gama’nın doğu rotasını mı, yoksa Kolomb’un batı seyrini mi kullanmak gerektiğini canla başla hesaplamakla meşgul Anversli, Augsburglu ve Venedikli tüccarların. Oysa Alberico’nun müjdesi, yani okyanusun ortasında yeni bir kara parçası keşfedildiği haberi, büyük kitlelerin hayal gücü üzerinde karşı konulmaz biçimde etki yaratır. Yoksa keşfedilen yeni kara parçası, eskilerin sözünü ettiği efsanevi Atlantis midir? Yoksa hep mutluluğun hüküm sürdüğü şairane ada mıdır? Dünyanın, eski çağların bilgelerinin tahmin ettiklerinden çok daha geniş ve hâlâ keşiflere açık olduğu, yerkürenin son gizlerini çözmenin kendi kuşaklarına düştüğü düşüncesi, çağ insanının kendine olan güvenini olağanüstü artırır. Bunun üzerine bilginlerin, coğrafyacıların, kozmografların, matbaacıların, onların hemen ardından da devasa bir okur kitlesinin, adı sanı o zamana kadar bilinmeyen bu Albericus’un verdiği sözü yerine getirip dünyaya ve insanlığa ilk kez yerkürenin gerçek büyüklüğünü gösteren keşif ve seyahatleri hakkında daha çok şey anlatmasını istemesi, anlaşılır bir durumdur.
Nitekim bu sabırsız kitlenin fazla beklemesine gerek kalmaz, çünkü iki ya da üç yıl sonra, akıllılık edip adını açıklamak istemeyen –bunun nedenini az sonra öğreneceğiz– Floransalı bir matbaacı, İtalyanca yazılmış on altı sayfalık ince bir broşür basar. Broşürün adı Lettera di Amerigo Vespucci delle isole nuovamente trovate in quattro suoi viaggi’dir (Amerigo Vespucci’nin Çıktığı Dört Seyahatte Bulduğu Yeni Adalar Üzerine Yazdığı Mektup). Bu ince eserin sonunda bir tarih yer almaktadır:
Data in Lisbona a di 4 septembre 1504. Servitore Amerigo Vespucci in Lisbona.4
Salt bu başlık bile tüm dünyanın bu gizemli adam hakkında daha fazla bilgiye sahibi olmasını sağlar. Öncelikle adı Alberico değil, Amerigo, soyadı da Vespucius değil, Vespucci’dir. Mektubun büyük bir beye hitaben yazılan giriş kısmından yola çıkarak onun hayatı hakkında başka bilgiler de edinmek mümkündür. Vespucci, Floransa’da doğduğunu, sonradan tüccar olarak İspanya’ya gittiğini söylemektedir (Per tractate mercantie). Bu meslekte dört yılını doldururken, talihin ne denli değişken olduğunu anlamış, geçici ve sürekliliği olmayan zenginliklerin dengesiz dağıtılmış olduğunu, bir gün insanı en tepeye oturturken bir başka gün onu, ödünç verdiği zenginlikleri geri almak suretiyle alaşağı ettiğini görmüştür. Aynı zamanda bu kazanç sağlama yarışında insanın başına gelebilecekler ve olumsuz koşullar hakkında da fikir edinmiş olduğundan, ticareti bırakıp kendine daha yüce ve onurlu bir hedef belirlemiştir: dünyanın bir kısmını ve harikalarını görmek (Mi disposi d’andare a vedere parte del mondo e le sue maraviglie).
