Türklerin Müslümanlaşmasının Siyasal Biçimlenişi – Erdoğan Aydın

Talaş Savaşı sonrası Türkler her ne kadar Müslüman olmuyorsa da artık İslam imparatorluğunun etki alarmdadırlar. Aralarında adı konulmayan bir denge kurulmuştur. Ancak Talaş sonrasında İslam imparatorluğunda da ciddi güç kaymaları başlamıştır. Araplar giderek genişleyen iç çatışmalarının da sonucu olarak yayılma güçlerinin sınırlarına varmışlardır.

Bırakalım Türkleri kılıç zoruyla dize getirecek konumdan uzaklaşmalarını, egemen oldukları topraklarda bile gerçek iktidar konumundan uzaklaşmışlardır; yerel otoritelerin kendi bağımsızlıklarını ilan ettikleri, dinsel ve din dışı avaklanmaların ve kanlı iç savaşların görülmemiş boyutlara çıktığı, paralı köle askerlerin merkezi iktidarda büyük bir etkinlik kurmaya başladığı, özede içten içe çürümeye başlayan bir imparatorluk durumuna girmektedirler. Hilafetin ve Arapların gücü ise, İslamiyet’in neden olduğu ideolojik hegemonya sayesinde henüz sürmektedir.

Erdoğan Aydın

  •  Erdoğan Aydın
  •  Nasıl Müslüman Olduk?

875’ten itibaren, imparatorluğun doğusundaki topraklarında fiili hegemonya İranlı Samanilerin eline geçmişti. Samaniler, Buhara başkent olmak üzere Batı Türkistan’ın ve daha sonra Safevileri yenerek Horasan’ın, Türkler tarafından yıkılacakları 999’a kadar gerçek egemeni olmuşlardı.

Durumlarını güçlendirmeyi takiben Samaniler, Arap/İslam dünyasının Türklere yönelik klasik politikasının da tüli sürdürücülüğünü üstlenmişlerdir. 893’ten itibaren Talaş yöresine yayılma harekatı başlatırlar. Grousset’nin, “adar, koyunlar ve develerden meydana gelen muazzam bir ganimetle” döndüklerini vurguladığı bu seterde, Kaan’ın Hatun unvanlı karısı ve 15 bin Türk esir alınırken, 10 bin Türk de katledilir. 2

Bu yayılmacı ve talancı politika çerçevesinde, Talas’ı alarak kiliseleri camiye dönüştüren Samaniler, eski dinleri Şamanizm’in yanı sıra özgür iradeleriyle Nesturi Hırıstiyanlık tercihi yapmış olan bu Türklere etkin bir İslamlaştırma politikası dayatırlar. Türklere yönelik bu zoraki Müslümanlaştırma politikasıyla da yetinmez, bunun yanı sıra, Türk çocuklarından paralı köle ordusu kurma şeklindeki politikayı da yaygınlaştırarak, gerçekte sonraki yıkılışlarının da yolunu döşerler. Birinci yönelim onların cepheden (Karahanlılar), ikincisi ise içten (Gazneliler) yıkımlarını getirecektir.
İşte bu süreç içinde, ardı arkası gelmeyen zorbalığa karşı Türk dünyasının egemen çevrelerinde filizlenen yeni bir yönelimin giderek meyvelerini verdiğini görüyoruz: Kendilerine zorla dayatılan ve 200 yıldır kurtulamadıkları İslamlaştırma silahını karşı tarafın elinden almak; bu yolla hem ardı arkası kesilmeyen talanlardan kurtulmak, hem kendi halkları üzerinde genişleyen yeni bir ideolojik hegemonyanın etkin bir dinsel aracına kavuşmak hem de uçsuz bucaksız İslam imparatorluğu alanında genişleyen bir dolaşım ve egemenlik potansiyeline ulaşmak! C. Bcndcr’in ifadesiyle; İslamiyet, Türk egemen sınıflan için “ulusal birliği korumada, yayılmacılıkta ve siyasal iktidarın süreğenliğinde en büyük faktörü oluşturdu.”v

“Samani hanedanlığının bunca gayretle uğraştığı Türklerin İslamlaşması, sonunda kendi aleyhlerine tecelli etmiş, zaten Türklere İslam cemiyetinin bütün büyük kapılarının açılmasından başka bir gayeleri olmayan Türk beylerinin arzusu gerçekleşmişti.” Bu yem yönelimle birlikte Türkler, gerek paralı askerler olarak, gerekse Müslüman olmanın avantajıyla, tüccar veya göçebe boylar olarak “Mavetaünnehir’de oturma hakkına. Iran şehirlerinin içine girme imkânına sahip” oluyorlardı.
