Vincent van Gogh’tan kardeşi Theo’ya Mektuplar: “İnsan yalnız oldu mu bir bakıma yoksundur”

Gelecek mektubunda “bir şeyim kalmadı” dersen inanmam, belki daha önemli değişmelerin eşiğindesin, ve kendine gelinceye kadar biraz bitkinlik duyarsan hiç şaşmam.
Öyle anlar vardır ki sanat hayatında, insan hayalinde canlandırdığı ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ideal hayatın özlemini duyar, hep özler durur yeni baştan.
Bir daha var gücümüzle sanata atılmak ve onun için bir daha kendimize çeki düzen vermek isteğini yitiririz kimi zaman. Fayton beygiri olduğumuzu ve gene aynı faytona koşulacağımızı biliriz. İşte o zaman keyfi yoktur insanın, bir çayırda bir güneşle, bir ırmakla, serbest dolaşan başka atlarla bir arada ve üretmede işini yaparak yaşamayı özler.
Ve belki de dibine kadar gidersen, kalp hastalığı oradan gelme olsa gerek, olabilir, hiç şaşmam. İnsan koşullara karşı ayaklanmaz artık, boyun eğmiş de değildir, hastadır sadece ve bu hastalık geçmez, çaresi de pek yoktur.
Biri bu hastalığa: ölüm ve ölümsüzlüğe uğramak demiş. Çektiğimiz araba tanımadığımız insanlara fayda verecek herhalde. Ve yeni sanata, geleceğin sanatçılarına inanıyorsak, önsezilerimizde aldanmıyoruz demektir.
Corot baba ölümünden birkaç gün önce: «Toz pembe gökleri olan peyzajlar gördüm bu gece düşümde !» demişti.
Bu toz pembe gökler gerçekleşmedi mi empresyonist peyzajda, onlara bir de sarıları yeşilleri eklenmedi mi? Demek istediğim şu ki, gelecekte gerçekleşeceğine inandığımız şeyler var ve bunlar gerçekleşir de.
Ve biz her ne kadar ölüme pek yakın değilsek de – hoş bilinmez, ama öyle sanıyorum – yine de işin bizi aştığını ve ömrünüzden daha sürekli olduğunu duyarız.
Öldüğümüzü duymayız da gerçekte ne kadar önemsiz bir şey olduğumuzu duyarız, ve sanatçıların zincirinde bir halka olmanın fiatını çok pahalı ödediğimizi, sağlığımızla, gençliğimizle, özgürlüğümüzle ödediğimizi biliriz, tıpkı bir araba dolusu insanı – ki bunlar baharın tadını çıkarmaya giderler – sürükleyen “fayton beygiri” gibi biz de keyfini süremeyiz özgürlüğün.
Neyse; sana da, bana da dilediğim, sağlığımıza kavuşmamızdır,çünkü ihtiyacımız olacak ona.
Puvis de Chavanne’ın o sözü : “Umudu var ya, ne kadar gerçek! Gelecekte öyle güzel öyle genç ve körpe bir sanat vardır ki, gerçekten de, biz bugün gençliğimizi de yitirsek onun uğruna, ancak huzurumuz artmış olur.” Bütün bunları yazmak belki budalaca bir şey ama, ama öyle duyuyordum, bana öyle geliyordu ki sen de benim gibi gençliğinin duman olup gittiğine üzülüyordun, ama o yeniden doğar ve insanın yaptığı işte belirirse, yitirilmiş bir şey yoktur demek, ve çalışma gücü gençliğin bir başka türlüsüdür. Kendine iyi bak ve çabuk iyileş, çünkü sağlığımıza ihtiyacımız vardır.
Ellerinizi sıkarın. Senin de, Koning’in de.
Tarihsiz

