Emperyal Monarşiden Ulus Devletin Butik Cumhuriyetine – Josef Hasek Kılçıksız

siddetBastille hapishane baskınının, Fransız ihtilali ve ardından ulus devlet cumhuriyetine giden zorlu yolculukta bir dönüm noktası olduğu kabul edilir. Nice saldırısının Bastille gününe denk getirilmiş olmasının sembolik bir anlamı var mı? Zamanında sözüm ona milyonlarca Müslümanı ezen sömürgecilere ödetilen kefaret anlamında bu saldırının siyasi bir iletisinin olduğunu düşünüyorum. Bitip tükenmek bilmeyen bir mağduriyet edebiyatı üzerinden kimlik inşası siyasal İslam’ın uzmanlık alanına giren bir olgu.

Homo sapienz neden bir seri katile dönüşmüştür?

14 Temmuz günü ürperten barbar vurgusuyla Fransa’nın yakın tarihinde yerini alacak yeni bir terör eylemi daha gerçekleşti. Bir süre sonra, Bataclan gibi, unutuluşun tanrılarına adanacak bir eylem daha yaşadık.
Homo sapienz neden bir seri katile dönüşmüştür? İnsanlığın miadı çoktan doldu mu?
Ankara, Suruç ve İstanbul eylemlerinde olduğu gibi, yaşamımızın kontrolünün bizde olmadığı gerçeğini yüzümüze çarpan Nice saldırısının, güvenlikçi ulus devlet geleneğinde bir kırılma noktası teşkil ettiğini düşünüyorum.

Nice’in kordon boyunda düzenlenen havai fişek ve ışık gösterisine katılıp katılmamak gibi bir seçim, tabii ki oraya toplanmış insanların hür iradesi ve kontrolünde bir karardı. Ama ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, çoğu zaman onların ayırdına varamaz ve onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi bu arzuların mükemmel bir kölesi yapar.

Eylemi gerçekleştiren teröristin profiline bakıyorum, olağanüstü bir şey yok, 31 yaşında Arap kökenli bir Tunuslu. Onu, on iki adet çocuk ile seksene yakın masum sivili ezmesine götüren bu davranışını önceden belirleyen ve sözümona kölesi olduğu arzu ve motivasyonları nelerdi acaba. Yetmişe yakın nur yüzlü huri mi? Peygamberle akşam yemeği mi? Yoksa kâfirlerin cezalandırılması ve düşkün bir kültüre başkaldırı mı? Bu tür grotesk saiklerle olaya yaklaşırsanız, olası diğer saldırıları önleyemeyeceğiniz aczini şimdiden teslim etmiş olursunuz.

Fransız hükümeti bu terör eyleminin ardından olağanüstü halin üç aylığına bir kez daha uzatılmasını kararlaştırdı. Güvenlik güçlerini, yedekte bekleyen on üç bin reservisti çağırarak güçlendirmeyi ve gençleri özendirerek bu sayıyı yirmi bine çıkarmayı planlıyor. Arap, Magrib, Siyahî kökenliler ve Türklerden oluşan ve sayıları 5-6 milyonu aşan Müslüman nüfusun yakın takibe ve göz hapsine alınması da alınacak gayrı resmi önlemler arasında sayılıyor.

Önlemler resmen acz kokmuyor mu? Üstelik ulus devlet iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alabilecek güce sahip midir?

Atay’ın “Korkuyu Beklerken” kendini evine hapseden kahramanı gibi bir korku atmosferinde yaşıyor insanlar. Gerçi çağımız bir kuşku, güvensizlik ve korku çağıdır ve her şey güvensizlik ve korkunun evreninde bozulup çürüyor. Bana göre cehennem, güvensizlik, kuşkunun hâkim olduğu yerdir. Kuşku ve güvensizlik korku doğurur. Korku ile güven kardeştir, birinin olmadığı anda diğeri ortaya çıkacaktır. Heidegger’in felsefi ufkunda insan, bir “Angst” varlığıdır. Angst yani korku güven yoksunluğunun tezahürlerinden biridir ve kendini can sıkıntısı, kaygı ve bunaltı şeklinde belli eder. Ama insan, güveni belki korkusuz (Angst) anlamayacaktı.

Gregor Samsa’nın başkalaşımı, babaya karşı derin bir güven bunalımının neticesidir; şefkat, güven ve koruma ile dolu olması gereken baba figüründen, aşağılayıp şiddet uygulayan tiran babaya sert geçişte deneyimlenen, travmatik korkunun yol açtığı bir şeydir. Baba figürünü devlet kabul edersek babanın ölümcül iktidarı, özgüveni zedelenmiş, yaralı, örselenmiş ve lanetli bir kişilik (toplum) yaratmıştır.

Güven güvencesi karşılığında itaatkâr olmak gibi, devlet ya da erk gruplarıyla birlikte sağlanacak olası güveni, yazılı olmayan bir sözleşmenin öncelediği ileri sürülür. Kabaca söylersek, bir ferdin devletten bekleyeceği şey, kurumlarının keyfi hareket etmemesi ve güvenliktir. Buna rağmen güvensizlik, keyfiyet ve kuşku günümüz toplumlarında elle tutulur somut kategoriler olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bunun sonucu olarak bir psikozlar ve nevrozlar toplumunda yaşıyoruz. Acaba bu psikozlar ve nevrozlar toplumu, sadece ulus devlet denen örgüt şemasının yanlışlığından kaynaklı bir şey midir?

Kanımca kolektif düşünce ya da kolektif vicdan diye bir şey yoktur. Bir takım grup ya da kişilerin toplum ya da erk odaklarıyla yaptığı bu sözleşmenin varlığına da inanmam. Toplumla sözde sözleşme yapan bu yapay şahıs kimdir?

