Van Gogh Mektupları: “Çoğu insanların gözünde neyim ben? değersizin biri ya da aykırı bir adam”

1848’de yaşasaydık sen bir hükumet askeri, bense bir devrimci, bir asi olarak görürdük kendimizi.

“Güvençle, giriştiğin işin senin için doğru yol olduğu bilinciyle işe koyulacaksın ve çiftçi sapanını nasıl sürer; yahut ta benim küçük desendeki arkadaş tarlasını nasıl tapanlar ve kendisi tapanlarsa, öyle yapacaksın sen de. İnsanın atı yoksa, at görevini kendi görür, bir sürü insan da, öyle yapıyor burda. Gustave Doré’nin öteden beri çok beğendiğim bir sözü var: «Bir öküz gibi sabırlıyım»
Güzel bir söz bu, sapasağlam bir dürüstlüğü dile getiren bir söz, çok şey var bu sözde tam sanatçıya yakışır bir söz.

Van Gogh’tan Kardeşi Theo’ya Mektuplar

Tarihsiz

Bugün birkaç fırça boyayla çocuk beşiği üstüne bir etüt yaptım.

Ayrıca, sana geçenlerde gönderdiğim çayır deseni gibi bir desene de çalışıyorum.

Ellerim esmerliğini yitirdi, zevkime göre fazla beyaz oldu, ama ne yaparsın?

Gene kırlara çıkacağım, dokunsa da vız gelir. Yeter ki çalışmaya ara vermeyeyim. Sanat kıskançtır, hastalık ona üstün gelsin istemez. Ben de onun zevkine uyacağım.

Yakında benden aklı başında birkaç mektup alabileceğini umuyorum.

Benim gibi insanlar hasta olmamalıydı.

Sanattan ne anladığımı kavramalı: gerçeğe varmak için uzun zaman ve çok çalışmak gerek. Varmak istediğim ereğe çok zor varılır, yine de varılmaz bir erek değildir sanıyorum.

Bazı kimseleri çarpacak desenler yapmak istiyorum. Sorrowufak bir başlangıçtır, ve belki de Laan van Meerdervoort, Rijswijk çayırları, kuruyan pisi balıkları da ufak bir başlangıçtır. Ama doğrudan doğruya ciğerimden çıkmış bir şey var bu resimlerde.

İster figür, ister peyzaj olsun, resimde hüzün duygusu gibi bir şeyi değil de, derin bir acıyı dile getirmek istiyorum.

Kısacası, öyle bir aşamaya varmak istiyorum ki, eserimi gören: bu adam derinden duyuyor, bu adamın ince bir duyuşu var, desin. Sözüm ona kabalığıma karşın, anlıyor musun, ya da asıl onun yüzünden.

Çoğu insanların gözünde neyim ben – değersizin biri ya da tuhaf, aykırı, hoşa gitmeyen bir adam – toplumda kendine bir yer bulamamış, yer bulamayacak bir yaratık, yani hiçten de daha aşağı bir şey.

Haydi, diyelim ki bu böyledir, ben de inadına böyle değersiz, böyle aykırı bir adamın gönlünde ender bulunduğunu göstermek istiyorum eserimle.

Bu özenişim kinden çok «her şeye karşın» sevgi üstüne kuruludur, tutkudan çok bir huzur duygusuna dayanır. Çoğu zaman yoksulluk içinde isem de, içimde yine de bir uyum, rahat ve duru bir müzik vardır. En fakir evceğizde, en sefil köşecikte resimler, nakışlar görürüm. Ve gönlüm, dayanılmaz bir itişle o yöne doğru akar.

Başka şeyler gitgide ayrılıyor benden ve onlar benden uzaklaştıkça, bakışım her şeyin resim yönünü görmekte hızlanıyor.

Sanat dirençli bir çalışmayı gerektirir, her şeye karşın çalışmayı ve her zaman sürekli bir gözlemi.

Dirençli derken durmayan bir çalışmayı anlıyorum, ama onun bunun söylediğine kulak asmadan kendi görüşüne bağlılığı da anlıyorum.