Bu etkenler ve önceki süreçteki birikimler temelinde İslamiyet özellikle Batı Türkistan’da yayılma ve ticari ilişkiler anlamında giderek önemli mevziler kazanır; Müslümanlığın otken taraf olduğu bu atmosferde, arada bir savaşları da içermekle birlikte ticari ilişkiler ve misyoner faaliyetleri giderek yaygınlaşır. Bu durum ise İslamiyet’in diğer Türk topluluklarına yönelen yolunun görece düzlenmesi anlamına gelmektedir. X. yüzyılın ilk yansında belirginleşen bu yönelimleri takiben nihayet 950lerde ortaya çıkan ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılarla birlikte, Türklerin İslam’la olan işgal ve direniş ağırlıklı ilişkisi, yerini İslamlaşma ağırlıklı bir ilişki sürecine terk eder.
İşte 6501i yıllarda başlayan ilk akınlar ve 700’lerde başlayan işgal ve sömürgeleştirme günlerinden sonra, yani 300 yılı bulan bu gayrı meşru ilişki tarzından sonra Türklerin, nihayet Müslümanlaşmaya, kabul edilebilir bir seçenek olarak bakmaya başlayacakları noktaya gelinir. Tabii süreç Halife el-Kaim birmrillah’ın, Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’e taç giydirip iktidarını onaylayacağı 1058’e kadar bir geçiş süreci olarak biçimlenecektir. Türklerin artan oranda ve egemenlerinin iradi tercihleriyle ve kâh diğer “kâfir Türk boylanın kâh Sünni mezhebini kabullenmeyen kendi halklarını katledecekleri bu geçiş sürecinin sonunda Türkler, arak esas olarak Müslüman’dırlar; ancak Türk halklarının resmi İslam’ı, yani Sünniliği içselleştirmesi için, önceden de işaret ettiğimiz gibi ta Yavuz Sultan Selim’in Alevi katliamlarına kadar, resmi islam’ı bir türlü hazmedemeyen halktan gelen muhalifliğin kanlı tasfiyeleriyle geçen bir 450 yıl daha gerekecektir.
Müslümanlaşmak, sanılanın aksine Türklere huzur getirmez. Eski gelenekleri içinde varolan görece huzurları da Oltadan kalkar. Eskiden salt gereksinimleri dayatınca talana veya savaşlara girişirlerken, şimdi savaşmak ve kan dökmek için daha çok nedenleri vardı; yayılmacılığı başlı başına bir amaç kabul etmelerinin yanı sıra, Müslüman dünyasının kendi içinde süreğen hizipleşme ve bundan kaynaklanan iç savaşlarında da taraf olarak savaşıyorlardı örneğin. Kâh paralı askerler olarak, kâh egemenlik alanı yaratmak veya genişletmek için; kâh İslam için İslam olmayan soydaşlarını öldürüyorlardı, kâh İs. lam’ın şu veya bu hizbi için diğer İslamları veya daha çok ganimet veya ücret elde etmek için birbirlerini…
Özetle, daha önceden köle/paralı askerler olarak halife ordularında yer alış biçimleri gibi, Türklerin, Müslüman olmaya başladıktan sonraki İslam siyasetinde bu yer alış biçimleri de, nesnel ölçütler açısından onur duyulabilecek bir ilişki örneği oluşturmaz. Süreci tarihsel ayrıntıları içinde kısaca gözden geçirelim:
744 dolaylarında müttefikleri Rasmıllar ve Uygurlarla birlikte Ozmış Kağana savaş açan, ertesi yıl son Türk kağanı Po- mei’nin kesik başını Çinlilere göndererek II. Kok Türk Kağanlığını çökertenler arasında Karluklar da vardır.11

Daha sonra Talaş savaş alanına Çinlilerin müttefiki olarak gelip savaş sırasında kaçarak Çinlilerin Araplara yenilmelerine neden olan Kartukların, bunu takip eden üçüncü önemli vukuatları da, yanlarına aldıkları Tibetlilerle birlikte Çin müttefiki Türgişlere saldırıp onları yenmeleri oldu. bunu takiben Türk boylan içinde egemenliklerini yükselten Karluklar, önceden Türgişlerin egemenliğinde olan topraklarda kendi dev (etlerinin temellerini atmaya başlarlar.