Hobbes, Locke ve Rousseau gibi düşünürler tarafından kuramsal bir enstrüman olarak ileri sürülmüş sosyal kontratın uygulamada ne işe yaradığını da anlamış değilim. Böyle bir sözleşme varsa, güvenlik, düzen ve konfordan yoksun doğa ortamından (state of nature) toplumsal kolektif ortama, gönüllülük esasına göre geçmeyi yeğleyenlerin en büyük beklentilerinden biri olan güvenliğin sağlanamamış olması nedeniyle, bu sözleşmenin çoktan feshedilmiş olması gerekmez miydi?

Rousseau yaşasaydı, toplumsal mutabakatı beğenmeyenlerin gidip doğa ortamına geri dönebileceğini söylerken ne kadar yanılmış olduğunu fark ederdi. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti, diye bizde bir deyim var, şimdi, onca yoldan sonra, sahibi geri dönmek istese bile, acaba o at geri dönmek ister mi?

Hobbesçu mutlak monarşiden, Lockeçu liberalizmin temel ilkelerine, oradan da Rousseaucu kolektif ortak yaşam fikrine evrilmiş olan ve siyasetteki karşılığı Cumhuriyet diyebileceğimiz, modern toplumsal yaşamın kuramsal alt yapısını oluşturan toplumsal sözleşme bence tam bir fiyaskodur.

  1. Foucault’ya göre iktidar, saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda odaklar vasıtasıyla her yerdedir. Foucault iktidarın sadece baskıcı ve yasaklayıcı bir işlevi olmadığını, onun aynı zamanda “üretici” bir nitelik taşıdığını ileri sürer. Foucault’un “iktidarın heryerdeliği” kuramı, birçok ulus devlet örneğinde olduğu gibi sadece baskıcı ve yasaklayıcı boyutuyla doğrulanıyor. Üretici sıfatıyla Foucault’un kast ettiği şey direnmektir. İktidarın üretici özelliğiyle, bir ulus devletin varlığını tehdit edecek boyutta, şimdiye kadar doğrulandığı görülmemiştir.

Sömürgeci imparatorluklarda heterojen toplumsal dokuları bir arada tutan tutkal neydi? Osmanlı’da bunun din birliği olduğu ileri sürülür. Osmanlı’da devletin “Büyük Cihat” çağrısına İslam âlemi sözde gecikmeden cevap verecek ve halifenin etrafında kenetlenen Müslümanlar Batı Emperyalizmine karşı direnerek devleti yıkılmaktan kurtaracaklardı. Ama beklenen şey olmadı, aksine azımsanmayacak kadar çok Müslüman, Osmanlı’ya yani halifeye karşı İngilizlerle iş birliği yapmayı tercih etti. Sonraki süreçleri biliyoruz, kazanılan ulusal kurtuluş savaşı ve ardından kurulan ulus devlet esasına dayalı yeni Cumhuriyet.

Fransız emperyal monarşisi de, uzun süren rüyası bittiğinde büyük bir gerçeğe uyandı: Bastille hapishane baskını. Bastille hapishanesinde sadece 7 mahkûm vardı, ama hapishanenin monarşik otoriteyi temsiliyet gücü, barındırdığı mahkûm sayısından onlarca kat daha fazlaydı. Bastille hapishane baskınının, Fransız ihtilali ve ardından ulus devlet cumhuriyetine giden zorlu yolculukta bir dönüm noktası olduğu kabul edilir. Nice saldırısının Bastille gününe denk getirilmiş olmasının sembolik bir anlamı var mı? Zamanında sözüm ona milyonlarca Müslümanı ezen sömürgecilere ödetilen kefaret anlamında bu saldırının siyasi bir iletisinin olduğunu düşünüyorum. Bitip tükenmek bilmeyen bir mağduriyet edebiyatı üzerinden kimlik inşası siyasal İslam’ın uzmanlık alanına giren bir olgu. Ye ye eski sömürgecilere ödetilen kefaretin sermayesi de bir türlü bitmiyor! Fark ettiniz mi, ayrıca hiç kimse neo-sömürgeciliğin sofistike yöntemlerini sorgulamıyor.

Peki, ulus devlet, monarşinin ya da saltanatın çözemediği dört önemli meseleyi çözdü mü?

Toplumsal gönenç: Ekonomik kalkınma ile gelir dağılımı arasında adil bir paylaşımı sürekli kılacak bir dengenin tesisi sağlanabildi mi?

Güvenlik: Ödüllendirme ve cezalandırma düzeneklerinin hesaplanabilir olduğu bir ortamın yaratılması ve bu ortamın korunması mümkün oldu mu?

Kimlik: Aidiyet, bütünleşme ve uyum. Ortak bir biz duygusunun tesisi sağlanabildi mi?

Meşrutiyet: İrade oluşturma, karar alma ve icra süreçlerine demokratik katılımın tam anlamıyla sağlanabilmiş midir?

Ulus devlet sınırları belli bir coğrafyada, paydaş bir kültürü, dili ve tarihi olan ve paydaş bir gelecek için kader birliği yapmış insanların yaşadığı devlet örgütlenmesi değil mi? Eğer öyleyse güven bunalımı yaşayan toplumlar birlikte varoluşu başarabilirler mi?

Josef Hasek Kılçıksız
PhL (Felsefe Anabilim Dalı, University of Tampere)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Uğurlamaya Gel (Öykü) – Cafer Yurtsever

Adı neydi? Adları neydi? Kimdiler? Birileri söylerdi adlarını. O zaman bilirlerdi. Bilmeseler, tanışmasalar, bakışmasalar da olurdu. Onlar da gördüler görmezden...

Kapat