Umarım ki, birkaç yıl sonra, giderek şimdiden bile, benim elimden çıkan eserleri görecek ve bana yaptığın bunca fedakârlığın karşılığında yavaş yavaş bir az memnunluk duyacaksın, kardeşim.

Son zamanlarda ressamlarla pek görüşmedim. Eksikliğini de duymadım. Ressamların söylediğine değil de, doğanın söylediğine kulak vermeli daha çok.
Mauve geçen yıl bana şöyle demişti: «Dupre’den söz açmasanıza bana, bir hendeğin kenarından ya da öyle bir şeyden dem vurun daha iyi.»

Bu sözlerle ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Kesin, ama doğru bir düşünce bu. Nesnelerin kendilerini, yani gerçeği duymak resimleri duyup anlamaktan daha önemli herhalde daha verimli, daha can verici.

Hayata ve hayatın özü olan sanata karşı öyle engin, öyle geniş bir duygum var ki, bazı kimselerin alabildiğine özendiğini görünce kasılıyorum, sahte buluyorum bu özentilerini. Bana kalırsa, ben modern resimlerin bir çoğunda eskilerde olmayan özel bir çekicilik görüyorum.

Sanatın en yüce, en soylu bir örneği bugün de gene İngiliz sanatıdır benim gözümde. Millais’dir, Herkomer’dir, Holl’dur. Eski sanatla modern sanat arasında bir ayrım var derken de, modern sanatçılar belki de daha büyük düşünce adamlarıdır demek istiyorum.

Büyük bir duygu ayrımı vardır örneğin Millais’nin Chill Octoher’i ile Ruysdael’in Overven çayırları arasında. Aynı şey Holl’un İrlanda göçmenleriyle Rembrandt’ın İncil okuyan kadınları arasında da görülür.

Rembrandt ile Ruysdael yücedir, onların sanatı çağdaşları kadar bizi de etkiler, ama modern sanatçının bize daha içten, daha kişisel bir seslenişi vardır.

Aynı şeyi Swain’in tahta gravürleriyle eski Alman ustalarının gravürleri için söyleyebiliriz.

Demek ki bundan birkaç yıl önce modernlerin eskilere benzeme çılgınlığına tutulmaları yanlış bir yoldu.

Bak Millet babanın şu sözü ne kadar doğru: «İnsanların olduklarından başka görünmek istemelerini saçma buluyorum.»

Bu söz basit gibi görünür, oysa aslında dipsiz okyanus kadar derindir ve bana kalırsa, bu gibi sözleri kulağımıza küpe etmekte fayda vardır.

Tarihsiz

Doğada siyah üstüne hep aynı fikirdeyiz, anladığım kadarınca, Salt kara aslında yoktur.

Beyaz gibi siyah da her renkte vardır ve grinin perde (ton) ve kuvvet ayrıntılarıyla meydana gelen sonsuz çeşitlemelerde vardır. Demek oluyor ki doğada gördüğümüz renkler aslında perde ve şiddet (yeğinlik) ayrıntılarından başka bir şey değildir.

Ana renkler yalnız üçtür: kırmızı, sarı, mavi; turuncu, yeşil ve mor «katışık» perdelerdir.

Bunlara siyah ve biraz da beyaz katıldı mı, grinin sonsuz çeşitlemeleri meydana gelir: kırmızı-gri, sarı-gri, mavi-gri, yeşil-gri, turuncu-gri, mor-gri.

Yeşil-gri’yi alalım: kaç çeşit yeşil-gri olduğunu sayamaz insan, çünkü bu renk sonsuzca çeşitlenir.

Ne var ki bütün bu renklerin karışımı basit ana renklerden daha çapraşık değildir. Ve bunu iyice kavramak yetmiş ayrı rengi incelemekten daha elverişlidir, çünkü üç ana rengi siyah ve beyazla karıştırınca yetmişten fazla ayrı ton ve yeğinlik elde edilebilir.

Renk ustası, doğada bir renk gördü mü onu iyice çözümleyebilen ve örneğin şöyle diyebilen adamdır: bu yeşil-gri siyahla sarı karışımıdır, içinde hemen de hiç mavi yoktur vb.