Sevgili Theo,
Gauguin’i düşündüm ve şu sonuca vardım: Gauguin buraya gelmek isterse, yolculuğu var, sonra da o zaman satın almamız gereken iki yatak, yahut iki şilte var. Ama ondan ötesi kolay, çünkü Gauguin denizcidir, herhalde yemeğimizi evde pişirmek yolunu buluruz.
Böylece benim tek başıma harcadığım parayla iki kişi yaşarız.
Bilirsin ki ressamların yalnız yaşamalarını her zaman saçma buldum. İnsan yalnız oldu mu bir bakıma yoksundur.
Yani bütün bunlar senin ona yardım etmek isteğine cevap vermek için.
Çünkü ona Bretagne’da yaşayacak kadar para, bana da Provence’ta yaşayacak kadar para gönderemezsin ya.
Ama göndereceğin parayı ikimizin paylaşmasını uygun görebilirsin ve diyelim ki 250 franklık bir masrafı göze alabilirsin, her ay benim çalışmamdan başka bir de Gauguin geçerse eline.
Bu parayı aşmamak şartıyla belki elverişli bile olur, değil mi?
Kendimi başkalarına katıp para kazanmak benim yaptığım bir hesaptır. Onun için işte sana bir mektup taslağı, onu istediğin gibi değiştir, cümleleri düzeltmek de istersin belki, nasıl istersen yap, sonra yazarım onu Gauguin’e.
Ama ilk ağızda böyle yazmak geldi içimden.
Meseleyi sadece bir iş olarak ele al, iş sayılması ve herhangi bir ticaret işi gibi çözümlenmesi hepimiz için en iyisidir. Ama kendi hesabına iş yapmadığına göre, bu işi benim üzerime almamı belki doğru bulursun, Gauguin de arkadaş olarak buna katılmış olur.
Ona yardım etmeyi candan istiyorsun gibime geldi, doğrusu ben de kötü durumda olduğuna üzülüyorum, yarın öbür gün de değişmez bu durum.
Biz bundan daha iyi bir teklif yapamayız, başkaları bunu bile yapmaz.
Ben, kendi başıma bu kadar çok para harcadığım için sıkılıyorum, ama buna çare olarak ya paralı bir karı bulmak var ya da arkadaşlarla resim alanında bir ortaklığa gi¬rişmek.
Karıyı göremiyorum, ama arkadaşları görüyorum.
Gauguin’in aklıı bu işe yatkınsa, onu bekletmemeli.
Bir ortaklığın başlangıcı olabilir bu. Bernard güneye geliyormuş, o da bize katılabilir. Ve şunu bilmiş ol ki ben seni Fransa’da empresyonistlerin kuracağı bir ortaklığın başında görüyorum her zaman. Ben bunların bir araya gelmesine yardım edebilirsem, hepsini kendimden daha başarılı görmeye razıyım. Onlardan daha çok para harcadığım için ne kadar canımın sıkıldığını anlarsın herhalde. Hem senin için, hem onlar için daha elverişli bir yol bulmam gerek. Dediğim gibi olabilir. Gene de iyi düşün, ama birlikte olunca az parayla geçinilebilir, değil mi, yeter ki insan parasını evinde harcasın.
İlerde daha az darda olacağımız günler gelebilir, ama ben pek güvenmiyorum. Ne kadar sevinirdim önce Gauguin’ler eline geçerse! Ben yemek pişirecek, ev işi görecek kadar becerikli değilim, ama onlar görür, tecrübeleri var.
6 Haziran 1888

Gelecek mektubunu pazar sabahı gönderirsen, o gün bir hafta kalmak üzere Saintes Maries’ye gitmiş olabilirim. Wagner hakkında bir kitap okuyorum, sonra gönderirim – ne sanatçı!
Böyle bir sanatçı resimde yetişseydi … ama o da olacak.
Gauguin’in ve başka sanatçıların zaferine inanıyorum, ama o günle bugün arasında daha zaman var, ve bir iki tuval satmayı başarsa bile, aynı hikâye olur. O zamana kadar Gauguin Méryon gibi umutsuzluğa kapılıp geberebilir; çalışmaması kötü – neyse cevabını görürüz.
Tarihsiz