Takip eden yıllarda Uygur Türkleriyle savaşlarını sürdüren. 840 yılında ise Kırgız saldırısıyla önemli yaralar alan Kar laklar, Taberi’nin de belirttiği gibi Halife Mc’mun tarafından, düşmanlarına karşı desteklenmek sözü alarak IX. yüzyılda durumlarını güçlendirdi.
X. yüzyıl, hilafetin siyasal anlamda önemli oranda iktidarsızlaştığı; Tahiri, Salevi, Saman i gibi yerel devletlerin ve önemli mezhepsel ayrım ve ayaklanmaların ortaya çıktığı bir dönemdir. Kısa bir zaman sonra Samaniler, diğer yerel devlerden ortadan kaldırarak imparatorluğun doğusunda önemli bir güçle Kartuklara komşu olurlar.
Bu sırada Çin ve Hindistan’la Bağdat ve Afrika arasında Samanilerin denetlediği yoğun bir altın, köle, baharat» porselen, ipek, kâğıt, kürk, canlı hayvan ticareti gerçekleşmektedir ve Türk aristokratlarına da bu pastadan pay düşmektedir. Bu ise önceki birikimler üzerinde Islamlarla Türk egemenleri arasındaki ilişki ve yakınlaşmayı artırmaktadır. Bununla birlikte Korluk Yabgusu Oğulcak, İslam propagandisderinin “sözlerine pek kulak aşmazdı.
Önceden de değindiğimiz gibi Samanoglu-Karahanlı ilişkilerinin öncesi nahoştur. Klasik İslam talancılığı çerçevesinde Samanoğullarının 893’te Karluk yurduna yönelik saldırılarının Oğulcak üzerindeki etkileri sürmektedir. Buna rağmen Oğulcak, Samani hükümdarının kaçıp kendine sığınan kardeşi Nasr’ı kabul edip onu Artuç havalisine vali atamaktan geri durmaz. Karluk sarayının hoşgörüsüyle genişleyen bir ticaret ve misyonerlik olanağına kavuşan Nasr, bu olanaktan sonuna kadar yararlanır, Karluk topraklarında etkin bir ticaret ve misyonerlik ağı örgütler; asıl önemlisi şehirleşme ve ticaretin gelişmesine bağlı olarak yükselen sınıf tüccar-dikhan ekseni üzerinde bölge egemenlerini İslamiyet’e kazanır; Şamanizm, toplumsal farklılaşmayı engelleyen kimliğiyle bu egemenler açısından artık kabul edilemez bir din iken İslamiyet onların çıkar ilişkilerine sınırsız bir meşruiyet zemini sağlıyordu.
İşte bu gelişmeler sürecinde Nasr, Üğulcak’ı değil ama tahtın varisi genç yeğen Satuk Buğra Han’ı da Müslüman olmaya ikna eder.
Bunu ise yeğenin amcasını öldürerek yerine geçmesi izler; rivayetin Kasşar Tarihindeki anlatımı şöyle:
“•..Ertesi gıin Saruk. pudar tapınağına tuğlalar taşıdı ve geceleyin öldürmek üzere amcasını uykuda kıstırdı. Fakat tereddüt edip onu uyandırdı ve İslam’a davet etti. Oğulcak reddetti. Saruk’un duası üzerine yer yarıldı ve amcası diz boyuna kadar battı. İkinci kez de reddetti. Üçüncü kez de gömülüp gitti. Tan atağı vakit, Satuk hükümdardı ve İslam’ın saltanatını kurmuştu.” Bu gelişmeyi Karluklann tepeden Müslümanlaştırılması çabalan izler.