Bir de doğada bulunan grileri palet üstünde meydana getirebilen adamdır.
Ama dışarda not almak ya da küçük bir krold yapmak için, çevre çizgisini kuvvetle duymak kaçınılmaz bir şarttır, onu sonradan tamamlamak kadar önemli.

O hantal ihtiyar söğüdü bir daha yapmaya giriştim ve sanırım ki en güzel akvarellerimin biri oldu. Karanlık bir peyzaj, su mercimekleriyle örtülü bir batağın kıyısında bu ölü ağaç, uzakta Ren demiryolu hatlarının kavşağında bulunan bir barınak, dumandan kapkara olmuş binalar, daha ötede yeşil çayırlar, kömür taşımına yarayan bir yol ve bulutların birbirini kovaladığı gri bir gök, çevresinde pırıltılı bir tek ufak beyaz çerçeve, bulutların biraz yırtıldığı yerlerde de dipsiz bir mavilik.

İş gömleği ve elindeki kırmızı bayracığıyla geçit bekçisi etrafa bakıp da: Bu gün hava ne kadar kasvetli, diye düşündüğü zaman ne görüyor, ne duyuyorsa zannımca, onu dile getirmek istedim.

Doğa duygusu ve sevgisi ergeç dile gelir sanatla ilgilenenlerde. Ressamın ödevi doğaya büsbütün dalmak, olanca aklını kullanıp, olanca duygusunu eserine koymaktır ki, başkalarınca anlaşılır hale gelsin eseri. Satış için çalışmaksa, asıl iyi yol değildir bence, sanat sevenlere boş vermektir.

Tarihsiz

Böylece Voorburg’a, oradan da Leidscnendam’a geldim. Buranın tabiatını bilirsin: görkem ve huzur yüklü ulu ağaçlar, bunların yanı başında oyuncak biçiminde çirkinin çirkini küçücük yeşil kubbeler ve Hollandalıların zevkine uygun saçma sapan çiçek bahçeleri, çardaklar, verandalar.

Evlerin hemen hepsi çok çirkin, ama bazıları eski ve değerli. Tam o sırada, çok yüksekte, çöl gibi yaygın otlakların üstünde yığınla bulutlar birbirini iteliyordu ve rüzgâr dosdoğru bir sıra kır evinin yordu; evlerin ötesinde, kara bir kömür yolunun geçtiği kanalın öbür kıyısında top top ağaçlar vardı. Harikaydı bu ağaçlar, diyebilirim ki bir dram seziliyordu her figürde, yani her ağaçta. Ve her şeye karşın, manzaranın bütünü bu sıkıntılı ağaçların ayrı ayrı görünüşünden daha güzeldi, çünkü yağmurdan ıslanmış ve rüzgârdan dövülen o küçük kubbeler bile bir tuhaf olmuştu.

Bu manzaraya bakarken anladım ki biçimi ve duruşu saçma, tuhaf, aykırı ve olağanüstü bir adam bile gerçek bir acı duyar ya da bir yıkıma uğrarsa, güçlü karakteri olan bir figür haline gelebilir.

Bir ara bugünkü toplumumuzu düşündüm, o da yıkıma doğru gittiği halde, bir yenilenme anında kontrast olarak büyük ve karanlık bir siluet olarak dikilebilir karşımıza.

Evet, benim gözümde, tabiatta fırtına dramının, hayatta da acı çekme dramının üstüne yoktur. Cennet mavi olabilir, ama insanın çilesi daha da güzeldir.