Gauguin’den bir mektup aldım. Senin ona 50 frank yolladığını yazıyor, çok dokunmuş ona bu, mektubunda projemizden söz etmişsin. Ama benim ona yazdığım mektubu önce sana gönderdiğimden, daha mektubunu yazdığında kesin bir teklif almamış bulunuyordu.
Ama bu işlerde tecrübesi olduğunu söylüyor: arkadaşı Laval ile Martinik’te oldukları zaman beraber yaşayınca ayrı ayrı iken harcadıkları paradan daha az para harcamışlar; yani bir arada yaşamayı benim gibi daha elverişli sayıyor.
Karın ağrılarının devam ettiğini yazıyor ve pek üzgün görünüyor.
Altı yüz bin franklık bir sermaye bulmak umudundan dem vuruyor: bulursa, bir empresyonist resim satış mağazası açmak niyetindeymiş, senin de bu işin başına geçmeni istiyormuş.
Korkarım ki bu iş bir “fata morgana”, yani batmış bir insanın kurduğu hayaldir; insan ne kadar çok parasız kalırsa – hele hasta ise – o kadar çok hayal kurar.
Bu plan bence maneviyatının da bozuk olduğunu gösterir; en iyisi vakit geçmeden onu bu bataktan çıkarmaktır.
Diyor ki gemi tayfaları ağır bir yük taşımak ya da demiri kaldırmak işine giriştikçe, daha ağır bir yükü daha büyük bir çabayla kaldırabilmek için hep birlikte türkü söyler, böylece desteklerlermiş birbirlerini.
Sanatçıların yoksun oldukları işte bu dayanışmadır! Bu durumda gelmek istemezse şaşarım, ama otel ve yolculuk masraflarına bir de doktorunun hesabı binecek, epey güç olacak tabii.
Ama bence o borcu olduğu gibi bırakmalı, isterse yerine resim versin – ama adamlar kabul etmez de buraya gelecekse, borcu bırakmalı resim de rehin vermemeli. Ben de Paris’e gelebilmek için aynı şeyi yapmak zorunda kalmadım mı? Birçok şeyimi yitirdim, ama bu durumlarda başka çare yoktur, ne yaparsın, çıkmazda kalacağına çekip gidersin …
Camargue bölgesini ve daha başka yerleri görsen, sen de benim gibi buraların Ruysdael’i andıran karakterine şaşarsın.
Yeni bir motifi sürdürüyorum: ufuklara dek yeşil ve sarı tarlalar; bunu iki desende denedim, şimdi de tablo olarak yapıyorum, tıpkı Salomon Konink’in resimleri gibi. Konink’i bilirsin, Rembrant’ın öğrencisiydi. Bu benim resim Michel’i de, Jules Mupré’yi de andırıyor, ama gül bahçelerine benzemiyor. Hoş Provence’ın yalnız bir tarafını gezdim, öte tarafta örneğin Claude Monet’nin canlandırdığı bir tabiat vardır.
Tarihsiz

Buğday tarlalı bir peyzaja çalışıyorum; benim beyaz meyve bahçesinden aşağı kalmaz sanırım bu resim.
Bağımsızlar sergisinde görülen Montmartre tepesi peyzajlarımı andırıyor, ama sanırım ki o iki resimden daha sağlam ve üslûbu da biraz daha kuvvetli.
Bir başka motifim daha var: bir çiftlikte değirmen taşları. Öbürüne karşılık olur. Gauguin’in ne yapacağını merak ediyorum, umarım ki gelebilecek. Geleceği düşünmek bir işe yaramaz diyeceksin, ama resim çok yavaş ilerliyor, onun için iyicene hesaplamak gerek önceden.
Gauguin de benim gibi birkaç tuval satmakla kurtulmuş olmaz. Çalışabilmek için elden geldiği kadar hayatını düzene koymalı insan ve geçiminin sağlandığına güvenebilmeli.
O ile ben burada uzun zaman kalırsak, gitgide daha kendimize özgü tablolar yapacağız, çünkü buraları daha derinden incelemiş olacağız.
Güneyle başladıktan sonra yön değiştireceğimi pek sanmam; güç olur, kıpırdamamak – yani burda kalıp gitgide içeriye dalmak- en iyisidir.
Kendimi tutup ufak şeylere çalışmaktansa, her şeyi giderek işleri bile daha geniş tutarsam başarı şansım artar sanırım. Bunun için tuvallerin boyunu artıracağım ve cesaretle 30 karelik tuvallere girişeceğim sanıyorum; bu tuvaller burada 4 franka alınıyor, bu da pahalı değil, nakliyesi göz önünde tutulursa.
Son tablom ötekilerin hepsini öldürüyor, yalnız kahve ibrikleri, fincanlar ve mavi sarı tabaklarla olan bir natürmort tutunabiliyor onun yanında.
Belki desenindendir bu.

