Yayılmacılığın Başlangıcı ve Kürtlerin Müslümanlaştırılması – Erdoğan Aydın

Önemli Arap tarihçilerinden Belazuri, bu İslami yayılmaya sürecinin bütünü açısından Kürt coğrafyasında ciddi bir direnişten söz eder. Bu sürecin başlangıç dönemindeki komutanlardan Utba ibn Farkad, “Kürtlere karşı savaşmış, pek çoğunu öldürmüş ve Ömer’e Azerbaycan’a kadar olan bölgeyi fethettiğini bildirmiştir”; ancak göreceğimiz gibi fethin halka içselleştirilmesi için, sonraki yüzyıllara yayılacak daha pek çok direnişin göğüslenmesi ve ezilmesi gerekecektir. Samgan, Darabad gibi barışçıl yollarla ele geçirilen, yani kendisi teslim olan yerler de dahil halk, şeriatın Müslüman olmayanlara kelle vergisi uygulaması nedeniyle haraca bağlanıp psikolojik olarak aşağılanacaktır. Nitekim “İbni Haldun, Utba ibn Farkad’ın Kürtleri kırıp, halkı haraç ödemek zorunda bıraktığını”[13] saptar.

İslam yayılmasının üstünü örten kutsal haleleri kaldırdığımızda, onun ulaşabildiği tüm çevresine karşı kurmayı hayal ettiği dünyevi egemenliğin soğuk gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bu egemenlikte, Bedevi toplulukların birbirlerine karşı bile talanı meşrulaştıracak denli derin fakirliği ve Arabistan topraklarının bu fakirliği aşabilecek potansiyellere sahip olmaması, İslamiyet’in temel enerjisini oluşturacaktır. Başlı başına bu durum bile, İslam sayesinde kurulan birlik ve motivasyonun dışarıya karşı yayılmasını zorunlu kılıyordu. Talan akınlarının başarısı oranında İslamiyet güçlenecek, bunu başaramadığı oranda ise, tıpkı Peygamberin ölümü sonrasında gördüğümüz gibi krize girecek, en azından varlığını küçük bir Arap topluluğunun dini olarak sürdürmekle yetinmek riski ile karşı karşıya kalacaktı.

İlk halife Ebu Bekir, gerçi yeni ‘peygamberler’ ile başlayan ilk dağılma krizini şiddetle çözecekti ama, tek başına şiddetin işaret ettiğim krize kalıcı çözüm üretmesi olanaksızdı. Şiddet, ancak Arapların yaşamsal sorunlarına çözüm üretecek bir işlev görmesi halinde işlevsel olacaktı.

Dolayısıyla verimli toprakların ele geçirilmesi ve diğer halkların birikimlerinin ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu ise saf idealist gözlüklerle anlaşılamayacak bir anlam taşıyordu. İşte başta Ebu Bekir ve Ömer olmak üzere İslam önderliği, bu [2] gerçeğin bilinciyle, Arap enerjisini Arap olmayan topraklan fethi ve talanına yönlendirerek hem kriz potansiyellerini ortadan kaldırdı hem de Arap-İslam temeli üzerinden yeni bir medeniyetin oluşumu ve gelişiminin yolunu açtı. İslam-Arap dünyasının bir medeniyet olarak kuruluşu ve yükselişi de bu iç birlik, devletleşme, fetih, diğer medeniyetlerin birikimlerine el koyup içselleştirme ve bunun üzerinden kurumlaşma sürecinde oluşacaktı.