Drenthe, Eylül-Kasım 1883

«Ressamım… » «Ressam değilim … »

Bu iç savaşı iki kişide izleyebiliyorum ben: Rappart’la kendimde.
Kimi zaman korkunç olur bu çekişme ve aslına bakarsan bizimle işi daha az ciddiye alanlar arasında tek fark budur; bizim çilemiz büyüktür; kapkara bir bunalımdan sonra bir az ışık, bir az gelişme; başkaları daha az savaşır, daha kolay çalışırlar belki, ama kişinin karakteri de daha az gelişir.
Bak, bilmiş ol: bu savaşa sen de düşersin (*) ve emin ol ki en iyi niyetli bazı kimselerin sözleriyle sarsılabilirsin.
İçinde bir şey sana «Sen ressam değilsin» diyecek olursa, asıl o zaman var gücünle resme sarılmalısın, kardeşim, ancak bu yoldan susturabilirsin o sesi, yani yalnız resim yapmakla susar o; yok, kuşkuya kapılır da derdini dostlarına dökmeğe kalkışırsan, enerjinden, en değerli gücünden bir şey yitirirsin. Senin gerçek dostların, senin gibi bu savaşa atılmış, kendi çalışmalarıyla sana örnek olup senin canlı gücünü körükleyebilecek insanlardır.
Güvençle, giriştiğin işin senin için doğru yol olduğu bilinciyle işe koyulacaksın ve çiftçi sapanını nasıl sürer; yahut ta benim küçük desendeki arkadaş tarlasını nasıl tapanlar ve kendisi tapanlarsa, öyle yapacaksın sen de. İnsanın atı yoksa, at görevini kendi görür, bir sürü insan da, öyle yapıyor burda.
Gustave Doré’nin öteden beri çok beğendiğim bir sözü var: «Bir öküz gibi sabırlıyım»
Güzel bir söz bu, sapasağlam bir dürüstlüğü dile getiren bir söz, çok şey var bu sözde tam sanatçıya yakışır bir söz. Kafası böyle işleyen insanların var olduğunu düşündük mü, resim satıcılarının dükkânlarında sık sık duyulan «istidatlı sanatçı» sözü bir karganın sesi gibi çirkin ve anlamsız gelir insana. «Sabrım var» demek ne huzurlu, ne vakarlı bir söz; bu karga sesleri olmasa belki bunu söylemek aklıma gelmezdi insanın.
Ben sanatçı değilim – ne kaba bir söz düşüncesini bile insan yakıştırmamalı kendisine – insan sabırlı olmaz olur mu, doğadan sabırlı olmayı öğrenmez mi, buğdayın sessizce: büyüdüğünü, her şeyin yavaş yavaş geliştiğini gördükçe sabırlı olmayı öğrenmez mi?
İnsan artık büyüyüp gelişmeyecek kadar ölü bir nesne sayabilir mi kendini? Gelişmesini bile bile engelleyebilir mi? Bütün bunları “yetenekli” ve “yetenekli sanatçı” sözünü ne kadar budalaca bulduğumu anlatmak için söylüyorum.
Ama gelişmek istiyorsak toprağın içine dalmalıyız. Onun için sana diyorum ki: Drenthe toprağının içine dik kendini, filizleneceksin, kaldırımın üstünde solup kuruma.
Şehirlerde de büyüyen bitkiler vardır, diyeceksin bana, olabilir, ama sen buğdaysın, senin yerin buğday tarlasıdır … Sana yeni bir şey söylediğimi sanmıyorum, hiç de yeni değil ama sana özgü en iyi düşüncelerin zıddına gitmemeni diliyorum senden, o kadar.

(1) Theo, memuru olduğu Goupil resim satış mağazasından memnun olmadığı için bir mektubunda ressam olmaktan dem vurmuştu. Vincent de kardeşini resim satıcılığından vazgeçirmeye, iki kardeşi birbirine daha da yaklaştıracak olan resme kendini büsbütün vermesi için Theo’yu kandırmaya çalışır. Giderek birlikte yaşayıp çalışmaları için Drenthe’deki ev sahibinden borç almayı bile düşünür, vermeyeceğinden hiç şüphe etmeyerek hayatlarını en ufak ayrıntısına kadar tasarlar.

Nuenen, Aralık 1883 – Kasım 1885

Geçen mektubuma başka bir biçim veremedim. Ama bil ki, bu bence aramızda ister istemez patlak verecek bir görüş ayrılığıydı, suçu sana ya da bana yüklenebilecek bir kavga değil.

Yakında Delacroix’nın eserlerinden bir sergi olacak diyorsun. İyi.

