VIRGINIA WOOLF: HAYAT KUSURLU, BİTMEMİŞ BİR SÖZ DİZİSİ…

Geleneksel roman anlayışından kopuşun öncüllerinden Virginia Woolf’un en özgün yapıtı olarak kabul edilen Dalgalar, hayatın ritmini doğanın döngüsü ve zamanın akışıyla uyum içerisinde yansıtır. Birlikte büyüyen, üçü erkek, üçü kız altı çocuğun, gençliğe ve sonra da yaşlılığa uzanan bir çizgide ve birbirine koşut dokuz bölümde izlediğimiz yaşamlarını monologları ve iç sesleri üzerinden anlatır Woolf. Dalgalar bir metafordur, bu yaşamların yapısını kurar, gelgitleri insan yaşamının ve ruhunun ritmini yansıtır. Tüm kitap boyunca saf bir bilinç akışı tekniği kullanan Woolf, ortak bir trajedinin etrafında şekillenen, farklı ancak yer yer kesişen, birbirini bütünleyen, belki de hepsi bir bütünün parçaları olan hayatları anlatır. Dalgalar, yazarın ortak ve bireysel benlik arayışını, gençlik umutları ve orta yaş çıkmazlarını kaleme aldığı deneysel bir roman, kendi deyişiyle bir “oyun-şiir”.

Kitaptan Alıntılar

“Hayatımın hikayesini bu masada ellerimin arasında şekillendirmeye ve önünüze bütünlenmiş bir şey olarak koymaya geldiğimde , giden, derinlere inen şu ya da bu hayatın içine batan ve onun bir parçası olan şeyleri anımsamak zorunda kalıyorum ; hayalleri de , beni çevreleyen şeyleri ve verdikleri rahatsızlığa gece gündüz devam eden derdini tam olarak anlatmayan ; uykularında dönen ; kafası karışık çığlıklar atan ; hayalet parmaklarını uzatıp kaçmaya çalıştığım sırada beni tutmaya çalışan yaşlı hayaletleri de , insanın bir zamanlar olduğu kişilerin gölgeleri ; doğmamış benlikler…”

“Ölen şairin ne dediğini unutuyorsunuz ..”

“Ve benim içimde de dalga yükseliyor. Kabarıyor; sırtı kavisleniyor. Bir kez daha yeni bir arzunun farkında oluyorum, süvarisinin önce mahmuzladığı sonra da gemini çektiği gururlu at gibi bir şey yükseliyor altımda. Sırtına bindiğim sen, şimdi bize yaklaştığını sezdiğimiz düşman kim, bu kaldırımda eşelenerek dururken biz? Ölüm o. Düşmanımız, ölüm. Mızrağımı indirerek ve saçlarım genç bir adamın, Hindistan’da dörtnala giden Percival’in saçları gibi uçuşarak ölüme doğru koşuyorum. Atımı mahmuzluyorum. Sana doğru fırlatacağım kendimi, yenilmeden ve boyun eğmeden, Ah Ölüm!”

“Zihin halkalar oluşturur; kimlik sağlamlaşır; insan geliştikçe acıyı özümseyip sindirir.”

“Kimileri papazlara gider, kimileri şiire; ben dostlarıma giderim, kendi yüreğime giderim; ben, sözcük dizileri ve kırık dökük parçacıklar arasında kırılmamış bir şey aramaya – ne ayda ne de ağaçta yeterli güzelliği bulan ben; bir kişinin bir başkasına dokunmasıyla yetinen, ama bunu bile yakalayamayan ben, öylesine kusurlu, öylesine güçsüz, öylesine anlatılmaz yalnız ben.”

“Kanser yüzünden ölen annem gibi tüm gün boyunca önlüğüm ve terliklerimle evin içinde sessizce yürüyorum . Yaz ya da kış olduğunu bozkırdaki otlardan ve kır çiçeklerinden anlamıyorum artık ; sadece pencere camındaki buğu ya da pencere camındaki buzdan anlıyorum.”

“Dinle, ezen ayaklar arasında şakıyan bülbülü, zaferleri, göçleri.”

” Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni belki de bir başkasını arayarak aynaya bakarken görürsem, telefon boş odanda zır zır çalıp durursa, o zaman, o tarifi olanaksız acının ardından, o zaman ben -zira insan yüreğinin ahmaklığının sonu yoktur- başka bir sen arar, başka bir sen bulurum. Bu arada, zamanın saatinin tık tık işleyişini tek darbeyle yok edelim. Yaklaş bana. “

“Seni incitmek istemiyorum; sadece senin girişinle başarısız olan, kendi inancımı tazelemek ve yenilemek istiyorum. Değişim artık mümkün değil!”