Esasen Araplara ait olmayan başlıca tarım bölgelerinde amaç dine döndürmek değil, hâkimiyet kurmaktı. Batı .Arabistan’daki yerleşik Yahudi ve Hıristiyanları hüküm altına alma konusunda Hz. Muhammed’in sergilemiş olduğu sınırlı örnek, Arabistan’ın ötesinde ulaşılabilir tüm topraklara teşmil edildi. (…) Hilafet devleti, artık yalnızca basit bir devletler topluluğu değil, Bedevi Arabistan’ın dışında yapılacak fetihler için bir araçtı ve mali ve psikolojik varlığı bu fetihlere bağlıydı.[1]

Arapların kendilerine özgü dinin toparlayıcı, Bedeviyi yedekleyici ve seferber edici gücüyle dışa yayılmaya yöneldiği bu ortam, büyük bir şans eseri olarak aynı zamanda dışsal koşulların da oldukça uygun olmasıyla örtüşecekti. Geniş Ortadoğu’nun o zamana kadarki iki egemen gücü olan Pers ve Bizans imparatorlukları, üç temel zaafın çürütücü etkisi altındaydılar:
Birincisi, kendi aralarında ‘dünyanın’ egemenliğine yönelik bitmez tükenmez savaşlar süreci nedeniyle iyiden iyiye güçten düşmüş durumdaydılar. İkincisi, temsil ettikleri medeniyetin geldiği zirve ve çürüme, onları barbar akınlarına karşı güçsüz ve kırılgan kılıyordu. Üçüncüsü, bu imparatorlukların içine düştükleri bürokratik yozlaşma nedeniyle kendi tebaalarına dayattıktan ağır vergiler, artan sömürü ve savaşların bıkana etkisi de, onların içten içe çözülüşünü beraberinde getiriyordu.

İşte bu dışsal ortamda, moral kaynağı İslamiyet’le kavimsel bir benlik bulmuş, etkin bir savaş inisiyatifi kazanmış ve ekonomik olarak dış talanlara yaşamsal gereksinim içinde olan Arap yayılmasının önünde ciddi bir engel bulunmamaktaydı. Nitekim kısa bir zaman sonra bu yeni ve dinamik gücün, bu içten içe çürümüş ve kendi aralarındaki savaşlarla iyice güç kaybetmiş olan iki imparatorluğu karşı büyük atılımı gerçekleşecektir.

632’de İslam peygamberi Muhammed’in ölümü sonrasında yaşanan geçici kriz ve dağılma olasılığının, Ebu Bekir önderliğinde kan ve şiddetle bastırılması sonrasında, hilafetin otoritesi altında toparlanan Araplar, dinsel moral ve ekonomik gereksinimle dışa yönelirler. İç savaşın bastırılmasındaki otoritesi ve tecrübesiyle Halid bin Velid, kuzeye doğru başlatılan fethin komutanlığım yapar. Daha ilk seferde önemli bir ilerleme sağlayan Araplar, savaştan pek çok ganimetle geri dönerler. Bu ise yeni fetihlere çok daha büyük bir özgüven ve çok daha büyük bir Bedevi katılımıyla çıkma ortamı yaratır. Şeytanın bacağı kırılmıştır! Ancak Ebu Bekir’in ömrü daha çoğuna yetmez. 634’te ölürken atama yoluyla hilafeti devrettiği Ömer, Arap-İslam yayılmacılığının en başarılı bir organizatörü olacaktır.

Emir’ul-müminun (müminlerin emiri) unvanıyla Müslümanların başına geçen Ömer’le birlikte Araplar, olağanüstü büyüklük ve hızla yayılmaya başlarlar. 644 yılma kadar süren bu 10 yıllık dönemde, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kürdistan, İran, Ermenistan, Azerbaycan, Horasan ele geçirilerek ilhak edilecektir.

636’da Araplar, Suriye’deki Bizans ordusunu, Yermük Nehri kenarında bozguna uğratarak Suriye’yi ele geçirirler. Kuşkusuz burada yenilen, Bizans ordusunun bölgesel gücüdür, ancak zafer, bölgenin tümüyle Araplara açılmasını sağlayacak önemdedir (Nitekim bu yüzyılın sonuna gelindiğinde Bizans topraklarının üçte ikisi Arapların eline geçmiş olacak ve Bizans’ın bir hayli geciken yıkılması da yine diğer bir Müslüman imparatorluk olan Osmanlıların eseri olacaktır). Hemen ardında Arap orduları rakip Sasani İmparatorluğu’na yönelecek ve yönetim merkezinin çok daha yakın, çürümesinin ise çok daha derin olmasından yararlanarak çok kısa zamanda onu tarih sahnesinden silecektir.