İstemeyerek Cézanne’dan gördüklerim aklıma geliyor, çünkü o – Portier’de gördüğümüz Hasat tablosu gibi, Provence’ın sert yanını öylesine belirtmiştir.
Bahara kıyasla her şey bambaşka oldu, ama şimdiden yanık renkler takınan tabiatı böyle de çok seviyorum. Her yerde koyu altın, bronz ve bakır varmış gibi geliyor şimdi ve bu güneşten ısınmış göğün yeşilimsi mavisiyle karışınca, Delacroix’nın kırık tonlarını andıran son derece ahenkli nefis bir renk meydana getiriyor.
Gauguin bize katılmaya razı olursa, bir adım ileriye gitmiş oluruz sanıyorum. Böylece Güneyi değerlendirmiş ressamlar olarak çıkarız ortaya, kimse de bunu kınayamaz. Öbürlerini öldüren tuvalde elde ettiğim renk sağlamlığına varmalıyım.
Vaktiyle Portier’nin anlattığını düşünüyorum: hani ondaki Cézanne’lar yalnız görüldü mü, bir şeye benzemezmiş de, başka tuvallerin yanına kondu mu, yok edermiş onların renklerini.
Bir de Cézanne’lar altın çerçeve içinde iyi dururmuş, diyordu, bu da demek ki çok yüksek perdeden renkleri vardı.
Yani belki, belki de doğru yoldayım ve gözüm buranın renklerini yakalar oldu. Emin olmak için bekleyelim daha.
Bu son tablom atölyenin kırmızı tuğla döşemesine pekâlâ dayanıyor, yani onu yere koyduğum zaman tablonun rengi çok kırmızı olan bu tuğla kırmızısı fon üstünde solmuyor, sönmüyor.
Cézanne’nın Aix çevresinde çalıştığı yerin tabiatı tıpkı buranın tabiatıdır, yani Crau bölgesidir o da.
Tuvalimle eve döndüğüm zaman: «Bak, tam Cézanne babanın tonlarına varmışım ben de!» dersem, şunu demek istiyorum ki, Zola gibi Cézanne da tam bu bölgenin adamı olduğuna göre, buraları için için tanıdığına göre, aynı tonlara varmamız için aynı hesapları yapmış olmamız gerekir. Hoş, yan yana bakılırsa birbirini tutar, ama gene de benzemez.
Tarihsiz

Guy de Maupassant’a raslamış olman bir şans; «Mısralar» adlı ilk kitabını yeni okudum, hocası Flaubert’e adadığı şiirler; «Su Kenarında» adlı birinde kendini bulmuş artık.
Ressamlar arasında Rembrandt’a kıyasla Delft’li van der Meer ne ise, Maupassant da, Fransız romancılar arasında Zola’ya kıyasla odur …
Biliyorsun ki, empresyonistlerin bir ortalığı 12 İngiliz prerafaelist ressamının kurmuş oldukları ortaklık gibi bir şey olurdu diye inanıyorum ve kurulabileceğine de inanıyorum.
Bu olursa, sanatçılar birbirilerinin hayatını güven altına alırlar ve satıcılardan bağımsız olarak çalışabilirler, yeter ki topluma önemli bir ölçüde eser versinler ve kazançlar da zararlar da ortaklaşa olsun.
Bu ortaklığın ilelebet dayanacağını sanmıyorum, ama canlı olduğu sürece güvenle çalışılacağına ve verimli olunacağına inanıyorum.
Koşulları olduğu gibi almak, hiç değiştirmeden kabullenmek yarım yamalak değiştirmekten daha iyidir bence.
Büyük devrim: “Sanat sanatçılar için” devrimi !!! Tanrım, belki bir ütopya, bir hayaldir. Gerçekleşmezse, ne yapılır…
Hayatın çok kısa olduğuna, çok çabuk geçtiğine inanıyorum; oysa ressam olarak yine de resim yapmalı.
Ama biliyorsun ki bu kış Pissarro ve ötekilerle bu sonucu çok tartıştık, konuştuklarımıza yalnız şunu katmağa çalışıyorum: ben kendi payıma düşen 50 tabloyu gelecek yıldan önce bitirmek istiyorum, bunu yapmayı başarırsam, görüşümü korumuş olacağım …
Bir etüt çıkardığım günler, şöyle diyorum kendi kendime: her gün böyle olsaydı, yürürdü bu iş, ama hiçbir şey getirmediğim günler var ya; o günler yer içer uyursun, para harcarsın, kendinden memnun değilsin, delinin, serserinin, haylazın birisin o günler.
Tarihsiz

