M.Mungan: Öğrenmenin yaşı yoktur diye öğrettiler bize. Yalan! Yanlış! Her şeyin yaşı var her şeyin!..

“Tanrım, tarım!” diyor. “Madem bu hayata düşecektim, neden bu yaşımdan sonra? niye sonuna dek direnemedim? neden? neyi kaçırdım? neden böyle göbeklendikten ve böylesine çöktükten sonra? kendimi bu kadar saldıktan ve unuttuktan sonra? kendimi bu kadar sakındıktan ve sakladıktan sonra? niçin on sekizimde değilim şimdi? ve burada ne işim var benim? neyi bulacağım burada? burada bir şey yitirmedim ki ben? dışanda yitirdim, ne yitirdiysem! Burada neyi bulup da, neyi kurtaracağım? Her şeye ne kadar hazırlıksızım ve ne kadar geç kaldım her şeye… Öğrenmenin yaşı yoktur, diye öğrettiler bize. Yalan! Yanlış! Her şeyin yaşı vardır, her şeyin!..”

Peştemali beline doladı Haşmet Bey. Ayaklarına takunyaları geçirdi. Ensesindeki uzun saçları kelini kapamak içi öne doğru taradı. Kaşlarını düzeltti. Dökülen sırların yerini küçük kahverengi, paslı noktalara bıraktığı duvar aynasında kendine son bir kez baktı. Artık kendine acımayacaktı. Adını bilmediği, o güne değin tanımadığı korkuyla karışık bir haz, bir coşku, zalim bir sevinç onu hamamın buğulu derinliklerine çeki verdi. Tahta kapı ağır ağır açıldı. Son olarak çocuğun yüzünü gördü. (İkonada bir melek. Yandaki kahvecinin çırağı. Madam’ın çarşı pazar eksiklerini alıyordu. Hamama sık gidip gelen genç bir yazar (Güven) hiç konuşmadığı, hiç sokulamadığı bu çocuğa ölesiye bir aşkla bağlanmış, ve onun yüzünü, yüzünün çağrıştırdıklarını anlatan bir roman yazmıştı: “YÜZ”. Bu hamamın içinde, ama her şeyin dışında bir yüzdü çocuğunki. Bakıyor ama, baktığı yere değgin hiçbir şey söylemiyor, belki de düşünmüyordu. Masum kalabilmişti bu yüz. Alabildiğine masum ve hiç kirlenmemiş. Bakışları gizini ele vermiyor, kendine değgin olarak hiçbir şey söylemiyor bu bakışlar…

Belki de hiçbir gizi yoktu bu çocuğun, yalnızca bir kahveci çırağıydı, o kadar)
Bir çöküş çağında güzeli kutsamaktan, güzele sığınmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı bize.
Bu yüzün gizledikleri, çağrıştırdıklarıyla intihar dolaylarında dolaşıyordu Güven.
Haşmet Bey’in bakışlarıyla, çocuğun bakışları birbirine değdi. Birbirleri hakkında hiçbir şey düşünmediler. İkisinin de hiçbir şey anlatmayan bakışları birbirlerinin üzerinden aktı gitti.
-Zaten çok kısa bir andı.-
Haşmet Bey, başını çevirdi. Bu gizli dünyanın açılan kapısında içeriyi görünmez eden yoğun bir buhar bulutu çarptı Haşmet Beyin yüzüne.
İklimin ilk belirtisiydi.
Cehennem başlamıştı.
Madam uzun uzun esnedi. Sanki yüzyıllardır buradaydı. Burada, bu koltukta oturuyordu. Burası onun yurduydu sanki. (Dahası iniydi. Kendini burayla koruyordu. Hayatta bir yeri, ancak burayla kaplıyordu) uzun yıllarını geçirmişti burada. (Gençliği, belki de binlerce insanı yıkamıştı) Hamamlar ikinci bir dünyaydı onun için. O, gözlerini burada açmıştı, hayatla burada yüzleşmişti. Eskiden, çok eskiden Rum, Ermeni kadınların geldiği zamanlar. (Rönesans resimleri gibiydi bu kadınlar. Çıplak ve güçlü. Mermer duruluğundaydı tenleri; su tutmazdı) Üç kuşaktır Madam’ın ailesi işletiyor bu hamamı. Üçüncü kuşağın sorunlarıyla yüklü Madam.