“Ömrüm boyunca sözcüklerin en uç anlamlarına sarılacağım.”

“Biz büyüdük; değiştik; çünkü, hayvanız elbet. Herhangi bir nedenle her zaman farkında değiliz; otomatik olarak soluk alıyoruz, yemek yiyoruz, uyuyoruz. Yalnızca ayrı ayrı değil, maddenin farklılaşmamış su kabarcıkları gibi var olmaktayız.”

“Eylem sonsuzdur. Ertesi gün yeniden başlar; ertesi gün cumartesiyi doldururuz. Kimileri Fransa’ya giden trene, diğerleri de Hindistan’a giden gemiye biner. Kimisi bu odaya bir daha hiç girmez. Biri bu gece ölebilir. Bir başkası bir çocuk peydahlayacak. Bizden her tür yapı, politika, girişim, resim, şiir, fabrika çıkacak. Hayat gelir; hayat gider; hayatı biz yaratırız.”

“Büzülmüş kanatlarıyla uçamayan pervaneler gibi topal günlerdi onlar.”

“Eğer seni bir daha göremeyeceksem ve gözlerimi o güvenirliğe dikemeyeceksem, iletişimimiz nasıl bir hal alır? Aramızdaki ipi giderek daha da incelttin. Ama bir yerlerde varsın. Sana ait bir şeyler geride kaldı…”

“Hem yanıyorum hem üşüyorum. Güneşten uzakta, gölgenin içinde.”

“Bu saçma sapan, beş para etmez, kendinden hoşnut dünyanın, bu at kılından kanepelerin, bu rıhtımları ve geçit törenlerini gösteren renkli resimlerin pisliğini söyleyeyim. Bu kibirli kendinden hoşnutluğa, bu saat zincirlerinde asılı mercan süslerle at satıcıları üreten dünyanın bayağılığına bütün gücümle haykırabilirdim.”

“Gerçek benliğim, varsaydığım benliğimle ilişkisini kesiyor.”

“Dostlarımızın kendi gereksinimlerini karşılamak için bizi ele aldıkları gibi basit değiliz. Yine de sevgi yalındır.”

“Yeryüzünün pisliğine, bozulmuşluğuna karşı çıkmalıyız; dönen, girdaplar oluşturan, kusulmuş, ezen kalabalığına.”

“Sevilmeyi yeğlerim, çölde mükemmelliğin peşine düşmektense…”

“Eskiden olduğu gibi duygu şokundan sakınmak için etrafından dolanmak yerine, doğrudan sana doğru yürüdüm. Ama bunun tek nedeni bedenime belirli bir hileyi öğretmiş olmam. Senden korkuyorum, nefret ediyorum, seni seviyorum, kıskanıyorum ama hiçbir zaman sana mutlu bir şekilde katılmam.”

“Shakespeare sonelerinin sayfaları arasına ben de çiçekler sıkıştırdım!”

“Hiçbir şeyin, ne kumların arasında mükemmelliği aramanın ne ünün ne de paranın anlamı var benim için. Servet sahibi olacağım; ünlü olacağım. Ne var ki istediğimi asla alamayacağım, çünkü bedensel zarafetten ve onunla gelen yüreklilikten yoksunum. Aklımın hızı bedenime fazla geliyor. Sonuca ulaşamadan başarısızlığa uğruyorum ve sonunda nemli, belki de iğrenç bir halde yığılıp kalıyorum.”

“İnsanlar geliyorlar. Kabalıklarını, ilgisizliklerini örtmek için ölgün gülümseyişler fırlatarak beni kıskıvrak yakalıyorlar.”

“Hepiniz gri ve kahverenginin bulanık gölgeleri içindeydiniz, bir şapkaya iliştirilivermiş tek mavi tüy bile yoktu. Hiçbiriniz şu olmaktansa bu olma yürekliliğini gösteremiyordunuz. Bir tek günü geçirmek için ruhlarınızda nasıl bir bozulma olması gerekiyor; ne yalanlar, eğilmeler, kazıp bir şeyler çıkartmalar, düzgün konuşmalar, kölelikler! Nasıl da zincirlediniz beni bir noktaya, bir saate, bir sandalyeye, kendinizi de karşıma oturttunuz! Saatler arasında uzanan beyaz boşlukları nasıl da kaptınız benden; kirli topaklar yaptınız yuvarlayıp onları, çöp kutusuna attınız yağlı pençelerinizle. Oysa onlar yaşamımdı benim.”