Sevgili Theo,
Mont Majour’da geçirdim günümü, dostum asteğmen de gelmişti benimle. Şimdi döndük.
Asırlık bahçeyi bir arada gezip nefis incirler çaldık. Daha büyük olsaydı bu bahçe, Zola’nın Paradou’suna benzetirdim: uzun sazlar, asmalar, sarmaşıklar, incir ve zeytin ağaçları, en canlı turuncu renkte çiçekleriyle nar ağaçları, asırlık serviler, dişbudak ve söğütler, kaya meşeleri, yarı sökülmüş merdivenler, yıkılmış sivri kemerli pencereler, yosun tutmuş beyaz kaya blokları ve orda burada yeşilliğin içine serpili çökmüş duvar kalıntıları; oradan bir desen daha getirdim, ama bahçenin değil. Böylece 3 desen oldu, yarım düzineyi bulunca gönderirim.
Dün Fontvieilles’e gittik, Bock ile Mc.Kn.’i ziyarete… ama bu baylar bir haftalığına İsviçreye gitmişlerdi, gezmek için.
Sıcak her zamanki gibi bana iyi geliyor sanıyorum, her ne kadar çok sivrisinek ve sinek varsa da.
Şu anlarda daha çok desene çalışmakla iyi yaptığımı sanıyorum, tuval ve boyaları Gauguin’in geleceği zamana saklıyorum.
İnsan kalemle kâğıdı nasıl rahat kullanırsa, boyayı da öyle çekinmeden kullanabilmeliydi. Oysa ben rengi ziyan etmek korkusuyla: bozuyorum çok kez boyalı bir etüdü.
Kâğıdı bir mektup yazmak için değil de, bir desen çizmek için kullanırsam, hiç bozmam, ne kadar Whatman kağıdı alırsam o kadar desen çıkartırım. Sanıyorum ki zengin olsam şimdi sarf ettiğim paradan daha az sarf ederdim.

Hatırlıyor musun Guy de Maupassant’da tavşan ve başka av hayvanları peşinde koşan bir avcı vardır, adamcağız on yıl boyunca avlanmakla vakit geçirmiş, öylesine yorulmuş ki evleneceği zaman erkekliğinin kalmadığını görüp büyük kaygı ve üzüntülere kapılmış.
Hoş bu bay gibi evlenmek isteğinde ve durumunda olmadığım halde, ona benziyorum bir bakıma. Ziem hocaya inanılırsa, adamın erkekliği kalmayınca ihtirasa kapılırmış. Erkekliğim olsun olmasın pek umurumda değil, ama bunun ister istemez ihtirasa varmasına razı olmam…
Tuhaf değil mi ki bütün sanatçılar, şair, müzisyen ya da ressam olsun, hepsi paradan yana bahtsızdırlar – bahtlı olanları bile para sıkıntısı içindedirler? Geçenlerde Maupassant üstüne söylediklerin de bu gerçeği kanıtlar.
Hep sorulup hep cevapsız kalan şu soruya varırız: hayatı bütünüyle görebiliyor muyuz biz? Ya da ölümden önce yalnız bir yarım küresini mi görüyoruz?
Ressamlar – yalnız onlardan söz edecek olursak – ölüp gömüldükten sonra kendilerinden sonra gelen bir ya da birkaç kuşağa seslenirler eserleriyle.
Bununla mı kalıyor yoksa daha da ötesi var mı? Ressamın hayatında ölüm belki de en zor şey değil.
Ben bu işleri hiç anlamadığımı açıkça söylüyorum, ama yıldızları görünce derin düşüncelere dalıyorum, nasıl ki haritalarda ufacık kara, noktalarla gösterilen şehirler ve köylere bakınca safça düşlere dalıyorsam ansızın.
“Gökteki ışıklı noktalar niçin Fransa haritasındaki noktalardan daha az ulaşılır olsun bizim için ?” diyorum kendi kendime.
Tarascon ya da Rouen’a gitmek için trene bindiğimiz gibi, ölüme binip bir yıldıza mı gideriz ?
Bu düşünce sürecinde gerçek olan bir şey varsa, yaşadığım sürece bir yıldıza gidemediğimiz ve öldükten sonra da trene binemediğimizdir.
Yani demek istediğim şu ki vapurlar, otobüsler, trenler nasıl yeryüzünün taşıtlarıysa, koleranın, kum hastalığının, veremin, kanserin gök taşıtları olması pekâlâ mümkündür.
Rahat rahat ihtiyarlıktan ölmekse oraya yürüyerek gitmek olur.
“Bununla mı kalıyor yoksa daha da ötesi var mı? Ressamın hayatında ölüm belki de en zor şey değil.
Ben bu işleri hiç anlamadığımı açıkça söylüyorum, ama yıldızları görünce derin düşüncelere dalıyorum, nasıl ki haritalarda ufacık kara, noktalarla gösterilen şehirler ve köylere bakınca safça düşlere dalıyorsam ansızın.
“Gökteki ışıklı noktalar niçin Fransa haritasındaki noktalardan daha az ulaşılır olsun bizim için ?” diyorum kendi kendime.
Tarascon ya da Rouen’a gitmek için trene bindiğimiz gibi, ölüme binip bir yıldıza mı gideriz ?
Bu düşünce sürecinde gerçek olan bir şey varsa, yaşadığım sürece bir yıldıza gidemediğimiz ve öldükten sonra da trene binemediğimizdir.
Yani demek istediğim şu ki vapurlar, otobüsler, trenler nasıl yeryüzünün taşıtlarıysa, koleranın, kum hastalığının, veremin, kanserin gök taşıtları olması pekâlâ mümkündür.
Rahat rahat ihtiyarlıktan ölmekse oraya yürüyerek gitmek olur.”
rles, 10 Mart 1888.