Her sabah erkenden uyanıyor, çok erkenden. Her sabah güneşin doğuşunu görmek hâlâ bir şeyler söylüyor Madam’a. (Her şafak imgesi dinsel bir büyü) İri, porselen fincanlarda sabah çayını içiyor. Mangal ateşinde, bir sabahı, geçmiş bir sabahı, yaşadığı bütün sabahlan bir kez daha anımsıyor. Mangalın sönmeye yüz tutmuş, küllenmiş ateşinde, ağır pirinç cezvelerle kahve pişiriyor kendisine. Her sabah evden çıkışı da uzun bir uğurlama gibi. Odanın her ayrıntısıyla vedalaşıyor sanki. Sonra kapısını çekiyor usulca, kolunda kedisinin sepeti hamama geliyor. (Hamam akşamüstüne dek kadınlara açık) Kadınlar, Madamı çok fazla ilgilendirmiyor. (Teneke kutuların üstünde kaldı Boticelli) Onlar yıkanırken örgüsünü örüyor çoğu zaman, tığ işliyor. Yalnızca para alıp verirken kaldırıyor başını işinden. Parayı çok seviyor Madam, pek çok seviyor. (Kutsal korkulan dindirecek hiçbir dua kalmadı. İncil karası sinmiş her duaya) Kendini güvenli duyuyor Madam. Korkusu hafifliyor.
“Para artık bütün duaların yerini tutuyor,” diyor. “Param olunca kimse bana bir şey yapamaz. Hiçbir şey. Parası olana kimse dokunamaz. Şerbetlenir insan, her türlü yılan uzak durur.”
Para harcamıyor Madam, hemen hiçbir şeye para harcamıyor. Parasını sayıyor her gece. (Uzun uzun cennetini sayıyor) Uzun soluklu atlar geçiyor düşlerinde. Kupa arabaları Beyoğlu’nu arşınlıyor. (Camlarda ışık yangını) Kulaklarında at çıngıraktan ve bir kanto (teyzesinin) cihannümalarda uzak lambalar dolanıyor bir başına. Karanlıkta yüzüyormuş gibi lambalar, (şimdi güvercin gurultusundan geçilmiyor) Beyoğlu’nun ünlü pastanelerinden alınmış pasta, şeker kutuları. Teyzesinin şen kantolarında hep saklı bir hıçkırık (yalnız kendinin duyduğu) cihannümalar artık güvercinlere kaldı. Tarihe karşı çekilmiş boydan boya ve bembeyaz bir teslim bayrağı gibiler. Ahşaplar gün günden kararıyor. Gün günden umutsuz ufuklar, gün günden buğulu iplikler gibi karşı sahiller (yıllardır geçmedi karşıya, hep ertelenmiş bir yolculuk bu. Madam için artık uzun bir yolculuk hem de; belki de ölmeden geçemeyecek karşıya, ve bunu hiç kimse bilmeyecek. Onca Istanbulu’nun bu gündelik gezisinin Madam için uzun bir yolculuk düşü olduğunu hiç kimse bilmeyecek.
ve ölecek Madam, herkes gibi ölecek)
Hamamda hep bunları düşünüyor, akşamlara dek oturduğu yerde bunları kuruyor. Bir tarihi yeniden üretiyor. Tarih büyüyor gözünde, geçmiş büyüyor.
“Ruhlarımız, düşlerimiz, karanlıklara gömüldü,” diyor Madam. “Hiçbir şeyi geri gelmeyecek, her güzel şey öldü. Biz yağmalandık!”
(Haşmet Beyin gözleri, Madam’ın kitabına ilişiyor. Sanrı büyüyor: “La Chatte”, Colette.
Gerçeküstücü bir karşılama töreni.
Bu törende caddeye bakan cam vitrin aşağıya iniyor. İnsanların yalnızca yürüyüşleri olmadığını düşünüyor. Zaten çoğunun yüzlerini göremiyor oturduğu yerden. Kedi başını oynatıyor, arkaya alıyor, artık “La Chatte” yazısı okunmuyor)
Oğlunu düşünüyor Madam. Oğlunu özlüyor.
“Işıksız bir kilise gibi burası,” diyor. “Ben burada herkesi vaftiz ediyorum. Herkes yaşayabilir… Herkes… Bu kalemi de koruyacağım. Bu benim son kalem. Bu kaleyi de yitirmek istemiyorum. Güvercinler olmasa cihannümayı da unuturdum. Bakacak hiçbir ufuk kalmadı orada da…”
Çocukluğuna taşınıyor Madam. Unutmak istiyor güvercin gurultularını, her şeyi…
