Van Gogh’tan kardeşine mektuplar: “Sen de zaman zaman âşık oluyor musun, Theo?”

Sevgili Theo,

Sana açmak istediğim bir sıkıntım var, ama belki biliyorsun, anlatacağım belki yeni değildir senin için. Sana söyliyeceğim şu: bu yaz K’yı (*)  sevmeye başladım, ama o bana geçmişiyle geleceğini birbirinden ayıramadığını ve benim duygularıma hiçbir zaman cevap veremeyeceğini söyledi.

İki şık karşısında seçmek zorunda kaldım: bu «hayır, hiçbir zaman» sözüne boyun eğeyim mi; yoksa işi bitmiş sayıp umut beslemekten vazgeçmeyeyim mi?
Bu son şıkkı seçtim.

Bu arada da var gücümle çalışmaya devam ediyorum, ona rastladığım günden beri çok daha kolay çalışıyorum üstelik.
Onun yanında bir yıl geçirmek onun için de benim için de hayırlı olurdu, ama aileler bu konuda alabildiğine dik kafalı.
Ama anlarsın ki ona yaklaşmak için elden geleni yapacağım; beni sevinceye kadar onu sevmeye kararlıyım.
Sen de zaman zaman âşık oluyor musun, Theo? Olmanı isterdim, çünkü, inan bana, küçük dertlerin de bir değeri var. İnsan kimi zaman üzgündür, öyle anlar olur ki cehennemde sanırsın kendini, ama başka, daha güzel şeyler de vardır.
Üç aşaması var bu işin:
1. Sevmemek ve sevilmemek
2. Sevmek ve sevilmemek (benim durumum)
3. Sevmek ve sevilmek
Bence ikinci aşama birincisinden güzeldir, üçüncüye gelince, onun üstüne yoktur!
Haydi, old boy, sen de aşık ol ve aşkını bana anlat, benim durumumu da hoş gör ve anla.
Rappard buraya geldi: epey ilerleme gösteren sulu boyalar getirdi. Mauve da yakında gelir umarım, gelmezse ben giderim ona.
Çok desen çiziyorum, daha iyi gidiyor sanırım, fırça ile de daha çok çalışıyorum eskisine kıyasla. Havalar öyle soğuk ki yalnız ev resimleri yapabiliyorum: bir terzi, bir sepetçi vb.
Âşık olur da «hayır, hiçbir zaman» sözüyle karşılaşırsan sakın vaz geçme! Ama sen öyle şanslı bir adamsın ki, senin başına gelmez hiçbir zaman.

* Vincent’ın dul ve bir çocuklu amca kızı,

Etten, 7 Eylül 1881
Old boy, bu mektup yalnız sanadır, onu yalnız kendine sakla, olur mu?
Önce sana soracağım: «Hayır, hiçbir zaman» tekerlemelerin soğutmayacağı kadar derin ve ateşli bir aşkın var olabilmesine bir azıcık olsun şaşar mısın? Ben sanıyorum ki, şaşmak şöyle dursun, bunu tabii karşılarsın; «akıllıca» bir iş dersin buna.
Aşk gerçekten de olumlu bir şeydir, güçlü bir şey, öylesine var olan bir şey ki, seven insan nasıl canına kıyamazsa, bu duygusunu da atamaz içinden. Ama diyeceksin ki: «Canlarına kıyan insanlar da vardır.» Ben de derim ki: «Bu çeşit eğilimleri olan bir adam değilim sanıyorum.»
Hayatı gerçekten sever oldum ve âşık olduğuma çok seviniyorum. Hayatla aşk birdir benim gözümde. Ama diyeceksin, «hiç bir zaman, hayır, hiç bir zaman» cevabı ile karşılaşıyorsun. Ben de sana derim ki: Old boy, şimdilik bu «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözünü kalbimin üstünde sıktığım bir buz parçası sayıyorum.
Bakalım kim üstün gelecek, bu buz parçasının soğukluğu mu, yoksa benim canlı sıcaklığım mı?