Empresyonist ressamların resimlerini satın almaları için birkaç satıcıyı ve amatörü kandırmak, sanatçıları resimlerinin paralarını eşitçe paylaşmaya kandırmaktan belki daha kolaydır. Yine de sanatçılar için tek çare bir araya gelmek, tablolarını kuracakları bir derneğe vermek ve satıştan elde edilen parayı ortaklaşa paylaşmaktır,çünkü dernek ancak bu yoldan üyelerinin varlığını ve çalışmasını koruyabilir.
Degas, Claude Monet, Renoir, Sisley, C. Pissarro baş olup şöyle diyebilirler: biz 5 kişi 10’ar resim veriyoruz (daha doğrusu 10.000 frank değerinde resim veriyoruz; bu değeri de örneğin senin ve Tersteeg gibi derneğin hem üyesi hem de bilirkişi olan ve sermaye olarak resim koyan eksperler saptar), sonra da her yıl şu kadar resim vermeyi taahhüt ediyoruz.
Ve sizi: Guillaumin, Seurat, Gauguin vesaireyi, vesaireyi de bize katılmaya çağırıyoruz (resimleriniz aynı bilirkişiler tarafından değerlendirilmek üzere).
Böylece Büyük Bulvarların büyük empresyonistleri bir takım resimlerini kamu yararına vermekle prestijlerini koruyacaklar, ötekiler de, ünlerinin gelirini yalnız kendilerine saklamakla suçlandıramayacaklar artık onları; çünkü büyükler bu ünü kendi çabaları ve kişisel değerleriyle kazanmışlarsa da, büyümesini, sağlamlaşmasını ve korunmasını bugüne dek tam bir yoksulluk içinde zararına çalışan bir alay ressamın tablolarına borçludurlar.
Her ne ise, bu projenin gerçekleşeceğini ve Tersteeg ilesenin (belki Portier ile birlikte) derneğin bilirkişileri olacağınızı ummalı.
Çalışmama gelince, 15’lik bir tual getirdim bugün:
İner kalkar bir köprü, üstünden küçük bir araba geçmekte, araba mavi gök üstünde profilleniyor – alttan akan ırmak da mavi, kıyılar turuncu, yeşillikle çevrili, renk renk hırkalı ve başlıklı çamaşırcı kadınlar.
Sonra küçük bir peyzaj daha, onda da rüstik bir köprü ve gene çamaşırcı kadınlar.
Bir de garın yanındaki bir çınarlı cadde. Hepsi birden, buraya geleli beri, 12 etüd.
Ama, sevgili kardeşim – biliyor musun, kendimi Japonya’da sanıyorum – oysa şu kadarını söyleyeyim ki; alışık olduğumuz pırıll pırıl güzellikte bir şey görmedim daha.
Onun içindir ki (bu günlerde masrafların dikine yükselmiş, tablolarınsa para etmez olduğuna üzülüyorsam da) güneyde uzun bir yolculuk yapma denemesiyle başarıya ulaşmaktan umudu kesmiyorum.
Burada yeni yeni şeyler görüyorum ve öğreniyorum, bir az bakım gördüğü için de bedenim hizmetlerini esirgemiyor benden.
Birçok nedenlerden ötürü burada kalacak bir yerim olsun isterdim, Paris’in fayton beygirleri, yani sen, birçok dostlar ve özellikle yoksul empresyonistler bitkin düşünce burada gelip dinlenebilsinler diye.
Burada, bir genel evin kapısında işlemiş bir cinayetin soruşturmasında bulundum: iki İtalyan iki zuhaf askerini öldürmüş. Fırsat bu fırsat diye «Rocilettes» sokağı denilen yan sokaktaki genel evlerin birine daldım.
Arles’lı kadınlarla olan aşk maceralarım burada biter. Kalabalık az daha linç edecekti belediye binasına sığınan katilleri; evet edecekti, ama etmedi, çünkü bilirsin ya, Tartarin’in örneğine uyan güneyli bir işi yapmaktan çok onun niyetiyle yetinir, lâfını etmekten hoşlanır. Sonunda halk hıncını alsın diye, kadın erkek ne kadar İtalyan varsa, Savoyalı yumurcaklar bile, hepsi zorla sürüldüler şehirden.
Sana bütün bunları anlatmam, gece uykusundan uyanmış bir sürü halkın sokağa döküldüğünü gördüm de ondandır. Gerçekten görülecek bir şeydi.
Son üç etüdümü bildiğin perspektif kadrosuna göre yaptım. Bu kadroyu kullanmaya önem veriyorum, çünkü yakın bir gelecekte sanatçıların buna başvurabileceğine inanıyorum, nitekim eski Alman ve İtalyan ressamlarının bunu kullandıkları şüphe götürmez, bana sorarsan, Felemenkler de kullanmıştır derim.
Bu aracı çağdaş ressamlar eskilerden başka türlü kullanabilirler, bugün yağlı boyayla elde edilen sonuçlar da, usulünü bulan J. ve Hubert Van Eyck’ın sonuçlarından çok başka değil mi?
Söylemek istediğim şu ki, bütün umudum yalnız kendim için çalışmamaktır, yepyeni bir renk sanatının, bir desen sanatının giderek yepyeni bir sanat hayatının salt zorunluluğuna inanıyorum. Bu inançla çalışırsak. umutlarımızın boşa çıkmaması beklenebilir. Bil ki sana her an etütlerimi gönderebilecek durumdayım, ama şimdilik daha kıvırmaya gelmez onları. Ellerini sıkarım.
Pazar günü Bernard’a ve de Lautrec’e yazacağım, söz ver¬dim, mektupları sana gönderirim. Gauguin’in haline çok üzüldüm. Sağlığı sarsılmış olduğun¬dan, bu çeşit olaylar ona canlılık getirecek yerde, büsbütün yıpratır, üstelik te çalışma¬sına engel olur.
Yakında görüşmek üzere hoşça kal.
VINCENT
Tarihsiz