1 Haziran 637’de Kadisiye Meydan Savaşı’m kazanan Araplar, çok geniş bir coğrafyayı da ele geçirirler. Yermük ve Kadisi- ve zaferleri, Bizans ve Sasani hegemonyasındaki Arapların da katılımını getirerek, Arap-İslam gücünün büyümesini sağlayan bir işlev görecektir.[2] Diğer yandan bu zaferler, Arapların, aileleriyle birlikte fethedilen verimli topraklara akmasını sağlayan kapsamlı bir göçe neden olacaktır. 639’da, Araplar arasında zenginliğiyle ünlü Mısır’ın fethi başlayacaktır. 642’de İskenderiye’nin de işgali sonrasında Mısır, tıpkı daha önce Bizans için gördüğü işlev gibi, Hicaz’ı besleyen tahıl ambarı işlevi görecektir.

21 Bu arada kendilerini toparlamaya çalışan Sasani imparatorluğu da, 641’de Ne- havent’te tekrar ezilecek ve Arapların hızla bölgeye hâkim olmasının önündeki merkezi engel ortadan kalkmış olacaktır. “643’e gelindiğinde başkentlerinden ve aluviyal ovanın devlete sağladığı gelirden mahrum kalan Sasaniler, kuvvetlerini toparlama” olanağını tümüyle yitirmiş olacaklardır.[3]

Bu yayılma döneminin bölgedeki en önemli kurbanlarından biri de Kürtler olacaktır. Kadim zamanlardan beri Yezidilik yanı sıra Sasanilerin etkisiyle Zerdüşt inançlarına sahip olduğunu bildiğimiz Kürtler, İslam’ın bölgeye yayılan egemenliğiyle birlikte, daha sonra Türkmenlerin yaşayacağı baskı ve asimilasyonun bir ön örneğini yaşayacaklardır.
İslam yayılması öncesindeki tarihsel şekillenmede Kürtler, bölgenin iki büyük egemeni Bizans ve Sasanilerin bağımlısı olarak yaşamakta ve onlarm aralarındaki savaşların kurbanı olarak ciddi bir tahribata uğramaktadırlar. Bizans ve Sasani imparatorlukları arasında yüzyıllar boyu süren egemenlik savaşlarının coğrafyasını Mezopotamya, Mezopotamya’nın, dönemde nüfus ağırlığım ise Kürtler oluşturmaktadır. Bu nedenle Mezopotamya, parlak medeniyetlere beşiklik eden antik tarihinin aksine süreğen bir yıkım içinde olacak, sürekli el değiştirecek ve bu yapısı nedeniyle üretici güçlerin gelişimi mümkün olamayacaktır. Nitekim Kürt toprakları Sasanilerin 602’den itibaren gelişen üstünlükleri nedeniyle önce Sasanilerin denetimine girecek, 622’den sonra ise ağırlıkla Bizans İmparatorluğu’nun denetiminde olacaktır.

İşte bu iki dev arasındaki ilişkiler, 630’larda güneyden gelip hızla yükselen Arap-Müslüman egemenliği için de ciddi bir olanak yaratacaktır. Bu yeni egemenin bölgeye hâkimiyet süreci, bölgenin yerlileri Kürtler açısından yeni savaşlar ve yeni yıkımlar dönemi olacaktır.
Özellikle Kürtler konusunda tarih yazıcılarının yaşadığı ciddi bir bilgi eksikliği ile karşı karşıyayız. Bunda aşiretler olarak bölünmüş yapılarıyla devletleşememelerinin büyük payı var. Ancak Sasani ve Bizanslara oranla sergiledikleri direniş nedeniyle ; “Kürtler hakkında Arap istilasından itibaren tafsilatlı malumat” edinmeye başlayacağız. Çünkü bu dönemden itibaren “Kürtler, ekseriya vukuuna yol açtıkları hadiselerde ehemmiyetli bir rol oynayacaklardı.”[4] Ancak Arap tarihlerindeki bu bilgiler de eksiklikler içerecektir; çünkü, “Selçuklular devrinden evvel Kürdistan tabiri bilinmediği için, Kürtlere müteallik mütalaalar Araplar tarafından ekseriya Zavzan, Hilat, Armaniya, Azerbaycan, Cibal, Fars vb. mevzular vesilesi ile verilmekteydi.[5]

Esasen Kürtler ve diğer bağımlı halklar hakkında sağlıklı bilgiler, tecavüze uğrayanlar tarafından değil de bizzat Arap tarihçileri tarafından konulacaklardır. Ezilen ve daha sonra da Müslüman olanlar ise Türkler örneğinde çok daha ayrıntılı göreceğimiz gibi adeta kendi tarihsel gerçeklerinden kaçacak, onu yok sayacaklardır.

Kürtler özgülünde bunun tipik temsilcilerinden biri Şerefhan Bitlisi’dir. Nitekim o, “İslam bayrağı altında düzenlenen Arap seferlerini Kürdistan’ın fethi olarak görmüyordu. Ona göre kadim zamanlarda Kürdistan vilayetine ilk olarak kastedenler Azerbaycan Selçukluları idi. 7. yüzyıl savaşları, Şerefhan Bitlisi’ye göre, İslam’ın genel fonu üzerinde olumlu bir nitelik kazanmıştı.[6]

Aşiretler olarak bölünmüş yapılarıyla büyük güçlere bağımlı tarihleri nedeniyle Kürtlerin, Arap-Müslüman ordularına karşı direnişleri de bölük pörçük olacaktır; din farkı nedeniyle bazı parçalan özgülünde çok büyük direnişler sergilerken, diğer parçaları özgülünde tıpkı Bizans ve Sasani güçleriyle ilişkilerde de örneklerini gördüğümüz gibi işbirliğine gideceklerdir. Bununla birlikte, Mesudi’nin de belirttiği gibi bu tarihten itibaren Kürtler de Arap istilacılarla karşı karşıya kalacak ve teslim almana kadar bir dizi savaşlar yaşanacaktır.

Arapların bölgeyi hâkimiyet altına alma süreci “dehşet veriri kıyımlarla” kan ve barbarlıkla şekillenecektir. Savaş yoluyla fethedilen topraklar Allah’ın ihsan ettiği “ganimet” babından yağmalanıyor, İslam mücahitleri arasında paylaştırılıyor veya İslam devleti adına el konuluyorken, insanlar da köle haline getirilir. Bölgenin diğer halkları gibi Kürtler de bu süreçte büyük kırımlar pahasına haraç ödemeye ve boyun eğmeye zorlanırlar. Bu dönemdeki inançları olan Yezidilik ve Zerdüştlüğün kutsalları da dahil Kürtler, bu işgalde büyük bir zulüm ve yıkıcılıkla karşılaşırlar. [7]
Buna karşılık onların ve egemenlerinin güçleri yettiği oranda direnişleriyle karşılaşırız; öyle ki bu direniş, merkezi imparatorluklarınkinden bile uzun sürecektir.

Nitekim “V.P. Nikitin, Arap saldırılarını püskürtmek için Kürtlerin gösterdiği direnişi 6. ve 15. yüzyıllar arasındaki dönemde Kürt tarihinin en önemli olayı olarak değerlendirmektedir.”[8]
Arap orduları “Tikrit ve Hulvan’ın işgalinden (637) sonra Kürtler ile temas edecektir. Sad b. Ebu Vakkas, Musul üzerine yürüyerek Kürtlerin bulunduğu nahiyeleri işgal edecektir. Bunu takiben bölgenin istilası Iyaz bin Ganem ve Utba bin Farkad tarafından tamamlanacaktır.[9]
Bu süreçte Kürtlerin, Araplara karşı Sasanilerle birlikte hareket ettiklerini, dolayısıyla Arap ordularının Kürt halkına karşı cezalandırıcı saldırılarda bulunduğunu görüyoruz.

Nitekim “Ahvaz Kürtlerine karşı Halife Ömer, defalarca kuvvet gösterecektir” (Futüh ve el Kâmil’den akt. Minorski). Bu saldırılara karşın Kürtler de karşı ataklar ve ayaklanmalar düzenleyeceklerdir. 640’ta Sad bin Ebu Vakkas komutasında Musul’a (Nineviya) saldıran Araplar, 643 yılı başında Şehrizar’ı ele geçirirler. Bunu takip eden dönemde Musul ili düşer. Bu sırada İran Şehinşah’ı III. Yezdigerd, son kez toparlanarak ülkesini Araplardan kurtarmaya çalışacaktır. 641- 42’de Nehavent’te karşılaşan iki ordu arasında çok şiddetli bir savaş gerçekleşir. Arap komutan Numan ibn Mukarrin dahil pek çok kişi ölür. Ama savaşı Araplar kazanacak ve bu da Sasanilerin sonu olacaktır. Nitekim Hamadan’a gerileyen Pers ordusu orada da tutunamayarak dağılacaktır.

Halid bin Hayyat, İbn Kesir gibi Arap tarihçilerinin belirttiği gibi, ilk fetih döneminde halk İslamiyet’i kabul etmeyerek dağlara kaçacak, kaçamadığı koşullarda ise Müslümanlaşmaktansa ağır bir haraç ödemeyi kabullenecektir. [10]

Örneğin Nehavent ve Hamedan düştüğü koşullarda Süleymaniye’nin güneyindeki Şehrizar bölgesi 643’e kadar direnir. Süleymaniye’de bulunmuş belgelerden olan, deri bir önlük üzerindeki şu dramatik cümleler bize sürece ilişkin çarpıcı bir panorama sunar: “Kutsal yerler yakıldı. Kutsal ateşlet söndü. Ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi. Arap zulmü Şehrizar’a kadar olan tüm köyleri harap etti. Kadınlar ve kızlar esir alındı. Erkekler kendi kanlarında boğuldular. Zerdüşt inancı yalnız bırakıldı. Hürmüz’ün hiçbirisi için bağışlaması olmayacaktır.[11] Arapların ceza verme ve bastırma seterleri öyle büyük bir acımasızlıkla sürecektir ki, “Şehrizar ve inhan birkaç yüzyıl içinde harabeye dönecektir.”[12]

Önemli Arap tarihçilerinden Belazuri, bu İslami yayılmaya sürecinin bütünü açısından Kürt coğrafyasında ciddi bir direnişten söz eder. Bu sürecin başlangıç dönemindeki komutanlardan Utba ibn Farkad, “Kürtlere karşı savaşmış, pek çoğunu öldürmüş ve Ömer’e Azerbaycan’a kadar olan bölgeyi fethettiğini bildirmiştir”; ancak göreceğimiz gibi fethin halka içselleştirilmesi için, sonraki yüzyıllara yayılacak daha pek çok direnişin göğüslenmesi ve ezilmesi gerekecektir. Samgan, Darabad gibi barışçıl yollarla ele geçirilen, yani kendisi teslim olan yerler de dahil halk, şeriatın Müslüman olmayanlara kelle vergisi uygulaması nedeniyle haraca bağlanıp psikolojik olarak aşağılanacaktır. Nitekim “İbni Haldun, Utba ibn Farkad’ın Kürtleri kırıp, halkı haraç ödemek zorunda bıraktığını”[13]saptar.

634-644 arası gerçekleşen kuzey seferi Azerbaycan ve Ermenistan’ı içine almak üzere başarıya ulaşırken, alınan 800 bin dirhem karşılığında halka önce belli güvenceler tanınır. Bu haraç karşılığında Araplar halkın tapınaklarım yıkmamayı, halka saldırmamayı, “kendi bayramlarında dans etmelerine ve törenler düzenlemelerine engel olmayacaklarını” (Belazuri) taahhüt eder. Ancak anlaşma sözde kalacaktır; işgalciler halkı hem inanç hem de ekonomik olarak sıkıştırırken, teslim alınmış olanlar da fırsat bulup kendilerini güçlü hissettikleri veya dayanma sınırları aşıldığı zamanlarda ayaklanıp bağımsızlıklarını yeniden ekle etmeye çalışacaktır.

Ancak Arapların yinelenen saldırıları ve genişleyen hâkimiyetleri koşullarında yenilenler giderek bu durumu kabullenmek durumunda kalacaklardı. Bu gelgitler arasında Arapların Kürtleri İslam’ı kabule yönelik zorlama dozajlarında da giderek artış olacaktı. Nitekim İbn-el Asir’in yazdığına göre bu müdahalelerden birinde “Salman, Balaşacan (Balasagun) Kürtlerini İslam’ı kabul etmeye çağırdı, fakat Kürtler onunla savaştılar. O da Kürtleri yendi ve bazılarım haraç, diğerlerini de sadaka ödemek zorunda bıraktı,” diye yazacaktır.
“Salman’ın komutanının Balasacan’ın Kürtleriyle Partav (Bardaa) rustakında çarpışmasını anlatan el-Belazuri, İbn el- Fakih, İbni Haldun ve diğerleri hemen hemen aynı bilgileri vermektedir.[14]
“…Şehrizar, Darabaz ve Şamgan’m 643’teki nihai işgali kanlı mücadelelere (Futuh, s.334; el-Kâmil, III s.29) sebepj olacaktır. Cenupta Basra valisi Abu Musa 645’te Beruz ve Balascan Kürt isyanlarını bastırmak mecburiyetinde kalacaktır. İlk Arap istilası sırasında Müslümanlığı kabul etmiş olan Kürtler arasında da takım takım eski dinlerine dönenler olacaktır (el-Kâmil, II. s.66-76).
Kürtler, Halife Ali devrinde İranlılar ve Hıristiyanlar ile beraber Ahvaz civarında al-Hirrit ve Fars isyanlarına iştirak edecekler, ama her seferinde yenileceklerdi (el-Kâmil, III, s.309).[15]

642-43 yıllarında Salman ibn-i Rabia el-Bahili’nin Kafkas Albaniyası’na kadar yürüttüğü yola getirme, tekrar dizginleme seferinin başarıya ulaşması sonucunda Kürtler de boyun eğdirilen halkların arasına katılır. “Musul taşrasının Araplar tarafından sömürgeleştirilmesinden sonra, Kürt aşiretlerinin yukarı Maveraünnehir’e ve Azerbaycan’a zoraki göçleri başlar. [16] Bugün geleneksel topraklarından kopuk olarak Horasan ve Kafkasya’da yaşayan Kürt topluluklar da, esasen bu saldırı ve kaçışların ürünüdür. Nitekim Poladyan da Arap tarihçilerinden harekede vardığı sonuçta, Kürtlerin, bu akınlardan ve “ağır vergilerden kaçmayı isteyerek Kafkas Albaniya’sında kendileri için daha güvenli bir sığınak bulmalarından söz eder.

Gelinen noktada yaşadıkları topraklarda varlıklarını sürdürebilmek için kullanabilecekleri büyük güçler arası bir denge de söz konusu değildir. Dolayısıyla Bizans’ın geri çekilmesi Sasanilerin toptan yenilmesi koşullarında, Müslüman egemenliğine karşı artık bağımsız bir kanalda varlıklarını sürdürebilme şanslarını da yitirmiş bulunmaktadırlar. Ancak kendilerine zorla dayatılan hâkimiyeti ve inancı benimseyemediklerinden, Sasani veya bir başka büyük gücün desteği olmadığı koşullarda bile fırsat buldukça ayaklanmaya devam edecek ve tabii her seferinde tenkil ile karşı karşıya kalacaklardır:
“653′ te Irak’ta Osman’a ve onun kabilesinden olup bu bÖleeye askeri müfrezeler gönderen yöneticilere karşı güçlü bir muhalefet başladı. El Belazuri, ‘Ansab el Aşraf adlı çalışmasında dağ geçitlerini savunmak için Hulvan’a Hani Hame- dani ve el Vadai komutasında bin kişiden oluşan bir ordu gönderildiğini belirtir. Dinavar bölgesinde Arap ordusu isyancı Kürtlerle karşılaşır ve çatışmada onları yener”.[17]
Daha sonraki bölümlerde daha yakından tanıyacağımız namı diğer Zalim Haccac burada da devrededir. 8. yy. ikinci yarısında Kürtlerin Araplara karşı direniş ve Araplarca ezilmeleri sarmalı devam etmektedir. 766’daki, Hamedan’a da yayılacak olan Musul İsyanı bunlardan en dikkate değer olanıdır ki, devasa Arap savaş aygın karşısında yine yenileceklerdir.
Bu çok olumsuz dış koşullarda çaresiz, seyrelmekle birlikte ayaklanmalar zinciri yine de sürer: Nitekim 839’da, yine Musul mıntıkasında, Kürt asilzadesi Cafer b. Faracis önderliğindeki Kürt işyarıma tanık olunacaktır. “Cafer b. Faracis’in yönettiği ayaklanma, tüm hilafet döneminin en güçlü Kürt hareketi olarak kabul edilir.
Ayaklanmacılar Musul, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalan toprakların büyük bir bölümünü ele geçirmiş ve Dasin dağlarında halife ordusunu bozguna uğratmıştır.[18] Bunun üzerine devreye, esir alındıktan sonra köleleştirilmiş Türklerden olan lejyon komutam Aytah girecek ve bu direnişi ezecektir. İsfahan, Cebel ve Fars’taki Kürt isyanları da, yine lejyon komutanı olan Vasıf tarafından 845’te isyanı bastıracaktır. 875’te Ali Muhammed önderliğinde gerçekleşen ve sınıfsal kimliği nedeniyle İslam tarihinde özel bir öneme sahip olan köle ayaklanmasında da Kürt katılımı ile karşı karşıyayız.[19]

Musul halkı 905 yılında tekrar ayaklanacaktır. “Bu kez ayaklanmanın başında yerel Kürt elitinin temsilcisi Muhammed ibn Bilal vardı. Ayaklanmanın bastırılması için bizzat Halife’nin kişisel müdahalesi gerekmişti, ama hareket tamamen bastırılamadı. Ayaklananlar tekrar ayaklanarak dağlara çekildiler. 906 yılında güçlü Kürt aşireti Hazbani, Celali aşiretinin de desteğiyle Ninova bölgesini yerle bir etmiş ve bu aşiretleri yatıştırmak için büyük çabalar harcamak gerekmişti. 913 yılına doğru yeni bir Hazbani karşı koyma hareketi daha kaydedilmektedir. (…) 921 yılında ise Almarani aşiretlerinden kurulu bir Kürt ittifakının da ayaklandığım görüyoruz.

979 yılında Büveyhlerin egemen olduğu dönemde ilkin Şehrizar Kürtlerine, ardından da Hakyari aşiretlerine karşı cezalandırma önlemleri uygulandığını” görüyoruz. Bunların dışında Arapların kendi içinden üreyen alternatif hareket ve ayaklanmalarda da Kürtleri göreceğiz. Dine farklı yorum getirip alternatif toplumlar kurmaya yönelen sınıfsal kimlikli Harici, Mazdeki, Karmati gibi hareketlerdeki Kürt varlığı buna örnektir.[20]
“Kürtler için bu ayaklanmalara katılmak demek, her şeyden önce (işgal ve talanları takiben kendilerini zorla vergiye, giderek farklı bir inanca bağlayan) merkeze karşı duydukları düşmanlığı dışa vurmak olanağı demekti.[21] Bu muhalif damardan da kendini ifade eden Kürtler, sonraki yüzyıllarda Anadolu Aleviliği olarak şekillenecek olan inancın da ana damarlarından birini oluşturacaklardır.
Baskılar karşısında giderek Sünni Şafii Müslümanlık içinde inançsal dönüşüme uğrayan çoğunluğuna karşın, azınlıkta kalan Kürtlerin direnişi, İslam’ın tüm farzlarım reddeden teolojik akımın parçası olmaya dönüşecektir. Önce bir bütün olarak İslamiyet’e karşı çıkan, ama devasa baskılar karşısında bunu sürdürecek enerjisini kaybeden halkların, bu kez İslam’ın biçimsel kalıbı altında eski inançlarım ve sınıfsal kimliklerini sürdürme refleksi ile karşı karşıyayız. Türkler özgülünde çok daha kapsamlı bir yansıması ile karşı karşıya kalacağımız bu durum, Batıni felsefenin toplumsal damarım oluşturacaktır.
Kimi önyargılar ve yüzeysellikler içermekle birlikte, dönemin gerçekleri ışığında Ligeti’nin şu yargısına katılmamak olanaksız:
“Belki de bu din, ona katılmış olanlara, asıl yemişini öteki dünyada verecek olan en başlıca ödevin, dinsizleri, hem de sadece dinin hakikatleri yaymak, aklım erdirmek suretiyle değil, daha ziyade silahla, zorla İslam dinine çevirmek olduğunu şuurlu bir şekilde aşılamıştır. Muhammed’in dini, böylece önüne geçilmez, mutaassıp bir istila politikasının yayıcısı olmuştur. Arapların elastiki hareketliliği bundandır[22]

Erdoğan Aydın

<< Nasıl Müslüman Olduk? | İslami Yayılmanın Maddi Koşulları ve Dinsel Mantığı

Dipnotlar
[1] Hodgson, İslam’ın Serüveni, cilt. 1, s. 141.)
[2] Age, c.1 S.145
[3] Age, c.1 S.145
[4] Minorski, Kürtler İslam Ansiklopedisi C.6 S. 1091
[5] Age, c6 S. 1092
[6] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.46
[7] Kemal Burkay Kürtler ve Kürdistan S.115-18.
[8] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.39.
[9] Minorski, Kürtler, İslam Ansiklopedisi, c.6, s. 1093
[10] Arşak Poladyan, VII-X. yüzyılda Kürtler, s. 21
[11] Cemşid Bender, Kürt Ujgarhğt ve Tarihi, s. 78.
[12] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.39.
[13] Arşak Poladyan, VII-X. yüzyılda Kürtler, s. 22
[14] Arşak Poladyan, VII-X. yüzyılda Kürtler, s. 24
[15] Minorski, Kürtler, İslam Ansiklopedisi, c.6, s. 1093
[16] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.38.
[17] A. Poladyan, age. S.25
[18] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.41.
[19] Bkz. Minorski age. s 1093-94
[20] Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.41-2.
[21]Lazerev Mihoyan, Kürdistan Tarihi S.42.
[22]Ligeri, Bilinmeyen iç asya S.172.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Küresel bir devrimin başlangıcına mı şahit oluyoruz? – Andrew Gavin Marshall

Kuzey Afrika ve Küresel Politik Uyanış | Birinci Bölüm İnsanlık tarihinde ilk defa hemen hemen tüm insanlar politik olarak bilinçli,...

Kapat