“Bizler niye mutsuzduk? niye gülmezdik? çocukken de suçluyduk; kiliseye giderken de. Hep alttan almayı, hep baş sallamayı, hep suçlanmayı, hep korkuyu öğrettiler bize. Niye başımız hep öndeydi? niye her köşebaşına bir ölüm anlamı verdik? niye hep yumuşakbaşlı, hep suskun olduk? Bacaklarım sızlıyor artık. Eskisi gibi dayanamıyorum. Hep esiyormuş gibi her yanım rüzgârlar içinde.
“Oğlum, yitik oğlum! Okumadı. Okutamadım. İlkin evden kaçtı, (anlamıştım) Sonra İstanbul’dan, en sonra da Türkiye’den. Hep kaçtı, hayatı boyunca her şeyden kaçtı. Çok sonradan öğrendim; Amerika’ya kaçmış. İki kart göndermişti bana. (yalnızca iki kart) Bana ihtiyacı olduğunu bilseydim, kalkar giderdim ardından. Ama biliyordum, yoktu. Gönlünce yaşayacaktı. Dilediğince. (her köşebaşını bir ölüm korkusuyla dönmek istemiyordu) Bunun için kaçmıştı. Bana yer yoktu hayatında. Bunu anlamıştım. Kabullenmesi zordu ama, anlamıştım. “Bir isteğin var mı buralardan?” diye yazdım. Biliyordum, yoktu. Artık buralardan hiçbir şey istemeyecekti. Hasret, kaderim olmuştu. Katlanacaktım. Hemen cevap yazdı bana, dedi ki:
“Anne, o erik ağacını iyi koru. Hani o denize bakan ağacı. Ona iyi bak. O hep denize baksın.
o ağaç.”
Ondan aldığım en son kart oldu bu. Önünde hâlâ gece gündüz mum yanar. (Ceviz, enli bir çerçeveye yerleştirip, duvara astım kartını) Ağaç da duruyor. O ağaç. Öyle denize karşı. Evi yıktırmadım, büyük geliyor bana, çok büyük. Ne de olsa koskoca ev. Tek başınayım üstelik; kimi odalarını hiç açmıyorum. İçlerini çoktan unuttum. Geceleri karanlıkta oturuyorum (Camlarım hep ışıksız) Geceleri hiç kimse dönmüyor eve, kimseyi pencerelerde beklemiyorum. Beni heyecanlandıran ayak sesleri çoktan çekilip gittiler hayatımdan. Kaç kez müteahhitler geldi kapıma. Ama o ağaç. Denize bakan o ağaç. (Hep denize bakacak) Cihannümalarda sabahlara dek güvercin gurultusu. Uykularım azaldı. Bazı geceler yapacak bir şey bulamıyorum. Çıkıyorum bahçeye. (Her bahçe artık rüzgâr mezarı) çıkıyorum ayaklarımda terliklerim. (Ay, yalnızlık gibi) Ağacın yanına gidiyorum. (Bir yemin gibi dimdik duruyor ağaç) Ağacı öpüyorum, karanlıkta okşuyorum onun esmer bedenini (Ölmeyen bir aşk gibi) Akıllı işi değil bu yaptığım, biliyorum; ama yaşadığımız hayat akıllıca mı? Bize yaşatılan hayat, aslında kıyamet dedikleri olsa gerek. Başka kıyamet yok. Mahşer dedikleri de yüreğimizde; ağacı öpmüşüm ne çıkar?
“Mahalleli kaç zamandır kötü gözle bakıyor bana. Hamamın namı duyulmuş. Duyulsun ne çıkar? Bazı şeylere göz yumuyorum ki, para kazanayım. Bu pis hamama kim gelir yoksa? (Kâzım da hep söyleniyor, ona da aynen böyle diyorum) Beş yüz yıllık koca yapı. Kaç yıldır neler görmüştür kim bilir? Talihiymiş; yıktırmıyorlar (kimse tarihi görmek için gelmiyor ki buraya) Zaten isteseler de yıktırmam bu hamamı. Benimle birlikte gömülsün, gömülecekse toprağa. (Yarın Barbara Cartland getireyim, arada bir iyi oluyor.)
“İçinde neler oluyormuş?
Varsın olsun. Buraya gelmeseler, başka yerlere gidecekler. Ama bir yerleri olacak hep. Bari gözümün önünde olsunlar; uzakta değil.
(Sabahlara dek mum yanıyor önünde. O çerçevede teyzemin fotoğrafısi vardı. Baktıkça lirin sesini duyardım) Bir mezar bekçisine, bir korkuluğa benzetiyorum kendimi. Neyi bekliyorum hâlâ, niye?