Bu nazik meselede söz söylemek istemiyorum şimdilik, başkalarının da «yola gelmez», «deli olmalı» gibi lâflardan başka söyleyecek bir şeyleri yoksa, konuşmamalarını dilerdim. Hoş, Groenland ya da Yeni Zemliyadan gelme, şu kadar metre yüksekliğinde, kalınlığında, ve derinliğinde bir buzdağı ile karşılaşıp da bu koca yığını eriteceğim diye yüreğime bassaydım, duruma kötü denirdi elbet.
Ama madem ki şimdilik geminin pruva bodoslaması bu çapta bir buz yığınına çarpmadı, madem ki boyuna «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» dediği halde, boyu, eni ve genişliği birkaç metre olmaktan çok uzaktır ve, iyi ölçmüşsem, pekalâ kucaklanabilecek durumdadır, davranışımın neden «çılgınca» olduğunu daha anlamış değilim.
Demek ki ben kendi hesabıma, «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» adlı buz parçasını bağrıma basmaktan başka çare bulamıyorum ve onu bu yoldan eritip yok etmeye çalışıyorsam kim ne diyebilir bu çabama ?
Bilmem hangi fizik kitabında buzun erimez olduğunu okudular?
Bu kadar çok sayıda insanın işi fazla ciddiye aldıklarını görünce üzülesim geliyor, ama kendimi üzüntüye kaptırıp yüreğimin gücünü de yitirmek istemiyorum. Tam tersine.
Canı isteyen üzülsün, ben bıktım üzüntüden. Çayırkuşu bahar günü ne kadar neşeliyse, o kadar neşeli olmak istiyorum. «Gene sevmek» şarkısından başka şarkı söylemek gelmiyor içimden.
Sen bu «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözü üstünde durur muydun, Theo?
Hayır, senden tam tersini umarım. Ama öyle adamlar var ki, onlar «bilmeden» ve herhalde iyi niyetle, bağrıma bastığım buz parçasını söküp atmaya uğraşıyor ve ne yaptıklarının farkına varmadan, yanan aşkımın üstüne soğuk su atıyorlar.
Ama eminim ki kovalar dolusu su bile soğutmaz benim aşkımı; şimdilik öyle, old boy.
Ya bazı insanların şu imâlarına ne dersin: hazırlanmam lâzımmış, yakında benden daha iyi, daha zengin bir adamla nişanlandığını duyacakmışım, çok güzelleştiğinden birçok kısmetler çıkacakmış, üstelik de «kardeşliği» aştığım zaman (sınırı nerde bunun?) bana karşı fazla bir duygu beslemiyormuş, ben de «bu arada» benim için daha hayırlı olabilecek bir fırsatı kaçırırsam yazık olurmuş!…
«Yalnız o, başkası olamaz» demesini bilmeyen adam aşkın ne olduğunu bilir mi?
– Bana bütün bunları söylediklerinde yüreğim, gönlüm, zekâm, bütün benliğimle «yalnız o, başkası olamaz» diye duydum içimden.
Yalnız o, başkası olamaz dediğiniz zaman, size: «Bu sizinkisi zaaf, tutku, çılgınlık, dünyadan habersizlik» diyenler, üstelik de sakınmanızı, işleri tatlıya bağlamaya çalışmanızı salık verenler olur. Benden uzak olsun bu çeşit düşünceler!
Zaafım gücüm olsun, başkasına değil, ona bağımlı kalmak istiyorum, elimden gelse de bağımsız olmak istemem ondan.
Bir başkasını sevdi ya, kopamıyor o geçmişten ve yeni bir aşk düşüncesi ürkütüyor belki onu. Ama bir söz var, belki bilirsin: «İnsan sevmeli, sonra sevgisinden kopmalı ve yeni baştan sevmeli!»
«Sen de yeni baştan sev, sevdiğim, sevdiceğim, sevgilim!»
Hep geçmişi düşündüğü, kendini büsbütün geçmişe verdiği besbelli. Ben de ne yapayım, duygularına saygım var, derin yası bana dokunuyor. Sarsıyor beni… Ama onun belâlı yanı da kaçmıyor gözümden…
Yüreğim yumuşayabilir, ama kendim çelik gibi sağlam ve kararlı olmalıyım. Onda yeni bir şey uyandırmaya çalışmalıyım, eski sevgisi ortadan silinmese de, onun kadar yaşamayı hak eden yeni bir duygu yaratmalıyım.
İşte bu yüzdendir ki atıldım bu işe, başında hantal ve beceriksizdim, ama sonra kararlı olarak: K sizi kendimi sevdiğim kadar seviyorum dedim. İşte o zaman da bana: Hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman, karşılığını verdi.
«Hayır, hiçbir zaman!» ne denir buna?
Ben: «Gene sevmelisin» dedim. Bakalım sonunda kim üstün gelecek. Allah bilir, beri şunu biliyorum ki «that I had better stick to my faith» (*)
Bu yaz o «hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman» sözünü duyunca… Allahım ne feciydi, sonsuzluğa dek cehennem cezasına çarpıldığımı sandım başlangıçta ve o anda sanki gerçekten yere fırlatılmış gibi oldum.
Ruhuma çöken o anlatılmaz sıkıntı arasında birdenbire karanlıkta doğan bir ışık gibi bir fikir parladı: vazgeçebilen vazgeçsin, ama inanabilirsen inanmaya bak. O zaman vaz geçmiş bir insan olarak değil, inanan bir insan olarak doğruldum ve “yalnız o, başkası olamaz” düşüncesinde karar kıldım.
Ama diyeceksin ki: kandırabilirsen neyle yaşayacaksınız? Yahut ta “elde edemeyeceksin onu” – ama, hayır, sen böyle bir şey söylemezsin. Seven yaşar, yaşayan çalışır, çalışan ekmeğini çıkarır.
Bunun içindir ki rahat ve güvenliyim işte: bu durum çalışmamı etkiliyor, çalışmam da gitgide sarıyor beni, başaracağımı anlıyorum da ondan. Olağanüstü bir şey yaratacağımdan değil, tersine olağan bir şey yaratacağımı sezinliyorum, yani bir varlığı olan, faydalı olabilecek sağlam, «tutarlı» bir eser. Var gücümüzle gerçeğe ermenin en kestirme yolu gerçek bir sevgidir bence. Gerçeğin içinde yaşayan yanlış bir yolda olabilir mi? Sanmam.
Ama neye benzetsem âşık olma durumunun yarattığı o kendine özgü duyguyu ve bilinci?
İnsan hayatta gerçekten âşık oldu mu yeni bir kıta keşfetmiş gibi oluyor.
İşte bunun içindir ki senin de âşık olmanı diliyorum, ama bunun için bir «aşk» bulmak gerek; bu aşkı bulmaya gelince, derim ki başka işlerde olduğu gibi aşkta da arayan bulur ve bulduğumuz gün kendimizi becerikli değil, mutlu saymalıyız.