Bu sabah çiçek açmış bir erik bahçesinde çalşııyordum ki, birdenbire korkunç bir rüzgâr kalktı, böylesini hiç görmemiştim burada, sağnak sağnak esiyordu. Arada bir güneş çıkınca binlerce küçük beyaz çiçek ışıl ışıl parlıyordu.
Öyle güzeldi ki!
Danimarkalı dostum da yanıma geldi ve her an her şeyin devrilmesini göze alarak resim yapmaya devam ettim – bu beyaz parıltıda çok sarı var, mavi ve leylâk rengi karışık bir sarı, gök de beyaz ve mavi. Ama kış kıyamette yapılan bu resme bakalım ne diyecekler? Bekleyelim, görürüz.
Tanguy babaya boyaları ısmarladığıma gene de üzüldüm, hoş pek faydası olmayacaktı, tersine – ne tuhaf adamdı, sık sık anıyorum onu. Görürsen, benden selâm söylemeyi unut¬ma, de ki vitrini için resim istiyorsa buradan gönderirim, hem de en iyilerinden.
Gün geçtikçe, insanların her şeyin kökünde, kaynağında olduğu kanısına varıyorum, gerçek hayata karışmamış olmak duygusu insana her zaman hüzün veriyorsa da – yani renk ve alçıyla çalışmaktansa canlı üstünde çalışmak, resim ya da ticaret yapmaktansa çocuk yapmak daha iyi olurdu – yine de dostlarımız olduğu ve onların da bizim gibi gerçek hayatın dışında kaldıklarını düşündükçe yaşadığımızı duyarız.