Bu sergide Delacroix’nın yalnız biyografilerinden tanıdığım Barikat adlı bir tablosunu göreceksin herhalde. Bu resmi 1848’de yaptı sanıyorum.

Bir de Lemud’un litografisini görmüş olacaksın, Lemud’un değilse, Daumier’nindir: 1848 barikatını gösterir.

Şimdi ko ki; senle ben de bu 1848 yılında yahut buna benzer bir dönemde yaşadık, Buna benzer diyorum, çünkü Napolyon’un hükümet darbesi zamanında da öyle şeyler olmuş. O günleri canlandırmanı istiyorum. Bunu da seni kızdırmak için yapmıyorum – seni kızdırmak aklımın köşesinden geçmedi hiçbir zaman- amacım seninle benim aramdaki anlaşmazlığın dünyadaki genel akımlarla ne kadar yakından ilgili olduğunu aramızdaki görüş ayrılığının bile bile işlenmiş bir kötülüğün sonucu olmadığım anlatmaktır.

1848 yıllarını canlandır şimdi gözünde.

Karşı karşıya bulunan ve iki tarafın temsilcileri sayılabilecek olan kişiler kimlerdi? Bir yandan Louis-Philippe’in vekili Guizot, öte yandan Michelet ve Quinet ile talebeler.

Guizot ile Louis-Philippe’ten başlıyalım; kötü ve zorba kişiler miydi? Değil, anladığıma göre onlar; örneğin babam, dedem ve ihtiyar Goupil gibi adamlardı. Görünüşte çok saygıdeğer, ağırbaşlı, ciddi insanlar, ama onlara biraz daha yakından baktın mı, iç karartıcı, anlamsız ve ölü bir yanları var, öyle ki hasta edebilirler insanı. Doğru değil mi, aşırılık var mı bu sözümde?

Durumlarındaki farklar bir yana, aynı görüşte, aynı karakterde adamlar değil mi? Yanılıyor muyum?
Bir de Quinet’yi ya da Michelet’yi, ya da daha sonra V. Hugo’yu alalım örneğin. Bu adamlarla hasımları arasındaki fark o kadar büyük mü? Evet, ama her şeye yüzeyden bakıldı mı, pek büyük bir fark görülmez; ben bile eskiden Guizot’nun bir kitabını Michelet’nin bir kitabı kadar güzel bulurdum. Ama daha derine gittikçe aralarındaki ayrılığı, ayrılıktan da öte, karşıtlığı gördüm.

Birinin bir çerçevenin içinde sıkışıp kaldığını, bocaladığını, ötekininse bize sonsuz bir varlık bıraktığını gördüm. O gün bugün çok su geçti köprünün altından, ama eminim ki senle ben o günlerde yaşasaydık, sen kendini Guizot’nun tarafında bulurdun, ben de kendimi Michelet’nin safında. Ve ikimiz de çok tutarlı bir yoldan giderek, karşı karşıya gelebiliriz ve üzülerek barikatın iki yanında görürdük kendimizi: sen önde bir hükümet askeri, bense arkasında bir devrimci, bir asi olarak.

1884 yılında olduğumuz bugün de (rastlantıya bak sen ki sayılar tıpatıp aynı, ama yerleri ters) karşı karşıya bulunuyoruz gene, her ne kadar gözle görülen barikatlar yoksa da ortada. Barikat bugün bir türlü görüş birliğine varamayan kafalar arasındadır.

«Değirmen ortadan kalkmış, ama yel hâlâ esmektedir».

Biz de bence; ayrı ayrı cephelerde karşı karşıya bulunuyoruz bugün ve buna çare yoktur.

İstesen de istemesen de, sen de ben de yolumuzu gitmek zorundayız. Ama madem kardeşiz, birbirimizi öldürmemeliyiz (mecaz anlamında tabii).