(*) “İnancımdan şaşmamalıydım”, metinde İngilizce.

Etten, 12 Kasım 1881
Ama aşk çok güçlü olduğu içindir ki, biz gençken (yani 17, 18, 20 yaşlarında) dümenimizi iyi kullanabilecek kadar güçlü olamayız çoğu zaman.

Bak bence tutkular gemimizin yelkenleridir.

Yirmi yaşında olan biri duygusuna büsbütün kaptırır kendini, yelkenlerini fazla şişirir, gemisi su alır ve – batar – ya da çıkar.

Oysa direğine ihtiras yelkenini serip de hayat denizinde kazasız belâsız, batıp çıkmadan ilerleyen adam gider … gider de bakar ki sonunda olmayacak durumlarla karşılaşır, o zaman da: yelkenim bana yetmedi demek zorunda kalır, “daha bir metre kare yelken edinmek için varımı yoğumu verirdim,” der. Ama bulamaz aradığını ve umutsuzluk içindedir.

İşte o zaman başka bir güçten de faydalanabileceği aklına gelir; o güne dek hor gördüğü, sintinede saklı kalan başka bir yelkeni kullanmak aklına gelir. O yelken kurtarır onu.

«Aşk» yelkeni onu kurtaracaktır, ama onu açmazsa, varamayacaktır ereğe.

La Haye, 7 Ocak 1882
Biliyorsun ki sulu boya yapmakta direniyorum, elim alışır da başarırsam, satabileceğim yaptığımı.

Ama emin ol, Theo, ilk kez Mauve’un evine gidip de ona mürekepli kalemle yaptığım deseni gösterince ve Mauve bana: füzen ve tebeşirle, fırça ve estompla çalışmayı denemelisiniz, deyince – bu yeni araçlarla çalışmak korkunç zor oldu benim için.

“Sabırlı olayım” dedim işime yaramadı, derken cesaretim kırıldı ve füzenimi ayak altına alıp çiğneyecek kadar sabırsızlandım.

Bir süre sonra tebeşir ve füzenle, sonra da fırçayla yapılmış bazı desenler gönderdim sana, ve gene bir sürü desenle Mauve’a gittim; bu desenleri birçok bakımdan eleştirdi haklı olarak, sen de eleştirdin bunları, ama ben bir adım ileri gitmiştim.

Şimdi gene öyle bir durumdayım: umut ve umutsuzluk, sabır ve sabırsızlık, sevinç ve üzüntü içinde çırpınıyorum. Bu savaşı kazanmalıyım, kazanırsam sulu boya hakkında daha sağlam bir görüşüm olacak.

Tarihsiz, 1882
Altı ay öğle yemeği yemeyip para biriktirmek, zaman zaman Tersteeg’den 10 florin alıp da bir sürü lâf işitmekten daha iyi.
«Masraflı olmasın diye modelle çalışmamalıymış» söylediği lâfa bak! Ressamlar acaba ne der bu söze, hele insan arayıp da sonunda pahalı olmayan modeller bulursa?
Modelsiz çalışmak bir figür ressamı için, hele başlangıçta kâbusun ta kendisidir.
Haşiye: Theo, inanılır şey değil!!!

Tarihsiz
Senden mektup geldiğini, gelip almamı haber verdiler bu bir! İkincisi, C.M. bana on iki küçük desen ısmarladı: mürekkep kalemiyle çizilmiş La Haye manzaraları, kimi hazır bile (Paddemoes – Geest – Vleersteg manzaraları hazırdı ), tanesi 2,50 florinden, bu fiyatı ben koydum, o da dedi ki “beğenirse, daha on iki tane ısmarlayacakmış” ve benim koyduğumdan daha üstün fiyat koyacakmış.

Üçüncüsü, Mauve’a rasladım, büyük tablosundan kurtulmuş, sevinç içinde, bana yakında geleceğine söz verdi. Demek ki: “İyi, iyi gidiyor, iyi gidecek!”

Bir haber daha: bana dokunan, çok dokunan bir olay: modele bugün gelmemesini söylemiştim, ama nedenini söylememiştim – derken kadıncağız çıkageldi, ben de itiraz edecektim ki:

«Evet, ama poz vermek için gelmedim, yemeğiniz var mı diye bakmaya geldim» demez mi!

Bir tabak fasulye ile patates getirmiş. Hayatta yaşanmaya değer şeyler var doğrusu.

Sensier’nin Millet üstüne yazdıklarında bazı sözler bana çok dokundu, dinle bak Millet ne demiş:
«Sanat bir savaştır – can vermeyi göze almalı.»

«Eşek gibi çalışmak gerek: Güçsüz bir eser vermektense, hiçbir eser vermemek daha iyi.»

Millet’nin bu sözünü yalnız dün okudum, ama daha önce de aynı şeyi duymuştum, onun içindir ki kimi zaman incecik bir fırçayla değil de, sert bir marangoz kalemiyle ya da mürekkepli kalemle resim çizmek istiyor canım.
«Dikkat! Tersteeg! Dikkat! Düpedüz haksızsın.»

Tarihsiz
Resim mesleği de, tıpkı demircilik ya da hekimlik gibi, insana yaşamak için yeterince para kazanmak olanağını sağlayan bir meslektir.

Bir sanatçı gelirinden yaşayan bir adam değildir herhalde, tam tersine, ve dediğim gibi bir benzetme yapacaksak, ressam daha çok demirciye ya da hekime benzetilebilir. Şimdi hatırlıyorum ki bu konuda mektup yazmıştın bir zamanlar bana, ressam olmamı istemiştin, bunu çok yersiz bulmuş, lâfını etmeni bile istememiştim.

Cassange «Desen Alfabesine Kılavuz» adlı kitabından perspektif üstüne edindiğim bilgiler bu konudaki kararsızlığıma son verdi…

Bu kitabı okuduktan bir hafta sonra ufak bir mutfak enteriörü çizdim, ocak, iskemle, masa ve pencere hepsi yerli yerinde ve ayaklarının üstündeydi, oysa eskiden bir desende görülen derinliği ve doğru dürüst perspektifi bir büyü ya da bir tesadüf eseri sayardım. Bir nesneyi olduğu gibi çizdin mi, daha bin bir nesneyi çizmeye can atarsın.

Ama bu bir tek koyuna köprüyü geçirtmek, asıl güçlük orada!

Günün birinde benim iyi desen çizdiğimi ama resim yapmayı bilmediğimi söylemeğe başlarlarsa, belki de hiç beklenmedik bir anda bir resim çıkartırım ortaya. Ama bunu yapmam gerekir de başka bir şey yapmama yasaklanmış gibi bir hal takındıkça onlar, hiçbir şey yapmayacağımdan eminim.