Kastilya kralının batıda yeni topraklar bulması için dört gemi hazırlatmasıyla uygun fırsat kendiliğinden karşısına çıkmıştır. Kral ondan filoyla beraber denize açılmasını ve keşiflerde yardımcı olmasını istemiştir (Per aiutare a discoprire). Ama Vespucci sadece bu ilkinden değil, bunun ardından yaptığı diğer üç seyahatten de (bunlardan biri halihazırda Mundus Novus’ta anlatılıyordu) söz etmektedir. Yaptığı seyahatler –tarih sırası önemlidir– şöyledir:
İlki, İspanyol bandırasıyla 10 Mayıs 1497-15 Ekim 1498; ikincisi, yine Kastilya kralı adına 16 Mayıs 1499-8 Eylül 1500; üçüncüsü, (Mundus Novus) bu kez Portekiz bandırasıyla 10 Mayıs 1501-15 Ekim 1502 ve dördüncüsü yine Portekizliler adına 10 Mayıs 1503-18 Haziran 1504 arasıdır.

Adı sanı bilinmeyen bu tüccar, bu dört seyahat sayesinde dönemin büyük denizci ve kâşiflerinin safına katılmıştır.
Bu dört seyahat hakkındaki adı geçen raporun, Lettera’nın kime gönderildiği ilk baskıda belirtilmemiş, bu kişinin Floransa gonfaloniere’si, Başyargıç Piero Soderini olduğu ancak daha sonraki baskılarda açıklanmıştır. Ama –Vespucci’nin yazdığı eserlerde sıklıkla başka muğlak noktalara da rastlanacaktır– günümüze dek bu konuda geçerli bir kanıt bulunabilmiş değildir. Giriş bölümünde yer alan resmî beylik sözlerin dışında metnin kalan kısmı, Mundus Novus’taki kadar rahat, eğlenceli ve canlıdır. Vespucci, bu yabancı halkın “Epikurosçu yaşam biçimi” hakkında daha ayrıntılı bilgi vermenin dışında, çatışmalar, deniz kazaları ve yamyamlar, dev yılanlarla yaşanan dramatik karşılaşmalardan da bahseder; birçok hayvan ve birçok araç gereç (örneğin hamak) onun sayesinde Avrupa kültür tarihine girer. Coğrafyacılar, gökbilimciler, tüccarlar burada değerli bilgiler, bilimadamları ise üzerine tartışıp geniş kitlelere yayabilecekleri yeni savlar bulur. Meraklı okurların da keyfi yerindedir. Raporun sonunda Vespucci, bir kez daha vatanına dönüp kafasını toplar toplamaz bu yeni dünya hakkındaki asıl eserini kaleme alacağının müjdesini verir.

Ancak Vespucci söz konusu eseri asla yazmamış ya da Vespucci’nin günlükleri gibi bu eser de günümüze ulaşmamıştır. Böylece Amerigo Vespucci’nin külliyatı hepi topu otuz iki sayfayla sınırlı kalmıştır (kaldı ki bunların içinde üçüncü seyahat, Mundus Novus’un bir varyantından ibarettir); ölümsüzlüğe giden yol için minnacık ve pek de ağır olmayan bir çantadır bu. Hatta yazı yazan başka hiç kimsenin günümüze ulaşmış bu denli az eserle bunca ünlü olmayı başaramadığını söylemek abartılı olmayacaktır; nitekim sonunda yıldızlı ve şeritli bayrakla yıldızlı göklerde dalgalanacak olan bu adın kendi çağını aşıp bizlerin zihninde yer edebilmesi için rastlantı üzerine rastlantının, yanlışlık üzerine yanlışlığın yığılması gerekecektir.