Emprestyonistlerin moda haline getirdiği bütün renkler değişkendir, bu yüzden en acılarını kullanmalı, nasılsa tatlılaşırlar zamanla.
Sipariş ettiğim bütün boyalar: üç krom (turuncu, sarı, limon sarısı), Prusya mavisi, zümrüt yeşili, kızılkök cilası, Veronez yeşili, turuncu kalem, bütün bu renklere Maris, Mauve ve İsraels gibi Hollandalıların paletinde rastlanmaz.
Oysa Delacroix’nınkinde görülür; O, limon sarısı ve Prusya mavisi gibi, haklı olarak hor görülen iki renge çok düşkündü. Ve bunların, mavilerin ve limon sarılarının en nefislerini elde etti.
Arles, 5 Mayıs 1888.

Çok pis bu şehir… hele eski sokakları!
Hani bu kadar dillere destan olmuş Arlesiennes, Arles kadınları var ya, onlar üstüne ne düşünüyorum biliyor musun? Gerçekten hoş kadınlarmış, ama bugün eskisi kadar değil. Yani onlara baktın mı, Mantegna’dan çok Mignard’ı anıyorsun, çünkü gerileme halindeler… Ama gene de güzel, çok güzel, hele Romalı karakteri olan tip öyle… ama biraz da sıkıcı ve adı. Hoş, öyle olmayanı da çok.
Fragonard, Renoir tiplerini andıran kadınlar var. Ya resimde ele alınmadığı için hiçbir sanatçıya mal edilemeyecek tiplere ne denir?
Burada en iyi yapılacak iş her bakımdan kadın ve çocuk portreleri yapmak olurdu. Ama bunu yapacak olan ben değilim gibime geliyor, bunun için yeterince Bel Ami tipinde adam değilim.
Ama çok da memnun olurdum güneyin Bel Ami’si çıkagelse: Monticelli o tipi hazırladığı halde, kendisi gerçekleştiremedi, onu ben havada seziyorum, ama kendim olmadığımı da biliyorum, neyse Guy de Maupassant’ın canlandırdığı bu tipte bir ressam çıksa ve buranın güzelim insanlarını ve şeylerini neşeyle çizse, çok iyi olurdu. Ben burada çalışacağım ve çalışmamdan şurda burda bir şeyler de kalacak, ama Claude Monet’nin peyzajda yaptığını, bunu figür resminde kim yapacak? Oysa benim gibi sen de böyle bir şeyin havada olduğunu seziyorsun herhalde
Rodin mi? Hayır, o renk yapmıyor, o değil.
Geleceğin ressamı bir renkçidir, bugüne dek eşine rastlanmayan bir renk ustası. Manet onu hazırladı, ona çığır açtı, ama bilirsin ki empresyonistler Manet’nin renklerinden daha sert renkler de kullanmışlardır. Geleceğin bu ressamı, küçük lokantalarda yaşar ve birçok yapma dişle çalışır ve benim gibi zuhaf askerlerinin gittiği genel evlere gider göremiyoruın ben.
Böyle bir ressamın daha ileriki bir kuşakta yetişeceğine inanmakta ve bize gelince, bizim bu yönde elimizden geldiği kadar, kuşkuya kapılmadan, bocalamadan çalışmamız gerektiğini ileri sürmekte yanılmıyorum herhalde.
Zola’nın «Au Bonheur des Dames» romanını bir daha okudum, okudukça daha güzel buluyorum bu kitabı.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ben düşündüklerimi yazdım. Yine yazacağım.” Cemal Süreya ile yapılmış bir şöyleşi

Sayın Cemal Süreya, az yazan, hatta tembel sayılabilecek bir şairsiniz. Nitekim geçtiğimiz günlerde, onbir yıllık bir aradan sonra dördüncü şiir...

Kapat