Satuk Buğra Harı Destanında anlatım daha da dramatik hale gelin
“Satuk un babası ölmüş, annesini amcası almıştı. Hükümdar amcasını Müslüman edemeyen Satuk, mucize gösterdi. Bir gece amcasını dine davet etti. O kabul etmedi; vc yavaş yavaş yer yarıldı, yere gömüldü. Tan ağarmca Satuk hükümdar oldu ve Türk illerinde İslamlık onunla birlikte hüküm sürdü. Yeni hükümdar kâfirler için korkunç bir düşman oldu. Savaşlarda ağzından ateşler çıkıyor, kâfirleri yakıyordu.
Binleri bu destanı gururla mı okur, yerin yarılması masalına inanır mı bilemiyoruz, ama burada; bir yeğenin amcasını, ister farklı düşündüğü için isterse de iktidar hırsıyla olsun, fark etmez, her halükârda hoşgörülemez bir kadi vardır; bu kadar da değil, ardından salt başka inançlara sahipler diye “ağzından ateşler çıkarak” kendi soydaşlarını katletmesi, özetle katliamlarla yükselen bir inanç anlayışı vardır. Bunları irkilmeden okuyabilmek farklı düşünüyor diye amcasını ve yakınlarını bile gözünü kırpmadan öldürebilecek denli bir canavarlığın içimizde meşrulaşması, giderek topluma egemen olması gibi sonuçlar üreteceği açık. İşte tam da bu nedenle, bunları sorgulayan ve insan yanımız adına reddeden bir tarih bilincine yaşamsal gereksinimimiz var.
Ağzından ateşler çıkarak kafirleri yakan Sanıklara rağmen Kıirahanlıların MüslümanJaşnnima süreci kısa zamanda tamamlanamayacaktır; nitekim XI. yüzyıl başlarında hanedan bireyleri bile bütünüyle Müslümanlaştılamamıştır. Buna rağmen Sanık Buğra Han’ın önünde, ülkenin yükselen egemen sınıfı dikhan-tüccarların desteği, hilafetin sınır komşusu olması, Şamanizm’in artık ihtiyaçları karşılayamaz hale geldiği bir ortamda çok da önemli bir engel yoktur. Bu arada diğer dinlerin, önceki yüzyıllarda Müslüman ordularınca uğradıkları katliamlarla önemli oranda güçten düşürülmesi ve devletsel bir desteğe sahip olmamaları da bu gelişmeyi kolaylaştıran bir işlev görür.
“Karahan devleti, göçebe bozkır siyasal düzeninden klasik İslam devletine bir geçiş aşaması olarak gözükür. Diğer yandan tüm Türk boylarının Müslümanlaşması sürecinde rahatlıkla gözleyegeldiğimiz olgu Karahanlılar özgülünde de gerçekleşir; egemen sınıflar İslam’ın Sünni/resmi mezhebini seçerken, Şiilik halkın (kara budun) içinde daha sıcak karşılanır. Aynı tercih bazı Karahanlı kabile önderlcrince de gösterilir. Buna karşılık Satuk’un tavrı nettir; kendi ülkesindeki farklı eğilimleri baskı altına alır, Kuzey İran’da Zeydi imamlar ordusuna karşı Samanoğullannın ezme harekâtına yardım gönderir. ” Karahanlı ikadan bu kadada da yetinmez, totaliter bir baskı siyaseti izler; egemen olduğu topraklar üzerindeki önceki kültürleri silip süpürerek “ülkenin kaderini derin şekilde değiştirirler. Türkleşmeye ilave olarak İslamlaşma ile Orta Asya’nın o kısmında geçmişe ait hiçbir şeyi ayakta bırakmazlar.'”1
Bununla birlikte Samanoğullan ile Karahanlılar ilişkisi barışçıl yürüme/.; 990’da Samanoğlu topraklarına doğru yayı- hm Karahanlılarun, İsfıcap’ı ve Buharavı alır. Ancak bir müddet sonra Samanoğullan, ganimet karşılığı satın aldıkları Selçuk oğlu İsrail komutasındaki Selçukluların yardımıyla Karahanlıları geri atar; Selçuklular bununla kalmaz, gen çekilen soydaşlarına ikinci kez saldırarak önemli miktarda ganimet elde ederler. Ancak Selçuklulann çekilmesi ve Samanoğullannın aşırı vergi talepleri ve Şii çoğunluğa yaptıkları kırımlar nedeniyle onlara tepki içinde olan halkın geri çağırması üzerine 999’da Karahanlılar Buharavı tekrar geri alırlar.16 Bu gelişme Samanoğullan devletinin sonunu getirir; Güney Türkistan! Karahanlılara kalırken, Horasan’a da Gazneliler el koyar.

İlginç bir anektod: Bilgin Biruni Karahanlılann Samanoğlu ülkesinin fethini ‘barbar istilası sayar. Çok haklı! Tabii, Araplann Türk yurtlarını fethi; İran’ı, Mısır’ı, Suriye’yi, Kürdistan’ı, İspanya’yı ve diğerlerini fethi de farklı değildir…
Bu süreçte Oğuzlar, kendilerine ganimet ve hareket alanı sağlamak amacıyla çapulcu gibi davranırlar: Karahanlılardan kaçan Samanoğlu prensi Ebu İbrahim’e yardım ederek Semerkant yakınlarında Karahanlılar! yenerler; gelen yardım güçlerini de gece baskınıyla yenip 18 Karahanlı komutana ve tüm ganimetlere el koyduktan sonra da bu kez Samanoğlu komutanını terk ederler. Bu üçlü çıkar ve egemenlik savaşı gelgitlerle sürerken sonunda Oğuzlar Karahanlılann tarafına geçer, yenilip tutunamayan Ebu İbrahim de sığındığı Araplar tara tından öldürülür. ‘ ”
Samanoğullan böylece tarih sahnesinden çekilirken, Karahanlılann yıkımı da yine bir Müslüman Türk devleti olan Oğuz-Selçukluların elinden olacaktır; hızla genişleyen egemenlik alanlarıyla bir türlü yetinemeyen Alpaslan’ın ve oğlu Şah’ın birbirini takip eden, 1072, 1074 ve 1089’daki boyun eğdirip haraca bağlama seterleri sonucunda Karahanlılar da tarihe karışacaklardır.
özede dini kılıflarla kendini güçlendiren bir iktidar ve çapul savaşçılarıyla karşı karşıyayız. Bu sürecin hiçbir yerinde idealizm ve ahlak yoktur. Müslümanlaşmak, önceki Müslümanların Müslümanları katledip durmasını hiçbir anlamda engellemediği gibi, Türklerin de birbirini boğazlayıp durmasını en küçük anlamda engellememiştir. Aksine, ideoloji alanında olduğu gibi siyaset alanında da çokluğa tahammül edilemediğinden. bu Müslümanlar arası katliamları daha organize hale getirmiştir.
Müslümanlık sonrası nasıl Arapların birbirlerine yönelik katliamları, Müslümanlık öncesine göre büyük bir sıçrama yapmışsa, aynı şekilde Türklerin birbirlerini katletmesinde de büyük bir sıçrama olmuştur. Nasıl ki Müslümanlık öncesi Arap Yarımadasında birarada yaşayan putatapan, Yahudisı, Hıristivanı nasıl İslamiyet sonrasında yok edilmiş ve bu yok etmeler farklı eğilimlerdeki Müslümanların da katliamlarıyla mantıki sonuçlarına varmışsa, aynı şekilde Türkistan’da gördüğümüz o kültürel zenginlik ve birlikte yaşama hoşgörüsü de tarihe karışmıştır. Müslümanlaşmak, Türklerin içindeki canavan büyütmüş, Tanrısal kutsamayla kurumsallaştırmış. farklı olana hoşgörülerini ise en alt noktaya indirgemiştir; öyle ki birbirlerini katletme rahatlığına dinsel bir meşruiyet getirmiştir.
Samanilerin böylece tarih sahnesini terk etmelerinin yakın sonrasındaki süreçte Horasan ve ötesindeki meydan, artık Karahanhlar ve Gaznelilere, yani bu iki hem Müslüman hem de ‘Türk” devletin boğazlaşmasına kalacaktır; Oğuzlara düşen ise, bağımsız bir kimlik ve güç edinecekleri zamana kadar bu savaşlarda figüranlık yapmak olacaktır.
Peki ama bu Gazneliler de nerden çıktı?
“Abbasiler gibi Samanlılan da mahfeden hastalık” diye söz ediyor onlardan C. Brockelmann. Gazneliler, İslam egemenlik tarzının doğası gereği olan sıradan bir ucubedir aslında. İslam imparatorluğu dışında dünya tarihinin başka hiçbir imparatorluğunda görmediğimiz denli yaygın köle devletlerinden biridir Gazneliler. Ama Karmatiler gibi, hilafet zulmüne karşı ayaklanıp eşitlikçi bir iktidar kurarak, üstüne yollanan orduları defalarca yenip püskürttükten sonra, son bireyine kadar katledilen emekçi kölelerin devleti gibi değildir asla.
Aksine, Türklüklerine yabancılaştırılmış paralı köle askerlerin, daha çok iktidar ve daha çok talan hissesi uğruna kurul- muş ve kısa zamanda çevredeki tüm toplumların başına musallat olmuş bir yağmacılar devletidir.
Gaznclileri ilk Türk devleti gibi göstermeye çalışan şoven tarihçilerimizin aksine C Oahcn, bu yargıya karşı çıkar. Karşı çıkar, çünkü, “Gazneliler, Ahmet bin Tolun’un, İhşid’in Türk olduğu gibi, Abbasi ya da Buyid ordusunun yansının Türk olduğu gibi Türk’türler. (…) Gazncli devletindeki Türk yönünü de aynı şekilde (Cahız’ın yetenek ve becerilerini övdüğü ancak Türk ulusundan sözeder gibi yapmadığı Türkler gibi) yorumlamak gerekmektedir. Sebük Tekin ve ondan öncekiler, kişilikler olarak seçilmişler ve kendilerinden önce İbn Tolun’un, Afşin’in ve daha pek çoklarının da olduğu gibi, kendi topraklarından uzaklaştırılmışlardır. Gazneli rejimi, başbuğların Türk, ama nüfusun Türk olmadığı bir rejimdi.
“Samanoğullarının muhafız kıtasında, Alp Tekin isminde, satın alınmış bir Türk köle vardı. Kabiliyet ve meziyetleri sayesinde kısa zamanda yükselen Alp Tekin, hassa kumanda m rütbesine ulaştıktan sonra, 950’dcn itibaren adeta devlerin idaresine hâkim duruma geldi. Samanoğlu hükümdarı, Alp Tekin’in baskısından kurtulmak için onu 961 yılının başında Horasan valiliğine atayarak, devler merkezi Buhara’dan uzaklaştırdı. O sırada Samani tahtında değişiklik oluyor, Nuh isimli yeni bir hükümdar başa geçiyordu. Alp Tekin onun hükümdarlığına itiraz edince, Nuh da onu Horasan valiliğinden azletti. Bunun üzerine Belli şehrine çekilen ve Samaniler tarafından üzerine gönderilen kuvveden mağlup eden Alp Tekin, Gazne’ye giderek, orada hüküm sürmekte olan yerli hanedanı devirip, şehri işgal etli vc bağımsız bir beylik kurdu.”
İşte Gazne devleri, böylece egemenine isyan etmiş paralı köle askerlerin, çekildikleri bölgeye el koyarak kurdukları bir devlet oluyordu. Alp Telein’in 963’te ölümünün ardından, toprakları gasp edilmiş olan Hint padişahının isyanı Gaznelilerin tekrar Samanılere tâbi olmasını getirir; bunu iktidar savaşları izler ve nihayet 978’dc, yine köle bir komutan olan Sebük Tekin’in iktidara el koymasıyla Gaznelilerin yeniden yükselişi süreci başlar. Kısa zamanda Toharistan, Zabulistan, Zemindaver, Gur ve Belucistan’t işgal eden Sebük Tekin, Hint padişahını da yenip dize getinrir.
997’de ölen Sebük Tekin’in yerine, veliaht yaptığı oğlu İsmail geçer, ancak o sırada Horasan valisi olan diğer kardeş Mahmut, İsmail’in iktidarını tanımaz; ordusuyla Gazne’ve yürüyerek iktidara el koyar. Karahanlıların Samanoğullannı yenmesinden de faydalanan Mahmut, Horasan’ı da alır ve durumunu güçlendirir. Ardından iktidarsız Abbasi Halifesi Kaim bimrülah’a Hindistan’dan gasp ettiği mallardan oluşan büyük hediyelerle bir heyet yollayarak hükümdarlığının manevi kabulünü sağlar.
Sünniliğe sıkı sıkıya sarılan Gazneliler, özellikle Mahmut zamanında “halifeliği Şiilerin elinden çekip kurtaracaklarını ilan ettiler; askerlerini alabildiğine doyurmadan orduyu ellerinde tutamayacaklarını, fetihlere yollamadan da gazilerin etkinliklerini dizginleyemeyeceklerini gördükleri için Gazneli Mahmut’la Indus vadisinde bereketli seferlere giriştiler. Başlangıçta amaç Brahman tapınaklarının yağmalatılmasıydı yalnızca; ancak tarih bakımından pek kalıcı bir sonucu oldu bu girişimin: Kuzeybatı Hint İslamlaştı.
Karahanlılarla önce anlaşma yoluna giden Mahmut, daha sonra Karahanlıların kendi içlerinde tutuştukları iktidar savaşından yararlanarak Harem bölgesini de işgal eder. Büveyhilerle savaşa girip, onlardan da Rey ve Hamedan’ı alır.
Halife nezdinde durumunu güçlendirmek için bölgedeki Şiileri tasfiye etmeye yönelir. “Mahmut, Samanilcrde görülen hoşgörünün aksine, çok katı bir Sünni Müslüman tavrı takınmıştı. (…) Rey kentindeki Şii kitaplığını yaktırmış, halifeliğin ve Abbasi Sünniliğinin savunucusu sıfatıyla ortaya çıkmıştı. Sünnilikçe sapkınlık olarak görülen Şiiliğe, “hattâ babası Sebük Tekin’in desteklediği Kerramilere karşı kanlı bir baski rejimi uyguladı. Ancak bu uygulamalarından dolayı idealist bir Sünni olduğu da düşünülmemeli; nitekim “kendisine direnen diğer Sünni Müslümanlara karşı da, İslam’ı kabul etmemiş Hindulardan oluşan birlikleri” ” kullanmaktan geri kalmayacaktı.
“Türk oldukları halde Türkçe hiçbir kültür mirası bırakmamış, iran’da pek az konuşulan Arapçayı da öğrenmemiş olan bu hanedanın egemenliğini yayması, doğunun daha gç- niş boyutlarda İranlılaşmasını sağlamış ve bu etki Hint ülkelerine dek uzanmıştır.”
Bu gelişim içinde, Mahmut ve oğlu Mesut sonrasında Türkçe, Gazneliler için bilinmeyen yabancı bir dil haline gelir. Farsça ve Fars kültürü Gaznelilere tamamen hâkim olur. Bu devlete ilişkin altı çizilmeden geçilmemesi gereken bir özelik de, tıpkı Mısır’da ayaklanıp iktidara el koyan Tulunoğulları gibi, kendi Türk (kökenli) ama halkı Türk olmayan bir devlet oluşudur. Kendi kavimsel değerlerine yabancı, paralı askerlik yaptığı yeni efendilerine yabancı bir askeri azınlığın (oligarşinin) egemen oldukları (el koydukları) bölgede silah zoruna davalı köle komutanlar devletidir. Dolayısıyla yaşamlarını bu militarist aygun etkinliğine bağlı olarak sürdürürler. Bu ise diğer devledetlere oranla yağmaya olan gereksinimi daha uç boyutlara çıkartır; Gazneli iktidar tara adeta zulümle özdeşleşir.
“Gazne devleti, Hint altın vc gümüşüne dayanarak Horasan’ı ele geçirir. Fakat büyüyen orduyu beslemeye bu altın ve gümüş yetmez. Horasan halkını, hatta vergi toplayıcılarını -Ltbi’nin dediği gibi— ‘koyun kırpar gibi kırpmak’ gerekir. Yine Utbı’ye göre, Horasan işleri vergi toplamaktan ibarettir. Vergi toplama, ‘süt veren ineği, süt veremez duruma getirecek biçimde’ yapılır. Köylüler, zorla alınan vergiler nedeniyle, arazilerini bırakırlar, kentlere ya da başka eyaletlere kaçarlar. Vergi gelirleri bu nedenle daha da azalır.
Seistan’da ağır vergiler yüzünden ayvarlar gerilla savaşına yönelirler. Yüklenen ağır vergi cezasını ödeyemeyen Amul yakılır. Bcyhaki’yc göre, Amul cenneti cehenneme döner’, ‘halktan hır nehir’ Bağdat’a şikâyete gider.”‘
Bartlıold’un ifadesiyle, bir ‘aydınlanmamış despot’olan Mahmut, vergi toplayıcılannı (amil) ve vezirlerini yeterince vergi toplayamıyorlar diye işkence ederek öldürülür. Mallarına el kovar, fillere ezdirir, el ve ayaklarını kestirir.
Bu maaşlı köle askerlerin itaatine bağlı olan rejimde, doğal olarak etkin bir denedeme teşkilatı gelişir; şeflerin yanına köle casuslar yerleştirilir. Mahmut ile oğlu Mesut’un bile birbirlerine karşı köle casus kullandıkları belirtilir. Ayrıca askerin değişik etnik unsurlardan kurulması bir güvenlik öğesi sayılır. Gazneli Mahmut’u, Selçuklu hükümdarlarına ideal hükümdar’ diye gösteren Nizamülmulk, bu konuda şöyle yazar:
“Asker bir cinstcn olursa, ondan tehlike ve güvensizlik gelir. Asker çeşitli cinslerden olmalıdır. Şöyle kı 2 bin Deylemli ve 2 bin Horasanlı sarayda oturmalıdır. Askerin bazısı Gürcü ve Kürt olursa uygundur. (…) Seterde her gece her gruptan ne kadar adamın dinleneceği saptanır ve her gurubun bulunduğu mevki tamamiyle görülür içli. Şöyle ki grupların her biri ötekilerden korkusu nedeniyle yerinden kıpırdayamaz idı.
Ancak bu zulüm iktidarının da egemenliği sonsuz olamayacak, daha ilginci, yine Türk ve Müslüman olan Selçuklular tarafından yıkılacaktır; tabii zalim olduğu için değil, bu topraklar bu iki iktidar odağına yetersiz geleceği için!
Göçebe Oğuz boylan, otlak gereksinimlerinin sonucu olarak artan oranda güneye ve batıya doğru akın etmektedirler. Bu ise karahanlılar gibi Gazneliler için de artan bir iktidarsızlaşma nedeni oluşturmaktaydı. Gaznelilerin ağır vergileri altında inleyen Horasan şehirleri, şimdi de bu göçebe Oğuzların, tarlalarını mahveden akınlarıyla karşı karşıya kalıyorlardı. Mahmut’un oğlu Mesut (1030-1041) zamanında iyiden iyiye yakıcı hale gelen bu sorun Gaznelileri Horasan’da iktidarsızlaştırırken Horasan’ın yerel egemenleri açısından yeni bir tercih yapma zorunluluğunu beraberinde getiriyordu. İşte bu bağlamda ehvenişer buldukları Oğuzlarla anlaşma yoluna gittiler. Bu gelişme Gazneli iktidarı açısından Selçuk boyu çevresinde toplanan Oğuzlara karşı kesin bir savaş nedeniydi. Dandanakan Savaşı’na işte bu temelde gelinir.

Erdoğan Aydın 
Nasıl Müslüman Olduk? 

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Lev Tolstoy: Savaşta öldürdüm, kumarda kaybettim, ahlaksız bir hayat sürdüm…

Kapat