İlk rastlantı, bununla eşzamanlı olarak da ilk yanlışlık, geniş anlamıyla yazınsal bakımdan önemsiz sayılabilecek bu otuz iki sayfanın hemen yardımına koşmakta gecikmez. Kurnaz bir İtalyan matbaacı, daha 1504 yılında, dönemin seyahat raporlarından oluşan derlemeler basmak için uygun olduğu öngörüsünde bulunur. İlk olarak Venedikli Albertino Vercellese, eline geçen tüm seyahat raporlarını küçük bir kitap halinde bir araya getirir. Alvise Cadamosto ve Vasco da Gama’nın seyahat raporları ile Kolomb’un ilk seferine ait seyahat raporlarını kapsayan Libretto di tutta la navigazione dei re di Spagna delle isole e terreni nuovamente trovati (İspanya Kralının Bütün Seyahatleri ve Yeni Bulunan Topraklar Üzerine Kitapçık) öylesine yüksek satış rakamlarına ulaşır ki, Vicenza’daki bir matbaacı, 1507 yılında, Cadamosto, Vasco da Gama ve Pedro Álvares Cabral’in Portekiz hizmetinde çıktıkları keşif gezilerini, Kolomb’un ilk üç seyahatini ve Vespucci’nin Mundus Novus’unu içeren daha kapsamlı (126 sayfalık) bir antoloji (Zorzi ve Montalbodo editörlüğünde) yayımlamaya karar verir. Kaderin cilvesi olarak kitabı için, Mondo novo e paesi nuovamente retrovati da Alberico Vesputio fiorentino’dan (Floransalı Alberico Vesputio’ nun Bulduğu Yeni Topraklar ve Yeni Dünya) daha uygun bir ad bulamaz. Böylece büyük yanlışlıklar komedyası da başlamış olur, çünkü adı geçen başlık tehlikeli biçimde çift anlamlıdır. Sanki bu yeni topraklara Yeni Dünya adını Vespucci vermiş, aynı zamanda bu yeni dünya onun tarafından keşfedilmiştir; başlığın bulunduğu kapağa sadece şöyle bir göz atanlar bile kaçınılmaz biçimde bu yanlışlıktan nasibini alacaktır. Arka arkaya defalarca baskısı yapılan bu kitap, binlerce kişinin eline geçtiğinden, Vespucci’nin bu yeni toprakların kâşifi olduğu yolundaki yalan yanlış haber, yıldırım hızıyla yayılır. Hiçbir şeyden haberi olmayan Vicenzalı bir matbaacının, hazırladığı antolojinin kapağına Kolomb’un yerine Vespucci’nin adını yazması, işte böyle aptalca bir rastlantı yine hiçbir şeyden haberi olmayan Vespucci’ye farkına bile varmadığı bir ün kazandırır; kendi bilgisi ve iradesi dışında onu, başkasının başarısına konmaya çalışan biri konumuna düşürür.
Elbette böyle bir yanlışlık bu kadar derin, yüzyılları aşan bir etki yaratmak için tek başına yeterli olamaz. Ama bu, yanlışlıklar komedyasının sadece ilk perdesi, hatta giriş kısmıdır. Bu yanıltıcı olaylar örgüsünün tamamlanması için rastlantıların gayretle birbirine eklemlenmeye devam etmesi gerekir. Gariptir, kaleme aldığı otuz iki sayfayla yaşamında yazarlık sayfasını kapatan Amerigo Vespucci’nin ölümsüzlük mertebesine yükselişi, asıl şimdi başlamakta ve bu belki de şöhret tarihindeki en grotesk biçimi almaktadır. Üstelik bu yükselişin başladığı yer, dünyanın bambaşka bir köşesi, Vespucci’nin adım bile atmadığı, Sevilla’daki bu denizci tüccarın büyük bir olasılıkla varlığından bile haberdar olmadığı Saint-Dié-des-Vosges kasabasıdır.

Stefan Zweig
Kaynak: Amerigo

1. (İt.) Yürütme Konseyi. (Y.N.)
2. (İt.) Bir kıyının deniz, hava, vb. yönlerden özelliklerini ayrıntılı olarak ele alan rehber kitap. (Y.N.)
3. VIII. yüzyıl öncesinde Hıristiyanlığın ilk döneminde yaşamış büyük piskoposlar ile öteki büyük Hıristiyan bilginleri. (Y.N.)
4. (İt.) 4 Eylül 1504’te Lizbon’da tarih atıldı. Lizbon’daki hizmetkârınız Amerigo Vespucci. (Y.N.)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz