Vicdan Özgürlüğü Üzerine – Michel de Montaigne

İhtiyatsızlıkla yönetildiği takdirde iyi niyetin insanları çok kınanılacak eylemlere ittiğini görmek işten bile değildir. Fransa’yı iç savaşların bu karışıklık durumuna iten tartışmada, en iyi, en aklı başında taraf kuşkusuz dini ve ülkenin eski siyasi düzenini muhafaza etmek isteyendir.

Yine de bu tarafı izleyen iyi kişiler arasında (zira kişisel bir öce başvurmak ya da açgözlülüğünü doyurmak ya da hükümdarın lütfunu kazanmak için bunda bir bahane arayanlardan değil, gerçek bir telaşla dinlerinin lehine ve vatanlarının barışıyla devletini soylu bir kaygıyla korumak için bu şekilde hareket edenlerden söz ediyorum), yani bunların arasında diyorum, tutkunun aklın sınırlarını aşmaya yönelttiği ve bazen haksız, şiddetli, hatta tehlikeli rastlantılara bağlı kararlar almaya ittiği kişiler görülüyor.

Dinimiz yasaların sayesinde yetkeyi ele almaya başladığı ilk zamanlarda, tüm okumuş kişilerin uğradığı zarara karşı, her türden putpereset kitap karşısında silahlandı. Bu düzensizliğin yazarlara barbarlar tarafından çıkarılan yangınlardan daha fazla zarar verdiğini sanıyorum. Cornelius Tacitus, bunun iyi bir örneğidir; akrabası olan İmparator Tacitus’un eserlerinin dünyanın tüm kütüphanelerine konulmasını resmen emrettiği halde, şimdiki inancımıza ters düşen beş ya da altı talihsiz bölüm nedeniyle onu ortadan kaldırmak isteyen kişilerin ısrarlı takibi yüzünden bir tek tamam örnek kurtulmayı başardı. Onlar aynı zamanda tüm biz Hıristiyanlar için elverişli gelen imparatorlara keyfi övgüleri gönüllü olarak sunmaya dayanan bu tutumu benimseyip, “Dönek” lakabı takılmış İmparator Julian olayında kolayca görüldüğü gibi, tüm eylemlerinde yaptıklarını hasımlarımız fark gözetmeksizin mahkûm ettiler.

Bununla birlikte, o aslında dikkat çekici, olağanüstü bir kişiydi; zira ruhu felsefenin fikirlerini güçlü bir biçimde özümsemişti ve tüm eylemlerini bunlar üzerine düzenlemeyi kendine görev ediniyordu. Ve kuşkusuz, dikkat çekici örnekler bırakmadığı hiçbir tür erdem yoktu. Cinsel perhizle ilgili olarak (ki yaşamı buna çok açık bir tanıklık yapar), onun İskender’e ve Scipion’a layık bir tutuma sahip olduğu bilinir; henüz ömrünün baharında (çünkü Parthelar tarafından sadece otuz yaşındayken öldürüldü), çok güzel esir kadınlardan bir tekini bile görmeyi istemedi. Adalete gelince, her iki tarafı dinleme zahmetine katlanırdı. Hatta merak dolayısıyla, önüne çıkanların hangi dinden olduklarından haberdar olursa, bizimkinden yana karşıtlığı terazide asla ağır basmazdı. Kendisi bizzat birçok iyi yasa yayımladı; kendisinden öncekilerin yükselttiği vergilerin ve harçların büyük bölümünü indirdi.