Aynı safta yan yana savaşan kimseler gibi yardımlaşmaya gelince, olamaz bu, çünkü birbirimize yakın gelelim derken karşılıklı ateşin içine düşebiliriz.
Ağzıma gelen incitici sözler, kardeşim olan sana değil de, içinde bulunduğun partiye atılmış taşlardır. Senden bana gelen öfkelendirici sözlerle de doğrudan doğruya beni hedef tuttuğunu sanmıyorum. Ama barikata ateş ediyorsun ve bunu yapmakla iyi bir iş yaptığını sanıyorsun, oysa barikatın arkasında ben varım.

Bütün bunların bir azıcık üstünde durup düşün, olur mu, sanmam ki buna karşı söyleyecek fazla bir şey bulasın. Ama sana düşündüğümden başka türlü de konuşamam; bu konuları aşağı yukarı bu açıdan görmeli.

Umarım ki ne demek istediğimi anladın. Ne sen ne ben politika yapmıyoruz, ama yer yüzünde ve bu dünyada yaşıyoruz, dünyada ise insanlar bölük bölük birleşip ayrılırlar birbirlerinden.

Bulutların suçu mu, eninde sonunda, şu ya da bu fırtına kümesindenseler? Pozitif ya da negatif elektrik taşıyorlarsa? Hoş insanlar bulut değil. Kişi olarak, insanlığı meydana getiren bütünün bir parçasıyız. Bu insanlığın içinde de partiler vardır. Birbirlerine karşıt olan bu partilerin birine ya da ötekine girmemiz ne dereceye kadar koşullara ve rastlantıya bağlıdır?

Evet, eskiden 1848 yılında yaşıyorlardı, biz bugün 1884 yılını yaşıyoruz; değirmen ortadan kalkmış, ama yel hâlâ esiyor. Gerçekten hangi safta bulunduğunu kendin için kesinlikle bilmeğe çalış, ben de bilmeye çalışıyorum.

Tarihsiz

İnsanların benim hakkımda ne düşündükleri konusuyla uğraşamam, ileriye doğru gitmeli ve yalnız onu düşünmeliyim.

Tarihsiz

Ustaları inceleyip onları anlamaya çalıştık mı, bir an gelir ki hepsini realitenin kendisinde buluruz. Demek istiyorum ki, onlar gibi görmeye, onlar gibi duymaya alıştık mı, onların yarattıklarını gerçekte var olan nesneler gibi görürüz.

Ayrıca da şuna inanıyorum ki sanat eleştiricileri ve meraklıları; doğayla daha yakın bir alış veriş kurmuş olsalardı, resimler arasında yaşamak ve yalnız resimleri birbirleriyle kıyaslandırmakla yetindikleri bugünkü yargılarından daha sağlam yargılar edinebilirlerdi. Resimlerle sürekli alış veriş çok iyi şey tabii, ama doğanın varlığını unutacak ve derine gitmeyecek olursak sağlam bir temele dayanamayız.

İleride daha güzel bir şey yaparsam, herhalde şimdi çalıştığımdan başka türlü çalışmış, olmayacağım, demek istiyorum ki elma aynı elma olacak, yalnız daha olgun olacak; ilkinden beri düşündüklerimde bile bir değişiklik olmayacak. Onun içindir ki kendim için şöyle düşünüyorum: hiçbir değerim yoksa bugün, ileride de bir değerim olmayacaktır, ama ileride bir değerim olacaksa, bugün de vardır demek. Buğday buğdaydır çünkü şehirliler başlangıçta onu görüp de çimene benzettikleri halde.

Buğday için söylediğimiz çimen için de geçerlidir.

Her neyse, elâlem yaptığımı ister iyi ister kötü bulsun, yapma tarzımı ister eleştirsin ister eleştirmesin, ben kendi hesabıma doğayla bana sırrını açacağı güne dek cebelleşmekten başka çare bulamıyorum.

Çeşitli baş ve el etütlerine çalışmakla devam ediyorum.

Kaynak: Theo’ya Mektuplar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Kadın sapsarı kesilmişti ve titriyordu” Sıcak Su – Sabahattin Ali

İki candarma alacakaranlıkta köyün kenarına varınca, atlarından indiler ve dizginleri karşıdan koşup gelen kahveci çırağına vererek, bacaklarını gere gere yürümeye...

Kapat