Resim üstüne düşünmenin iki yolu vardır: how to do it, nasıl yapmamalı ve nasıl yapmalı, nasıl çok desen ve az renkle yapmalı ve nasıl çok renk ve az desenle yapmamalı.

Tarihsiz
Mauve’un pişman olmasını isterdim.
Kuşkulanıyorlar bir şeyden – bir kuşku havası esiyor – arkamda bir şeyler sezinliyorlar. Vincent günışığına çıkaramadığı bir şey saklıyor.

Peki, baylar, ne olduğunu söyleyeyim de, siz ki biçimlere ve uygarlığa düşkünsünüz, ve gerçeğin gerçeği olmak şartıyla düşkün olmakta haklısınız, siz söyleyin: bir kadını terk etmek mi yoksa terk edilmiş bir kadına acımak mı daha uygarca, daha insanca, daha erkekçedir?

Bu kış gebe bir kadına rastladım, karnında çocuğunu taşıdığı adam bırakmıştı onu.

Kış günü sokaklarda sürünen, ekmeğini kazanmak için bilinen yollara düşen bir kadın.

Bu kadını model olarak yanıma aldım ve bütün kış çalıştım onunla.

Bir modelin aldığı tam ücreti ödeyemedim ona, gene de poz verdiği saatleri ödedim ve böylece onu da çocuğunu da Allahın yardımıyla açlıktan ve soğuktan kurtardım, kendi ekmeğimi paylaştım onunla. Bu kadına ilk rastladığımda, hasta haline çarpılmıştım.

Ona banyolar yaptırdım, kuvvet ilâçları içirdim elimden geldiği kadar, sağlığı düzeldi.

Leyde’de gebe kadınlara bakan, onları doğurtan bir enstitü var, oraya götürdüm onu. (Rahatsız oluşu şaşılacak bir şey değilmiş, çünkü çocuğun duruşu kötüymüş, onu ameliyat ettiler, forsepslerle çocuğu çevirmek zorunda kaldılar. Ama kurtulur herhalde. Haziran ayında doğum yapması gerekir.)

Bana öyle gelir ki, beş paralık değeri olan bir adam böyle bir olayla karşılaşınca benim yaptığımı yapardı.

Bu yaptığımı öyle basit öyle tabii buldum ki, onu kendime saklayabilirim sandım. Poz vermek ona güç geliyordu, ama zamanla öğrendi, ben de iyi bir model bulduğum için geliştirebildim çizgilerimi. Bu kadın şimdi bana evcilleşmiş bir güvercin gibi bağlıdır, bana gelince, bir kez evlenebileceğime göre, onunla evlenmekten daha iyi bir iş yapamam, çünkü ona yardım etmenin tek yolu budur, yoksa yoksulluk onu gene uçuruma giden yola düşürecektir. Onun parası yok, ama çalışmamla benim para kazanmama yardım ediyor.

Mesleğim ve çalışmam için sevinç ve umutla doluyum, bir ara resmi ve akvareli bıraktımsa, Mauve’un ayrılmasından duyduğum üzüntü yüzündendi; sözünü geri alırsa, güvenle başlayabilirim yeni baştan. Şimdilik bir fırça bile göremiyorum, sinirleniyorum.

Söz söylemeden beni anlarlar sandım. Yüreğime girmiş olan başka bir kadını düşünmedim değil, oysa bu kadın kış günü sokaklara düşmüştü, hasta, gebe ve açtı… başka türlü davranamadım.

Mauve, Theo, Tersteeg, siz ekmeğimi elinizde tutuyorsunuz, beni aç mı bırakacaksınız, sırtınızı mı çevireceksiniz?

Benim söyleyeceğim bu kadar, sizin söyleyeceğinizi bekliyorum.