Onun bu eylemlerine görgü tanığı olan iki iyi tarihçiyi tanıyoruz; bunlardan biri olan Marcellinus (Ammien Marcellin) tarih kitabının birçok yerinde, onun tüm Hıristiyan sözbilimcilere ve dilbilgicilere okullarda ders vermeyi yasakladığı buyruğu acılı bir biçimde kaydeder ve bu söz konusu eylemin sessizlikle geçiştirilmiş kalmasını dilerdim, der. Julian, bize karşı pek vahim bir şey yapmış olsaydı, bizim davamıza gönül vermiş olduğuna göre, Marcellinus’un bunu unutmayacak olduğu akla uygundur. Gerçekten de, Julien saygı duyduğumuza kaba davransa da, acımasız bir düşman değildi; Hıristiyanlar bile onun hakkında şu öyküyü anlatır: O, Kalkedonya kenti civarında gezinirken, bu yerin piskoposu Maris’in kendisine “sefil, İsa’ya ihanet eden kişi” demeye kalkışması üzerine, başka hiçbir şey yapmaksızın, sadece “Git sefil, gözlerinin kör oluşuna ağla,” diye yanıt verir. Maris, karşılığında yine “Senin küstah yüzünü görmemem için benim görüş yetimi alan İsa’ya şükrediyorum,” deyince, tarihçilerin naklettiğine göre Julian o sırada tamamen felsefi bir soğukkanlılık sergiledi. Onun sürekli bize karşı zalimlikler yapmakla suçlanmasına bu kısa öykü hemen hemen hiçbir zaman uyuşmuyor değil mi? “O, Hıristiyanlığın düşmanıydı,” der öteki tanığım Eutropius (Eutropel), ama kanlı cinayetlere kadar varmaksızın.

Adalet konusuna dönmek için, imparatorluğunun başlangıcında kendisinden önceki hükümdar Constantius tarafında yer almış olanlara karşı gösterdiği sertlik bir tarafa bırakılırsa, onun kusur bulunabilecek hiçbir şeyi yoktur. Sadeliğine gelince, onun her zaman bir asker tarzında yaşadığı, barış döneminin ortasında savaş zamanının kıtlığına hazırlanan ve alışan bir kişi gibi beslendiği söylenebilir. Uyanıklığı öyleydi ki, geceyi üç ya da dört bölüme ayırıyor, payına düşen uykuyu en aza indiriyordu; kendisi bundan geri kalan zamanı ordusunun ve muhafızlarının durumunu denetlemekte ya da öğrenmekte kullanıyordu. Çünkü onun eşsiz nitelikleri arasında edebiyatın tüm alanlarının kusursuz bir uzmanı olması vardı. Büyük İskender yattığı sırada, uykunun gelip derin düşüncelerini saptırması korkusuyla yatağının yanına bir leğen koydurup, bunun üzerinde bir avucu içinde bakır bir top tuttuğu anlatılır; eğer uyku bastırıp da parmaklarını gevşettirirse, leğene düşen topun gürültüsü onu uyandırıyordu. Ama aklı arzu ettiği şeye giden ve eşsiz azla yetinirliğinden dolayı zihni pek az bulanan Julien ise bu düzene kolayca gerek duymuyordu. Askeri yeteneklerine gelince, onu büyük bir komutan yapan tüm alanlarda hayranlık vericiydi. Yaşamının tümünde ya da aşağı yukarı tüm zamanlarında Fransa’da bizimle beraber Almanlar’a ve Franklar’a karşı askeri seferler içinde oldu. En fazla tehlikeyle karşılaşmış ya da kendini tehlikeye atmış olan bir kişinin hatırasını hemen hiç muhafaza etmedik. Onun ölümü, Epaminondas’ın ölümüyle biraz benzerlik taşır; o da vurulduğu mızrağı yerinden çıkarmaya çalıştı. Bunu belki de başaracaktı; ama mızrak keskin kenarlı olduğundan ellerini doğrayınca, bu onu güçsüz bıraktı. Askerlerini yüreklendirmek için bu durumda kendisinin çarpışmanın ortasına götürülmesini ısrarla istedi; askerler, karanlık çöküp de iki orduyu birbirinden ayırıncaya kadar savaşı onsuz da cesaretle sürdürdüler. O, yaşamına ve insanca olgulara değer vermeyişini felsefeye borçludur; sarsılmaz bir biçimde ruhların ölümsüzlüğüne inanırdı.