“Bu kedi nereye kayboldu gene? – Kâzım da kayboldu ortalıktan. Bu aynaların da sırlan dökülüyor. Yakında hiçbir şey göstermeyecek. Evin bahçesinin bittiği yerden deniz başlıyor. Bahçem denizin kıyısı gibi. (oturduğum hasır koltuktan uzun uzun dalıyorum bu manzaraya. Manzaralar da eskiyor) Deniz, bahçe, ağaç ve ben. Artık bir natürmortuz. (Elçilikten mektup gelmişti. Korka korka gitmiştim. Elçilikler, yabancılıklar…-) Artık çok param var, çok param. Ama neye yarar? Bir canımı kurtaracağım yalnızca. Ahh Eylül yaklaşıyor gene. Her Eylül korkular basıyor içimi. Her Eylül İstanbul yanıyor. (Elçilikte bir gazete tutuşturdular elime, okumadan önce kimi kapalı sözler ettiler. Oysa ne gerek vardı bütün bunlara, her şeye hazırdım artık -hem de çok uzun zamandan beri-) Bu kedi nereye kayboldu gene? (Aynada kucağı boş, eli kapalı kitabın üzerinde) Yarın romantik bir şey okumak istiyorum.
Az sonra usulca kapı açılıyor. Eşber, Reha ve Reha’nın yeni arkadaşı Nevzat giriyorlar içeri.
“Ahh Madam, sevgili Madam! Biliyorum gene biraz geç kaldım.”
(Eşber, Balzac’m salonlarına girer gibi)
Reha, Madama gülümsüyor. Madam -çok zarif- karşılıyor bu gülümseyişi. (Reha, Madam için “Simone Signoret” diyor. “Biraz Simone Signoret, biraz Madam Rosa…” Madam iri, akik yüzüğünün taşıyla oynuyor. (Billur kâsenin dibini kanştınyor yüzüğünü bulmak için, teyzesinin gelin telleri saklı kâsenin içinde, çerçevenin çevresindeki telleri de topluyor, fotoğrafisini çıkarıyor teyzesinin…) Peştemal uzatırken Reha’ya gizli bir gülümsemeyle bakıyor. Reha, Madamın ne düşündüğünü okuyamıyor yüzünden.
“Olsun, hepsi de çocuklarım,” diye geçiriyor içinden. “Hepsi de çocuklarım.”
Reha, dalgınlığını gizleyen yeni ayrıntılar edinmiş kendisine. Peştemali alırken yüzüne kaygısız ve sevecen bir anlam kazandırmaya çalışıyor. (Muhsin’in ölüsü günler sonra Dolapdere’de bulunmuştu. Yüzüklerini sökemediklerinden parmaklarını doğramışlardı. Yüzünü bir avuç kezzap tanınmaz etmişti. Morgda teşhise götürdüler Reha’yı.
Başka kimsesi yoktu Muhsin’in.
İşte hayat buydu. Bu kadar ucuzdu.
“Gerçek adı Mişon’muş, benden bile saklamıştı…”
Madam sonunda gazeteyi kendisi okumuştu. Hiçbir söz, bir şey anlatamazdı kendisine. Bir mektup, bir de gazete…
(Her şey bitmişti artık. Kaçacak bir yeri kalmamıştı)
Kâzım, balkondan sarktı. Hamamın ikinci katındaki soyunma odaları dört köşeyi de içine alan çevirme bir asma balkona açılıyordu. Kâzım aşağıya, salona bakıyordu. (Müşteriler gelmeye başlamıştı demek. Kâzım bu müşterileri hiçbir zaman anlamamıştı.)
Teyzesinin fotoğrafisi yerine onun kartını yerleştirdi. -Ölümün demirlediği fotoğraflar- Telleri avucunda buruşturdu, kâseye bıraktı.
Reha’nın gözleri uzun uzun iri, akik yüzüğe takılmıştı.
“Oğlunuz Chicago’da bir parkta ölü olarak bulunmuş, başı ezilmiş…”
(Parklar, sinemalar, hamamlar) “Emanet edilecek bir şeyleriniz var mı çocuğum?” Reha, ardına dönüyor -tam sekiye çıkacakken- sanki bu soruyu ilk kez duyuyormuş gibi, nedensiz ve gizleyemediği bir korkuyla (sevinçle) Madam’a bakıyor. Ve Madam’ı için için çok sevdiğini düşünüyor, çok sevdiğini…

Son İstanbul
Murathan Mungan

“M.Mungan: Öğrenmenin yaşı yoktur diye öğrettiler bize. Yalan! Yanlış! Her şeyin yaşı var her şeyin!..” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Van Gogh Mektupları: “Çoğu insanların gözünde neyim ben? değersizin biri ya da aykırı bir adam”

1848'de yaşasaydık sen bir hükumet askeri, bense bir devrimci, bir asi olarak görürdük kendimizi. "Güvençle, giriştiğin işin senin için doğru yol olduğu...

Kapat