Nisan 1882
Bende şimdi gelişmekte olan bu gücü hiçbir şeyin, hastalık değilse, hiçbir şeyin yok edemeyeceği bilincidir ki, evet bu bilince vardığım içindir ki geleceğe güvenle bakabiliyor ve bugün de birçok sıkıntılara göğüs gerebiliyorum.
Ne müthiş bir şey bir nesneye bakıp onu güzel bulmak, sonra da üstünde düşünmek, onu kavrayıp akımda tutmak ve kendi kendine demek ki: bu nesneyi çizmeye koyulacağım ve onu resimde canlandırıncaya kadar çalışacağım.
Ama bu demek değildir ki her çizdiğimi daha iyi çizmek gereksinmesini duymadan beğeniyorum. Nerde daha iyi yapabilmenin çaresi bugün elden geldiği kadar iyi yapmaktır, bu yoldan gidildi mi yarının gelişmesi kendiliğinden olur.
İlişikte bulacağın desen (*) daha karanlık bir ifadesi olan büyük bir etüdün krokisidir. Bir şiir var, Tom Hood’un sanırım, orada zengin bir kadının sözü geçer, kadın bir elbise satın almak için zayıf, solgun, veremden bitkin terzi kızlarının çalıştığı bir atölyeye gider, dönüşte de zenginliğinden vicdan azabı duyup uykusu kaçar.
Kısacası karanlık gecede sıkıntıyla kıvranan beyaz ve ince bir figürdür bu.
Mauve benim söylediğim: «Ben bir sanatçıyım» sözüne içerlemiş. Bu sözü geri alacak değilim, çünkü sanatçı demek «hep arayan ve yetkini hiçbir zaman bulamayan» insan demektir.
Bu söz: «ben biliyorum, buldum artık» düşüncesinin tam tersidir.
Benim bildiğim bu cümlenin anlamı şudur: «Arıyorum, var gücümle peşine düştüm, bütün gönlümü koydum bu işe.»
Kulaklarım var, bilirim, Theo; bana “Pis bir huyun var» derlerse, ne yapmalıyım?”
Ben sırtımı çevirip gittim tek başıma, yüreğim kan ağlıyordu, Mauve bana bu sözü söyleyebildi diye.
Ne düşünceyle söylediğini açıklamasını isteyeceğim, ama özür dileyecek de değilim.
Amma – amması var – evet, amması var …

( * ) Sözü geçen desen “The Great Lady” adlı desendir. “Sorrow» kadar ünlü olan bu desen o sıralarda Vincent’in eşi olan Christine’i model alarak çizilmiştir.. Bundan sonraki mektuplarda Van Gogh bu kadından Sien adıyla söz eder.

Tarihsiz
Gün geçtikçe, yavaş yavaş onunla benim aramda başka bir şey doğdu: Birbirimize kesin bir gereksinme, öyle ki o ile ben ayrılamıyorduk artık birbirimizden, gitgide daha çok giriyorduk birbirimizin hayatına, o anda işte aşk doğdu.

Sien ile benim aramda olan gerçektir, bir düş değil, gerçeğin ta kendisidir.

Düşüncelerimin, çalışmanın belli bir noktaya saplanmasını, belli bir yönden gitmesini çok hayırlı buluyorum.

K’ya belki de daha tutkundum, belki K. kimi bakımdan daha güzeldi Sien’den, ama Sien’e olan aşkım daha az içten mi, değil, hiç değil, çünkü içinde yaşadığımız koşullar çok ağırdır ve önemli olan bir şeyler yapmak, durmadan yaşamaktır, bu ilk tanıştığımız günden beri böyleydi.

Sonucunu göreceksin: bana geldiğin zaman, beni artık bezgin ya da üzgün bulmayacaksın, hoşuna gidebileceğini sandığım, hiç değilse yadırgamayacağın bir çevreye girmiş olacaksın. Genç bir atölye, daha genç olan bir çift, tam bir canlılık içinde.

Gizli ya da sırlı bir atölye değil, bir atölye ki hayatın tam içine salmıştır köklerini. İçinde bir beşik bir de çocuk iskemlesi bulunan bir atölye. Göreceksin, hiçbir durgunluk yok, her şey çalışmaya yönelik, kışkırtır, zorlar burada insanı.

Biri gelip de para işlerinden anlamadığımı söylerse, ona nasıl yerleştiğimi gösteririm. Elimden geleni yaptım, kardeşim, sen de, gelen bir başkası da, görebilir ki her şeyi pratik bir biçimde düzenlemeye çalışıyorum ve kimi zaman da başarıyorum. Evet, nasıl olması gerekiyorsa öyle.

How to do it.

Teo’ya Mektuplar

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanların Mutsuz Olmasının Bir Nedeni Olarak Çekememezlik – Bertrand Russell
Nasrettin Hoca Üzerine – Mehmet Fuat
Kapat