Julien, din konusunda tamamen hata yapmıştır; dinimizi terk etmiş olduğu için kendisine “Dönek” lakabı verildi. Oysa, bana öyle geliyor ki, bu yüreğine gerçekten yatmadı; ama İmparatorluğun yönetimini eline alıncaya kadar yasalara uymak için bu şekilde davrandı. Kendi yasaları konusunda o derece titizdi ki, zamanında onu izleyenler bile bununla alay ediyorlar, onun Partheler’ı yenmiş olmasının kurbanlara duyduğu gereksinimi gidermek için dünyadaki sığır ırkını yok ettirebileceğini söylüyorlardı! O, kehanet maskaralıklarına da kendini verir, her türlü kehanete yetke tanırdı. Ölürken diğer şeylerle birlikte, onu beklenmedik bir biçimde öldürtmeyi istememelerinden, kendisine ölüm saatini ve yerini çok daha önceden bildirdiklerinden dolayı tanrılara minnet duyduğunu söylüyor ve onlara teşekkür ediyordu. Onu aşağılık bir biçimde – çıtkırıldım ve başıboş kişileri uygun bir ölümle -, ne de ateş içinde acılar çektikten sonra öldürtmedikleri, onu zaferlerinin ortasında ve şanın doruğunda böyle soylu biçimde ölmeye layık buldukları için de tanrılara teşekkür ediyordu. Marcus Brutus’üninkiyle aynı ön sezgisel vahiye sahip olmuştu; birinci kez Gaule’de, sonra da yeniden Parthe’de ölümü anında.

Vurulduğunu hissettiği sırada, ona yakıştırılan, “Sen kazandın, Nazareen,” ya da başkalarına göre, “Memnun ol, Nazareen!” sözcükleri, bu naklettiklerim onların inanmış olduğunun göstergeleri gibiyse elbette unutulmamıştır. Çünkü bu kişiler onun ordusunda hazır bulunuyorlardı; sonuyla ilgili en ufak bir harekete ve söze kayıt düştülerse de, bundan bir belirti, hatta ona atfedilen bazı mucizeleri de muhafaza etmediler.

Başlangıçtaki konuma dönmek için, o benliğinde uzun zamandan beri çoktanrıcılığı besliyordu, diyor Marcellinus; ama ordusunun tamamı Hıristiyanlar’dan kurulu olduğu için bunu göstermeye cesaret edemiyordu. Duygularını herkesin önünde açıklayacak kadar güçlendiği zaman, tanrıların tapınaklarını açtırttı ve puta tapıcılığa tekrar saygınlık kazandırmak için her yoldan çaba gösterdi.

Amaçlarında başarıya ulaşmak için, Konstantinopol’de ayrı inançlara sahip Hıristiyan din adamlarıyla bölünmüş bir halk bularak, bu papazları sarayına getirtip, onlara bu yurttaşlar arası uyuşmazlığı sona erdirmelerini ve herkesin korkusuzca kendi dinine bağlanacağı şekilde davranmalarını buyurdu. Eğer bunu ısrarla istediyse, aslında bu özgürlüğün entrikaları ve uyuşmazlıkları güçlendirebileceği, halktaki kişilerin birbirlerine bağlılık duyabileceği, bu durumda karşılıklı anlaşma ve anlayışla kendisine karşı birleşmeleri beklentisindendi. Bunun kanıtını da, bazı Hıristiyanlar’ın hatasıyla, dünyada insan için, insanın kendisinden bunca korkan aptal olmadığından elde etti.

Şu halde tarihin aşağı yukarı söyleyebildiği ve bunda İmparator Julien’ın derinden düşünülmeye değer davranışı işte budur; medeni uzlaşmazlıkları yatıştırmak için onun kullandığı reçete, krallarımızın bunları söndürmekte kullandıklarıyla aynıdır: Vicdan özgürlüğü. Denebilir ki, bu yöntem bir yandan dizgini gevşetip, çeşitli fesatçı topluluklara bakış açılarını geliştirmelerine izin verme, uyuşmazlığı yayma ve tohumunu atma, hatta belki de artırma biçimidir; çünkü hiçbir yasal engel ve zorunluluk bunun atılımını dizginleyip frenlemeye gelmez. Ama öte yandan, bunun çeşitli eğilimlere kolaylık göstermektense bir zayıflatma yolu, seyrekleşmeye, kolaylığa, rahatlığa sivrilen üvendireyi itici güce yumuşatma olduğu da söylenebilir. Ve ben daha gönüllü olarak, krallarımızın dindarlığına bu şekilde saygı gösteren istediklerini yapabilme hatasındansa, yapabildiklerini istiyormuş gibi göründüklerine inanıyorum.

Michel de Montaigne 
Denemeler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bu yaşadığımız nedir, Nereye sürükleniyoruz? – John Berger

Kitleleri hükmü altına alan bir zorbalık çağının en karanlık günlerini yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde acı var. Yegâne erdemin kâr tutkusu...

Kapat