“Sürekli geliyor yabancılar, bir daha hiç görmeyeceğimiz kişiler, teklifsizlikleriyle, ilgisizlikleriyle, bizsiz süregiden dünya anlayışlarıyla istemimiz dışında bizi süpürüp geçen kişiler.”

“Rüzgarın nefesi, soluk alan kaplanı andırıyordu.”

“Üzerime sıçrayan duygu sarsıntısından korkuyorum; çünkü, başa çıkamıyorum onunla, sizin yaptığınız gibi bir anı, sonrakinin içinde eritemiyorum ve ben anlık sıçramanın sarsıntısıyla düşersem siz benim üzerime basacaksınız, beni paramparça ederek.”

“Hepsinin üzerinde, insan çabasının işe yaramazlığı kuluçkaya yatmış.”

“Arayış yollarından, gençliğin belirsizliklerinden, göz kamaşmalarından çıkmış, dümdüz önümüze bakıyoruz. Farklılıklarımız keskin güneş ışığı altında kayaların gölgeleri denli kesin belirlenmiş.”

“Çevremde, ilgisizliğin geniş boşluğu yayılıyor.”

“Aşçı yamaklarının dağıttığı çorba kaseleri gibi yüzler, bayağı, açgözlü, gelişigüzel yüzler; sarkık paketlerle vitrinlere bakan; göz süzen, silip süpürdüğü her şeyi yakıp yıkarak sevgimizi bile bozulmuş, şimdi onların pis parmaklarıyla dokunulmuş bırakan yüzler.”

“Özlemini duyduğum gerçekten yapılma güzelliğin kanadı altına sığınabileceğim sessizlik köşkleri.”

“İnsanlar, nasıl da nefret ettim sizden! Nasıl da dirsek vurdunuz, nasıl da önümü kestiniz, yer altı treninde karşılıklı oturup birbirinize gözlerinizi diktiğinizde nasıl da pistiniz!”

“Yalın davranış biçiminin yüce ama kendini öne çıkarmayan güzelliği…”

“Hayat bir düş elbette. Yalımımız, yalnızca birkaç gözde oynaşan o bataklık buharı, az sonra savrulacak, sönecek her şey.”

“Şükürler olsun yalnızlığa, ki gözün baskısını kaldırdı, bedenin yakarışlarını, tüm yalanlar ve söz dizileri gereksinimini kaldırdı.”

“Nasıl da kat kat iyi sessizlik. Kazığın üzerinde kanatlarını açan yapayalnız deniz kuşu gibi kendi kendime oturmak nasıl da kat kat iyi.”

“Şimdi, zafer türkümü yükselteyim. Şükürler olsun yalnızlığa. Yapayalnız olayım. Şu varlık örtüsünü, küçücük bir solukla gece gündüz, bütün gece boyunca, bütün gündüz boyunca değişen bulutu düşüreyim, fırlatıp atayım. Burada otururken değişiyordum. Gökyüzünün değişmesini izledim.”

“Artık onların değişmesine bakmıyorum şimdi. Kimse görmüyor beni, artık değişmiyorum şimdi. Şükürler olsun yalnızlığa, ki gözün baskısını kaldırdı, bedenin yakarışlarını, tüm yalanlar ve söz dizileri gereksinimini kaldırdı.”

“Bir zamanlar sanıldığı denli yetenekli değilim. Bir şeyler uzanamayacağım bir yerlerde duruyor. Felsefenin güç sorunlarını hiçbir zaman anlayamayacağım.”

“Hiçbir zaman kafamı bir daha direğe çarpmayacağım.”

“Kendini beğenmişlik değil bu; çünkü, tutkularımdan boşaltılmışım, ne özel yeteneklerimi ne huyumu ne kişiliğimde taşıdığım damgaları, gözlerimi, burnumu ne de ağzımı hatırlıyorum. Kendim değilim şu anda.”

“Hayat geliyor, hayat gidiyor, biz hayatı yaratıyoruz. Öyle diyorsun sen.”

“Sen, sensin. Bir çok şeyin yokluğuna karşı beni avutan da bu işte -çirkinim, güçsüzüm- yeryüzünün aktöre çöküşüne karşın, gençliğin uçuşuna.”

“Doymuş olarak memeden çekilen çocuk gibi bu gelip geçenler arasında, bu her yerde var olan ortak hayat içinde, derinlere batmakta özgürüm şimdi.”

“Senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden. Ah. Ölüm!”

Virginia Woolf 
Kaynak: Dalgalar 

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz