İslamlaşmanın, Türkler Üzerindeki Kültürel Etkileri, Müslümanlaşmak Türk toplumunu Nasıl Etkiledi?

Kolaylıkla yanıtlanabilen bir soru değil bu. Ancak şu ana kadarki irdelemelerimiz ve diğer bilgilerimiz ışığında soruya çok da olumlu yanıtlar vermek mümkün görünmemektedir.
Esasen salt İslamiyet’in ve salt onun Türk toplumuna etkileri sorunu da değildir bu. Tarihsel olarak insanlığın belli bir gelişim düzeyine tekabül eden dinler, genel olarak insanlığın bilimsel ve entelektüel gelişimi, evrensel kardeşliği, demokratik hoşgörü ortamı, eşitlik ve özgürlük başta olmak üzere temel insan haklarının gerçeklik kazanması açılarından önemli oranlarda engelleyici bir işlev görmüşlerdir. Dinler ile insanlığın gelişimi arasındaki ilişkiye değgin bilimsel gözlem, hu gerçeğin büyük bir açıklıkla görülmesini sağlar.

Özel olarak İslamiyet’in, özel olarak Türk tarihi üzerindeki etkisi sorununa ilişkin de ne yazık ki çok olumlu şeyler söyleyebilmek durumunda değiliz. Ne yazık ki diyorum, çünkü İslamiyet, karşısında kayıtsız kalabileceğimiz dışsal bir olgu değil, toplumumuzun kültürel belirleyenlerinden biridir. Bundandır ki durumun bilimsel çözümlenmesinde duygusal öğelerden uzak bir nesnelliği tutturmamız, bu nesnelliği ifadelendirebilmemiz için zorunlu olan bilimsel cesaret, özgürce sorgulama ve diyalog atmosferi çoğu zaman mümkün olmayabilmektedir.
Söz konusu olan, yaşamı her ayrıntısında düzenlemeye kalkan (totaliter) bir ideoloji olarak İslamiyet ve onu bin yıla yakın yaşayan Türklerin durumu olunca sorun daha da büyük bir duyarlılık gerektiriyor. Kaldı ki, İslamiyet’in tarihsel biçimlenişimiz ve verili konumumuzdaki işlevine ilişkin çözümlemede nesnelliği arayış bundan sonraki tarihimiz açısından da yaşamsal bir önem taşıyor.
Bu noktada, Türklerin İslamlaşmasından salt bir olumluluk olarak sözedegelen ırkçı ve daha ötesi “hidayete ermek” olarak söz eden şeriatçı yaklaşımlarla polemik, tam da bu çalışmanın peşine şimdilik anlamlı gelmiyor. Onların geleneksel yargılarının hangi spekülatif zeminler üzerinde yükseldiği gerçeği, aktardığımız bilgilerce yeterince teşhir ediliyor zaten. Ancak Türklerin Müslümanlaştırılmasında başvurulan araçların kabul edilemezliğini ve neden olduğu tahribatlara ilişkin bizimle paralel olgulara işaret eden kimi aydınlarımızın da, sonuç olarak gelişmeyi olumlayıcı yaklaşımlarına değinmek, bu noktada bir zorunluluk olmaktadır.
Bu zorunluluğu karşılamayı ise, çalışmalarından ciddi anlamda yararlandığım araştırmacılardan biri olan Turgut Akpınar’ın konuya ilişkin kitabındaki genelleme temelinde yapmanın en uygunu olacağını düşünüyorum.
“İslamiyet’i kabul etmekle Türk kavimlerinin elde ettiği en büyük yarar bütün Türklük âleminin manevi bir birlik, kültür beraberliği ve bütünlüğü kazanması oldu.. (…) (bu dönüşümle Türk) kültürleri ‘milli’ vasfını büyük ölçüde kaybetti ama bir bakıma evrensel boyutlar kazanmış oldu'”-” diyen T. Akpınar, devamla:
“…İslam Medeniyetini benimsemekle aslında yepyeni Yüksek Bir Kültüre, gelişmiş bir ilim ve fikir ve sanat dünyasına girmiş oldular, kültür seviyeleri göze batacak şekilde yükselmeye başladı,” diyor. (T. Akpınar, Türk Tarihinde İslamiyet, s.201. « Age, s.202.)
Bu yargılar, öncelikle kitabındaki diğer aktarım ve yorumlarla örtüşmemektedir. Dahası bu yaklaşım, karşı olduğu şeriatçı perspektife dolaylı bir destek sunmaktadır; ki kendisini tarihsel misyon bazında aydınlarımıza onaylatan bir şeriatçılığın, bugünümüzde de çok daha etkili olabileceği açıktır. Söz konusu olan şey, Amerika kıtasının fethinin, Amerikan yerlilerine “uygarlığın gelişi” olarak benimsetilmesinden farksızdır.
Aktardığım yargıları okurken, kendime sordum: Göçebe bir toplum olarak Türklerin, henüz yazık kültürün ilk basamağında olmaları, henüz telif eserler üretmemiş olmaları gibi gerçekler (keza Arapların uygarlık tarihi açısından görece ileri olmaları) bu yargıları doğrulatmaya yeter mi acaba? Elbette ki yetmez.
Söz konusu yargıların doğrulanabilmesi için, sözü edilen “gelişmiş ilim, fikir ve sanat dünyasının” Türklerdeki yansımalarım ve “göze batacak şekilde yükselen kültür” ürünlerini göstermek gerekiyor; oysa salt Akpınar’ın kitabı boyunca aktardığı olgu ve yargılar bile, daha çok aksi genellemeler için malzeme oluşturmaktadır.
Akpınar’ın, Türklerin Müslümanlaşmanın akabinde ortaya koydukları telif eserlere ilişkin yargıları da oldukça kabarıktır:
“İslami döneme girildikten sonra birbiri ardından bazı önemli eserlerin ortaya çıkması… Türklerin fikir hayatında meydana gelen canlanmanın önemi ve anlamı üzerinde durup düşünmek gerekir.”
Ortaya çıkan “önemli” eserler, hükümdarlar için bir nasihatname olan Kutadgu Bilig, Divanû Ulgat-it Türk adk ansiklopedik sözlük, Atabetü’l-Hakajık adk şeriatçı bir nasihatna- me ve Irank vezir Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı yine şeriatçı nasihatnamesidir.
Divanû Uigat-it Türk bir yana bırakılırsa, diğerleri, herhangi bir cami hocasının nasihatlerinden öte hiçbir kültürel değer taşımayan çalışma örnekleridir. Kendileri fikirsel bir parıltı göstermedikleri gibi, daha önemlisi sonraki fikir hayatimizin önünü kesen, hayatı cendereye sokma mantığının yazıya dökülmüş halidirler. Tipik birer egemen güçlere akıl verme kitapları olan Kutadgu Bilig ve Siyasetname, medeniyet tarihimiz açısından gururla anılmayacak eser örnekleridirler; birincisi, toplumu için değil dini için savaşı kutsamasıyla, kadım bütün kötülüklerin nedeni göstermesiyle, tek şefliliği ve yayılmacılığı kutsamasıyla göçebeliğin değer taşıyan yanlarına saldıran bit örnektir, ikincisi ise, İslam topraklarındaki tüm halk ayaklanmalarını ve farklı düşünce biçimlerini tam bir düşmanlıkla karalamaya çalışması, halka karşı güvensizliği ve halka karşı bir egemenlik aygıtı olarak devlet modelinin teorisini yapmasıyla birincisini bile aratır. Bu özgülde Atabetü ‘/-Hakayık’m sözünü bile etmeye değmez.
Esasen sonraki fikirsel hayatımızda canlanma meydana geldiği yargısının kanıtlanması imkânsız. Ancak anlayamadığım bir nedenle, üstelik somut anlatımları aksini göstermesine rağmen Akpınar, “Bu medeniyete katılmakla Türklerin kültür düzeyinde büyük ölçüde bir yükselme yaşandı,'”4’ gibi yargılarında ısrar ediyor; tabii bu “kültürel yükselmenin” ürünleri sorunu tümüyle boşlukta bırakılarak…
“Türk tarihinin en önemli olayı” diye de nitelenebilecek olan Müslümanlaşmanın, Türklerden aldığı milli vasıfların yerine gerçekte “evrensel” vasıflar geçirdiği iddiası da kanıtlanamaz; aksine bizzat Selçuklu ve Osmanlı sultanları aracılığıyla Türkmenlerin yinelenen katli ve başta Türk dik olmak üzere Türklüğe değgin hemen hemen her şey aşağılanıp reddedilirken bir Araplaştırma (ve kısmen de Acemleştirme) sağlandığı açıktır. Bu Türk egemenlerinin Türkçe’nin gelişimine, yazı dik olarak kurumlaşmasına ve yazık kültürün topluma yaygınlaştırılmasına da en küçük bir katkıları olmamıştır. Aksine bu iş de, onlara rağmen halkın ozanlarına, düşünürlerine, siyasal önderlerine ve Bâtıni dergâhlarına kalacaktır.
Özede Selçuklu ve Osmank saraylarından gelen baskı ve asimilasyona karşı Türkmenlerin kültürlerini korumaya yönelik direnişleri, onu yaşatan temel öğe olmuştur. Hilafetin çöküntüleri arasından yükselen Jöntürk ve Kemalist devrimler de bu noktada özel bir misyon yüklenmiştir; ancak saray politikaları açısından yüzyıl boyunca Türklere (ve diğer bağımlı kavimlere dayatılan şey), O. N. Ergin’in de vurguladığı gibi tipik bir “Araplaştırma” olmuştur.
Üstelik bu durum salt saray politikalarının sonucu da değildir; keyfiyet İslam dininin bizzat kavimsel/Arap karakterinden kaynaklanmaktadır. Akpınar’ın, “İslamiyet’in kabulü ile Türkler, ‘kavmi’ve ‘milk’ bir kültürden ayrılıp, evrensel bir ‘ümmet dönemi’ne girmişlerdir, şeklinde ifadelendirilen yanılgısı, İslamiyet’in “evrensel” anlamda bir “ümmet dini” sanılmasından kaynaklanıyor; oysa gerçek bu değil.
Türkleri “evrensel ve yüksek bir kültüre” ulaştırdığı yargısının aksine İslamlaştırma; içsel evrimleri ve özgür iradeleriyle kendilerini kuşatıp yakın ilişki içinde bulundukları Çin, Hint, Acem ve giderek Arap uygarlıklarından ve bunların ürünleri olarak bölgedeki tüm dinlerden aldıklarıyla ulaştıkları ileri sıçrama fırsatının ezilmesi olmuştur. VII. yüzyılda ticari gelişme, şehirleşme ve dinsel çoğulculukla önemli bir kültürel zenginliği, demokratik hoşgörü ve evrenselliği yakalayan Türklerin kültürel yükseliş trendi kılıç zoruyla ezilmiştir. İslamlaştırma, tüm işgaller gibi gayri meşru olan .Arap işgalinin ardından, Türk yurtlarında yaşanan bu kültürel Rönesanssın ezilmesi temelinde gerçekleştirilmiştir.
Özetle İslamiyet önceki aktarımlarımızdan da anımsanacağı gibi, önemli bir düzeye gelen şehirleşme, nüfus birikimi, ekonomik canlılık ve bunlara eşlik eden çok dinli çok kültürlü toplumsal atmosferiyle önemli bir medeniyet havzasına dönüşmüş olan Güney Türkistan’ı, yinelenen dalgalarla yağmalayıp yıkmaktan sorumludur. Bu medeniyet havzasının yıkılıp yağmalanmasının en belirgin sonucu ise, yeni bir medeniyete açılım değil, Güney Türkistan’dan başlayarak Orta Asya ve Çin’in yakaladığı kalkınma, şehirleşme, kültürlerime dinamiğinin yıkılmasıdır. Bu barbarca akınlardan geriye İslam’ın Arapçı uygarlığı ve kuşa çevrilmiş Acem öğelerden başka hiçbir şey bırakılmamıştır.
Unutulmamalıdır ki Müslümanlaştırma, Türk yurtlarının göçebe/ilkel alanlarım değil, aksine en az Araplar kadar medenileşmiş, yani yerleşik ve ekonomik canlılık içinde olan alanlarının işgali ve yağmalanmasıyla başlamıştır; üstelik çok kültürün birlikte ve özgürce yaşayabilmesi anlamında Arap’a göre çok daha medeni bir boyutu da içeren alanlardır buralar.
Akpınar, medeniyet ile yerleşik hayata geçiş arasındaki dolaysız bağa dikkat çekerken haklıdır. Ama onu bir diğer yanılgıya sürükleyen şey, bu önsaptamanın ardından, Arapların Mekke ve Medine’de medenileşmenin dinamiklerini yakalamalarına karşın Türklerin bundan uzak göçebe bir toplum olarak kaldığı önyargısıdır.
Türklerin ağırlıkla göçebe bir toplum oldukları doğru, ancak Türklerin bütünsel olarak göçebe oldukları fikri yanlıştır; tıpkı Arapların bütünsel olarak göçebeliği aştıkları fikrinin yanlış olduğu gibi.
Üstelik VII. yüzyılda şehirleşme ve yerleşik ekonomi Türkler özgülünde de en az Araplarınki kadar önemli bir düzeye ulaşmış bulunmaktaydı. Bu anlamda medenilik göçebelik dengesi anlamında Arapların da Türklerden derde olmadığı, dahası Güney Türkistan örneğinin çok daha yaygın bir şehirleşmeye işaret ettiği de açıktır.
Bedevi akınlarıyla Türkistan’a yaydan şey medeniyet değil, talancılık ve hegemonyadır. 14. yüzyılda bu misyonu ne yazık ki bu kez Türkler yüklenecek, onların da baüya karşı gerçekleştirdiği şey, medeniyet taşıyıcılığı değil talan ve hegemonya olacaktır. Özetle, araştırmacılar olarak kurduğumuz sözün gerçeklerle örtüşmesi sorumluluğunda davranmak zorundayız.
H.G. Wels, Yuan Chwang adlı Budist gezginin MS. 45 yılında Hindistan’a uzanan gezisindeki izlenimlerinden hareketle şöyle bir saptamada bulunur: “Gezici bizlere sadece Türkistan diye bilinen yerlerdeki Türkleri değil ve fakat Kuzey Yolu olarak anılan bölgelerdeki Türkleri de tanıtmakta… Buralardaki birçok kentlerden ve bakımlı yerlerden söz etmekte… Gezicinin anlatışına göre Semerkant büyük ve refah içinde bir kent… Ahalisi son derece uygar… Şunu hatırlatalım ki o tarihler itibarıyla böylesi uygarlaşmış kentlere Anglo-Sakson İngiltere’sinde rastlamak mümkün değildir.
Bu saptama bir yana, o dönemde, başta Buhara, Semerkant, Taşkent, Baykent olmak üzere Güney Türkistan’daki büyük şehirlerin sayısının Arabistan Yarımadasındaki şehirlere göre çok daha fazla olduğunu anımsayalım. Yine bölgenin uluslararası ticaret yolu olan İpek Yolu üzerindeki konumuyla gerek servet birikimi gerek imarıyla Arap Yarımadası’na oranla çok daha uygar bir konumda bulunduğu açıktır. Bizzat Arap kaynaklarından öğrendiğimiz kadarıyla; “Ceyhun Havzası, Soğd, Fergana, Uşrusana, Şaş, İsficap, Buhara, Hutel ve kısmen Harzem’i de içine alan geniş bir saha ile diğer önemli şehirler, ticaret ve kültürel merkezleri” ile Türkistan’ın bu bölgesi, yerleşik tarım ve hayvancılığın yanı sıra uluslararası ticaret yoluna hâkim olmanın avantajıyla tekstil mamulleri, demir, altın, gümüş, deri, kâğıt, misk ihracatının önemli bir merkezi durumundadır. Böylesi kapsamlı bir uluslararası ticaret için gerekli yol, konaklama yerleri ve ticari kurumlaşmanın yanı sıra yoğun bir nüfus barındırmaktadır Güney Türkistan.
Bölgenin ikinci düzeyde büyük şehirlerinden Baykent’in Araplar içindeki namı “Medinetü’t Ticaret”tir (ticaret şehri). Bir tek Buhara kentinden, işgal soması katliamdan geriye kalanların içinden seçilmiş esir olarak 50 bin kişinin alınıp götürüldüğü düşünülürse, ne denli ciddi bir nüfus yoğunlaşması ve şehirleşme/medenileşme düzeyi ile karşı karşıya olduğumuz görülür. Keza bu yapı nedeniyledir ki, artık bu yerleşik Türklerin dinsel ihtiyacım karşılayamaz hale gelen göçebe Türk’ün dini Şamanizm, Güney Türkistan’da terk edilmiş; Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm önemli bir taraftar kitlesi kazanmış, insanlar bu çok dinli yapıyı barışçıl tarzda içselleştirebilecek kadar medenileşmiştir.
Durum buyken Arap işgaline, “Türk’ü evrensel boyutu medeniyete çekmek” gibi bir misyon yüklemek (ve bu anlamda ister istemez aklamak) İslamcı hegemonyanın yarattığı bilinç erozyonu değilse nedir? Aksine, yerleşik unsurları aracılığıyla zaten evrensel medeniyete bağlanan Türk boylarının bu medeniyet dinamiklerinin yıkılıp yağmalanarak yok edilmesi, ardından kendi talan eksenli kurumlaşan medeniyetine koloni edilerek çarpıtılması değil midir söz konusu olan?
Bu özgülde vurgulanması gereken bir diğer gerçek de şu: Araplar, Türkistan’a gelene kadar genellikle ordularla savaşmış ve onları yenince de Yakındoğu’nun şehirlerini yıkımsız ele geçirmişlerdir; buna karşın Türkistan’da tersi olmuş, doğrudan şehirlerle savaşılmış, direnişin büyüklüğü oranında da uygarlık birikimlerinin yıkımı daha büyük olmuş, göçebe Türklerle de işte bu yıkımlar üzerinden ilişki kurmuşlardır. Özetle medeniyet açısından Arapların Türkler karşısındaki konumu sorgulanacaksa, temelde bir medeniyet yıkıcılığı ile karşı karşıya olduğumuz kabul edilmek zorundadır; daha önemlisi Bedevi Arapların ufkunu aşan bu yıkıcılık, bizzat İslamiyet’in şemsiyesi altında yerleşik/medeni Araplarca tezgâhlanmıştır. Göçebe Türklerin medeniyet yoksunluklarına gelince, İslamlaşmanın, bunu ortadan kaldırması gibi somut bir sonucu olmamış, aksine X. ve XI. yüzyıllarda İslamiyet bayrağı altındaki medeniyet yıkıcılığı misyonu bu kez Türklerce üstlenilmiştir.
Özede gerek VIII. yüzyılda Güney Türkistan medeniyetinin yıkımı, gerekse de XI. yüzyılda Müslümanlaşmış göçebe Türklerin, ancak göçebelikle örtüşen cihada seferberliklerinde İslam, ideolojik bayraktarlık işlevi yüklenmiştir.
Ancak Akpınar aksi bir düşünceyle şöyle yazar: “… Bu medeniyet sayesinde ve şüphesiz bu dönemde yerleşik bir hayata geçişin geniş bir ölçüde gerçekleşmesi sonucunda, mütevazı ölçülerde de olsa, ilim ve felsefe alanında az çok eser verebildiler. Dünya ölçülerine vurulduğunda önemsiz kalan bu eserler, kendi geçmişimiz açısından yine de büyük bir gelişmeyi ifade etmişlerdir.
“Bütün bu nedenlerle, İslam medeniyetine girmekle Türkler fikir alanında eski varlıklarından bir şey kaybetmiş olmadılar fakat çeşidi yönlerden birçok değerler kazanmış oldular diyebiliriz.”(9)
Dikkat edilirse tüm bu mütevazı vurgulara rağmen mantık, Türklerin ortaya koyduğu bütün ürünleri, hatta görece yerleşikliği bile Müslümanlığa bağlamakta, Türklerin de diğer kavimler kadar olan yaratıcılığına ve yerleşildiğe geçebileceğine güvensizlik belirtirken, somut veriden yoksun bir tarzda her şeyi İslam’a bağlamaktadır. Oysa İslamiyet aracılığıyla Türklerin ilim ve felsefede gelişme sağladıklarının somut bir örneği verilemeyeceği gibi, eski değerlerinden önemli şeyler kaybettikleri ortadadır.
Gerçekte Türkler, daha VII. yüzyılda önemli bir yerleşildik düzeyi yakalamış ve eğer Arap akınlarınca yıkılmamış olsaydı bu konuda zaten önemli bir evrime girdiklerini göstermişlerdir. Bu da bir yana; peki ama söz konusu bu önemsiz yaratıları İslam medeniyetiyle nasıl ilişkilendirmektedir? Burası belirsiz. Oysa Akpınar’ın yer yer ifade ettiği, yer yer Gazzak’ye yüklemeye çalıştığı bilim ve felsefe karşıtlığının bizzat İslam’ın özsel yapısına ilişkin olduğu anımsanırsa Türklerin de bu alanlarda geri kalışında İslam’ın sorumluluğundan söz etmek daha gerçekçi olurdu.
Arap işgaliyle Güney Türkistan’ın birikmiş tüm kültürel ve ekonomik değerleri yağmalanmıştır. Heykeller ve tapınaklar yıkılmış öncelikle; bu uygulamanın en çarpıcı yanı da, medenileşmenin abe’si olan bir yaklaşımla bunlara, estetik boyutlarıyla korunması ve başkalarının kutsalı olarak saygı duyulması gereken varlıklar gözüyle bakılmamıştır; aksine onlara çok tipik barbar/ilkel bir yaklaşımla, eritilince ne kadar altın ve değerli madene dönüştürülür gözüyle bakılmıştır. Kitabın başında da işaret ettiğim gibi bu davranışın Kortes’lerin, Kolomb’ların medeniyet yıkıcı davranışından hiçbir farkı yok.
Düşünün bir, Şeriatçılık, koşullandırabildiği taraftarına, 14 yüzyıllık bir olgunlaşmaya rağmen bugün bile evrensel bir estetik değer kazandıramamıştır; bunun yerine “bizim” dinimizin türevi olarak üretilmiş olan veya işimize yarayan yaratıların estetiği “iyi”, “bizim” dinimizin dışladığı ve gereksiz gördüğü ise “küfür” ve değersizdir bilinci vermiştir. Bugün bile hâlâ Ayasofya’yı cami yapmak için didinip duran ruh halini medeniyetle nasıl ilişkilendirebilirsiniz?
Ancak din sayesinde ta günümüze taşınabilecek göçebe, yağmacı, fetihçi, yani medeniyet karşıtı bir kimlik değil midir söz konusu olan?
Bir diğer çarpıcı nokta da bu yıkıcılığın Bedevilerce gerçekleştirilmesidir; yani Arap’ın şehirlisinin dinsel bir misyon ve ganimet karşılığında güdülediği Arap in göçebesi tarafından! Peki ama Arap’ın göçebesi Türk’ün göçebesine mi saldırmış? Hayır! Arap’ın göçebesi Türk’ün medenisi üzerine saldırıp, onun tüm birikimlerini ve gelişme potansiyellerini yağmalamış; özlü bir ifadeyle, Türk halkların medeniyet lokomotifini ortadan kaldırmıştır.
Gerçeklik buyken, kimi aydınlarımızın, böyle başlayan bir süreci, Türklerin “yüksek bir medeniyete geçirilişi” olarak yorumlamaları, bizzat kendilerinin gerçeğe yabancılaşmaları, keza o çok karşı oldukları kuşku götürmez şeriatçılığın değirmenine su taşımak oluyor.
Kaldı ki hiçbir medeniyet, bu niteliği nedeniyle, yaptığı barbarlıklardan dolayı aklanma mazeretine sahip olamaz. Dünyamızın ulaştığı noktada bir şeyleri aklama veya yadsımanın ölçütü özgül çıkarlar, koşullar veya toplumun önyargıları değil, çağdaş insanlık değerleridir.
Paralel bir süreç olarak anımsanmaktır ki, “iki dünyanın buluşması”, “Bad medeniyetinin Amerika’ya taşınması” gibi gerekçelerle Hıristiyan-İspanyol işgalini aklamaya çalışanların aksine çağdaş insanlık, olaya bir yüksek medeniyete geçiş olayı olarak değil, düpedüz barbarlık ve insanlık ayıbı olarak bakıyor. Böyle bir bakışı ifadelendirenlerin arasında yer alan kimi papazlar da, bundan dolayı Hıristiyanlıklarından vazgeçmiş olmuyorlar; ama toplumların, artık böylesi suçlara ortak olamayacak yeni bir Hıristiyanlık kavrayışı düzeyine yükselmesine katkı sunmuş oluyorlar.
Aynı problem bizim özgülümüzde daha da geçerlidir; hiçbir barbarlık, ne medenileşme iddiası ne de onun Allah adına yapılmış olması gibi gerekçelerle aklanamaz; üstelik bu tutum eskinin fikir jimnastiği yaparak yargılanması için değil, bizzat yaşadığımız günde demokratik bir kültürün yaygınlaşması için zorunludur.
Bu noktada toplumsal kültürümüz ve önyargılarımız açısından çanakçı probleme uzanıyoruz; peki ama Arap’ın göçebesinin talancı özelliğiyle bu kadar uyumlu olmuş, onun bu barbar yanım Tanrı düzeyinde kutsamış, üstelik onun bile gerisine giderek, üstüne üstlük kabile demokrasisiyle örtüşen çokkültürlü yanını da yok edip, tüm diğer inançları “kâfir” diye dışlayarak her şeyi belirleyen bir ideolojinin, medeniyet ölçütünde bilimsel değeri ne olabilir?
Öyle ya, yüksek medeniyet deyince, insanın aklına, her sınıftan, her ulustan, her cinsten, her dinden, her inançtan insanın eşit haklara ve haklarım kullanabilme özgürlüğüne sahip, temel gereksinimleri karşılanan, bilimsel, sanatsal ve kültürel gelişkinliğe sahip bir toplum geliyor; tarihsel düzeydeki ölçütümüzün de, en azından bu yönelimlere uygun bir toplum yapısı olması gerekmez mi?
Peki ama İslamiyet’i, onun kurduğu devlet/toplum yaşamlarım, onun belirlediği tarihsel evrimi bu açılardan sorguladığımızda, olumlu sonuçlara ulaşmamız mümkün mü? Esasen T. Akpınar’ın da bu noktadaki yama, kitabının bütününde çok net görülebildiği gibi olumsuz. Peki o zaman nerede kalır Müslüman’dan Türk’e aktarılan medeniyetin yüksek ve evrensel düzeyi?..
Her şey bir yana, İslamlaştırmanın, sözcüğün gerçek anlamında evrensel bir kültüre yükseltmesi de zaten doğası gereği olanaksız; çünkü İslamiyet’in bizzat kendisi, evrensel etkilenmeye karşı Tanrısallıkla berkitilmiş bir Arap kültürüdür.
Oysa aynı dönemde Güney Türkistan şehirleri, hem doğunun ve batının dinlerine hem de doğunun ve batının tüccarlarına yataklık yaparak hem evrensel kültür hem de sermaye biriktiriyordu. İslam egemenliğinin aktardığı medeniyet, işte bu medeniyetin talanı ve Türklerin yakaladıkları çağın gerisine itilmesi sonrasında gerçekleşecektir. Dolayısıyla Türklerin Müslümanlaşmayla birlikte açıldıktan medeniyet, “yüksek ve evrensel” bir medeniyet değil, sadece kendi göçebelerine göre görece gelişkin ama Arap olan bir medeniyet olacaktır.
Üstelik o konjonktürde yaşanan bu medeni yükseliş, sonraki gelişme potansiyellerinin önünü kapamak anlamında ciddi bir handikap nedeni olmuştur Türkler için. Eğer İslamlaşmamış olsaydık, dünya Rönesans’ı yaşarken bizim daha da içe kapanacağımızı, dünya, Sanayi Devrimi’ni yaşarken bizim hızla çözülen bir yarı sömürge olacağımızı kim iddia edebilir? İşte bu noktada, verili durumu “en uygun” addedip, dünyanın uygarlık düzeyini yakalayamamamızı değil de (islam ordularınca yıkılıp yağmalandıktan sonra), görece gelişmemizi İslamiyet’e bağlayan bir yaklaşımla karşı karşıyayız; ki İslamiyet’e sonuna kadar direnmiş olan Türk boylarının, İslamlaşan Türk boylan gibi kendilerini üretememiş olmaları sorununun sağlıklı yanıtı, İslamlaştırma sırasında uygulanan zulmü es geçip Türk-İslam sentezine kapı açan Z. V. Togan’ların yaklaşımlarıyla verilemez. Aksine, bu sorunun yanıta, İslamlaşmayan Türklerin Arap’ın kılıç zoru ile birikimlerini kaybetmelerine karşılık İslamlaşan Türk egemenlerinin geliştirdikten talanlarda aranmalıdır.
Bu dış ve iç basınç karşısında, Müslümanlaşmayanlar kendilerini bağımsız olarak üretemeyecek denli küçük ve harap edilmiş topluluklar olarak kalırken, diğerleri devletleşme ve fetihlerle büyümüş ve Abbasi çözülmesi somasında ortaya çıkan boşlukta, yine militarizmin avantajıyla İslam dünyasının egemenliğine yükselmişlerdir.
Bu realiteyi salt olumlu yanlarından da görmek mümkün tabii; ama bu yaklaşım, Türk tarihini, ehvenişer ile yetinen bir yerden ve tabii tarihin egemenlerinin gözü ve çıkarlarıyla yazmak anlamına gelmektedir.
Bu çerçevede, “tanınmış tarihçilerimizin (Akpınar’a-E.A.) makul görünen bütün bu söylediklerine rağmen, Türkler İslamiyet’i kabul etmeselerdi tarihlerinin akışı nasıl olurdu, sorusuna verilecek cevapların belki tarih felsefesine giren bir spekülasyon veya bir kurgudan ileri ilmi bir değer taşımasına imkân yoktur,'” n> şeklindeki yaklaşım, bilimsel görünüşünün alanda duruma teslimiyet anlamı taşımaktadır. Üstelik Türklerin VII. yüzyılda Güney Türkistan’da yakaladıkları yerleşik konum, ekonomik ilişkileri ve nüfus birikimi gelişkin, çok dirili ve ademi merkeziyetçi sentezle, günümüzde ulaşılmış çağdaş insanlık değerleri ve ekonomik gelişme potansiyellerine çok daha yakın olduklarım düşünmek akla yakın görünüyor. Zaten yıkımları da, Arap toplumundan geri olmalarından değil, tam tersine, onun barbarlığına karşı koyamayacak denk medeni olmasından kaynaklanmıyor mu?
Tabü konuya hangi açıdan bakağımız sorunu burada tayin edici önem kazanıyor. O dönemin göçebe-egemen sınıf bakış açısı çerçevesinde İslamiyet, gerçekten de Türklerin diğer halkların topraklarım işgal ve ilhak etme potansiyellerini en üst düzeye çıkaran bir kültürel çerçeve sunuyordu (tabk
Age, s.203.
saptamamız göçebe Türkler için geçerli; çünkü şehirdekiler zaten ticaret, küçük üretim ve çiftçilikle uğraşıyorlardı, talan diye bir sorunları yoktu, aksine, medeniyetierini kurumlaştı- rabilmeleri için talan döneminin sona ermesini istiyorlardı). Yani ideoloji olarak İslamiyet göçebe Türklerin egemenleri açısından cazip geliyordu. İslamiyet ile Türkler arasında kurulan bağ, Türklerin diğer tüm kültürlerle harmanlanarak gelişmeye başlayan olumlu yanları değil, diğer halklar ve kültürlerle kardeşçe yaşam üretmeye karşıt olan talancı yanları ve bunun devletieşme gereksinimiydi.
İslamiyet, göçebe/ilkel yanlarından yakaladığı Türk boylarının bu yanlarım Tanrısal düzeyde kutsayıp dondururken, onların talan ve işgal temelinde biçimlenen birlik ve yükselişlerini de adeta güdül’eyen bir işlev görmüştür. İşte İslamiyet’in yenileyip güdülediği bu birlik, kuşkusuz ki daha VII. yüzyılda çok dinli ve şehirli bir yaşam içinde medeni bir birliği üretmiş Türk tarihi açısından tek birlik seçeneği değildi; Türkler, diğer kimi örneklerde de görüldüğü gibi, medeni yoldan da birlikler ve ekonomik canlılık üretme yeteneğini yakalamış bir toplumdu. Ki eğer Arap saldırganlığınca yıkılmamış olsaydı, bunu geliştirip kurumlaştıracağına inanmamak için en küçük bir neden bile görülmemektedir.
İslam’m şemsiyesi altında sağladığımız birliğe gelince; bu hem gurur duyulacak bir birlik olmadı; çünkü bu birliğin harcım, başta diğer Türkler ve Müslümanlar olmak üzere ta Viyana kapılarına kadar başka halkların yağması ve toplumumuzdaki demokratik öğelerin tasfiyesi oluşturdu. Üstelik bu kurumlaşma daha sonraki çöküntü ve geri kalmışlığın yapısal nedenlerini bizzat içinde taşıyordu.
Nitekim bu gerçeklik daha sonra bizzat T. Akpınar tarafından da şu ifadelerle teslim edilmektedir: “Yaptıkları devamlı gazalar, Türklere birçok yararlar sağladı, fakat sonunda ekonomik iflasın da baş nedeni oldu. Çünkü devletin en önemli gelirlerinden biri, gazaların sağladığı ganimetier, fethedilen ülkelerden elde edilen gelirlerdi. Daha önce Müslüman Arapların yaşadığı şekilde çekilme ve yenilme dönemi başlayınca, bu tür gelirler kesildi ve devamlı fetihlere göre kurulmuş devlet teşkilatı sonunda suyu çekilmiş değirmene döndü. Ekonomik alandaki bu çöküşün benzeri bir durum, hukuk alamnda da yaşandı. “(12)
“İktisatçı Gustav Ruhland’ın ısrarla üzerinde durduğu husus, ganimet gelirinin ekonominin gelişmesinde, milletin refahında, esaslı, olumlu bir rol oynayamayacağıdır. Çünkü ekonomi, prodüktif, üretici (mal ve hizmet) faaliyetler sayesinde gelişir: Ziraatte gittikçe daha iyi, ıslah edilmiş metod- larla üretimin artırılması, denizcilik, nakliyecilik gibi hizmetlerin yaygınlaştırılması, sanayi ve zanaat alamnda çok üretim ve bunların dışarıya satımı gibi. Halbuki ganimet mallarının belirli bir sınıf içinde paylaşılıp yenmesi, gelip geçici arızi bir ferahlık sağlasa da bu, bir ülkenin tümüyle ekonomik refahım ve gelişimim sağlayan bir yol değildir. Ruhland’ın deyimiyle ganimeder ‘soygun geliri’ idi. Bu yüzden de ekonomi açısından kendisine bel bağlanacak bir gelir çeşidi değildi.'”
Peki gaza esasına göre kurulmuş bu devlet teşkilatlanmasının asli sorumlusu kimdi? Gazayı kutsayıp cihadı siyasal yaşam ve örgütienmenin zorunlu gereği haline getiren İslamiyet!
Göçebe toplum olmaktan gelen ve bizi o dönem ölçütlerinde bile medeniyetten uzak tutan yağmacılık Türklerde de önemli bir gelir kaynağıydı; ancak hiçbir şekilde Müslümanlıktaki gibi sistemli, merkezi ve ideolojik gerekçelendirmeyle zorunluluk haline getirilip Tanrısal kutsamaya sahip bir yöntem değildi. Üstelik salt bu aracın özgülünde bile, bizde İslamiyet’in medeniyetten uzaklaştırıcı temel bir işlev gördüğü ve sonraki gerilememizden sorumlu olduğu gerçeğinin altım ısrarla çizmek durumundayız. Kaldıki bu sorun, günümüzde bile medenileşmeyi içselleştirmemiz için temel bir engeldir;
hâlâ başkalarının topraklarını ısrarla “bizim” gören kültürel şekillenmemizin ask öğesi İslamiyet’in bu nitekğidir çünkü.
Asyatik üretim tarzında başlayan çözülme ve bu çözülmeyi besleyen kültürel ve dinsel evrensekeşme şeklinde bir evrim geçirerek VII. yüzyılda medenileşmeye ve demokratikleşmeye başlayan Türkler, tam da gekşme ve dönüşümlerinin bu aşamasmda, henüz kendini koruyacak siyasal ku- rumsaüaşma aşamasma gelemeden talan amaçk Arap/İslam akınlarının o korkunç saldırısıyla ezildiler.
Tarihin o ilkel ve kıkçlarm bekrleyici olduğu konjonktüründe kendilerini güçlü kılan merkezi yapılarının da yokluğu nedeniyle saldırılan sonuna kadar göğüslemeleri mümkün olmadı; kendi doğal evrimlerini tamamlayamadan karşılaştıkları bu etkin dışsal dinamikle, savaşlarla geçen ilk yüzyıldan sonra kâh boyun eğen kâh direnen bir kültürel, siyasal, ekonomik çözülme ve yeniden biçimlenme sürecine girdiler. Aynı sürece eşlik etmek üzere Türk toplumu içinde de gelişen sınıf farklılaşması, İslam tercihini belirleyen tamamlayıcı öğe oldu ve diğer Türk toplumlarına da bizzat Müslümanlaşmış Türkler aracılığıyla boyun eğdirilmek kaderi düştü. Medenileşme yönünde önemli kazanımlar sağlayarak VII. yüzyılda göçebe kimliğini geri plana atmaya başlayan Türk boylarının doğal evrimine yapılan bu etkin Arap müdahalesinin sonucu ise, 300-350 yıllık bir katık sürecin sonunda göçebe kimliğin bu kez Tanrısal kutsanmayla egemen olduğu İslamlaşmış bir Türk toplumu oldu.
Kuşkusuz başta her şey iyi görünüyordu; Türk boylan hazmedilmesi zor yöntemlerle de olsa tek bayrak altında toplanıyordu. Bu yoka, ahlaki bakımdan hazmedilemez olsa da günden güne genişleyen alanların egemeni oluyorlar, alınış tarzları gayri meşru olsa da başka halkların ekonomik birikimlerine el koyarak zenginleşiyorlardı.
Ancak bu yeni kurumsallaşma, kültürel çeşitliliğe, demokratik evrime, bilimsel bir gelişme ve üretimci bir uzmanlaşmaya, dolayısıyla sanayileşmenin potansiyellerini yaratacak olan ademi merkeziyetçi şekillenmeye de izin vermiyordu. Tevekküle dayak kültürel biçimlenme ve her türden yeniliğe karşı durma refleksi de topluma iyiden iyiye nüfuz edince, Orta Asya’dan başlayıp ta Viyana kapılarına uzanarak, üretimci ve yaratıcılıktan uzak kanlı bir tarihin parçası oldular. Egemenler, işte böylesi bir tarih temelinde, devlet kuruluşlarını öğretip yıkılışlarım gizleyerek, iç katliamlar da dahil oluk gibi akıttıkları kanları görmezden gelerek, neredeyse bütün komşu ülkeleri “bizim” gösteren haritalarla başarılı bir gözbağcılığı yaptılar. Ancak böyle bir tarihin üzerinden sonuçta geldiğimiz ver yıkım olacaktı; halkın o özlü deyişiyle “haydan gelen hu’ya gitti!” Dökülen ve döktüğümüz kanlar, çektirdiğimiz ve çektiğimiz acılar da cabası…
En önemlisi İslamlaşma sonrasında bizler, herkesin inancında özgür, ama buna rağmen kardeş ve birlikte olabildiği, birliğin dinlerce değil insanlık değerlerince kurulduğu, en büyük erdemin şu veya bu dine mensup olmak ve başkalarını kendi dinimizden yapmak için cihat açmak değil, başkalarının bizimle eşit olan hak ve inançlarına saygılı, yani gerçekten evrensel bir kültüre ulaşma olanağından yoksun kaldık.
Arapların bize yaptıklarını, biz de (onların bize yaparken kendileri için meşruiyet bayrağı yaptıkları ideolojiyle) başka halklara yapak; onların birikim ve medeniyederini, apkı Arapların bizim birikim ve medeniyetimizi yağmaladıkları gibi yağmaladık; yüz binlerce insan öldürdük, yüz binlerce öldük. Bu politikaların kurbanı olup ölen insanlarımıza ‘şehit’ dedik ve onların intikamım almak adına ölülerin sayısını ha bire arttırdık. Toprağı kutsadık, ama üstünde yaşayan insanların hak ve özgürlüklerine değer vermedik. Medenileşmemizi zorlaştıran bu kültüre kendimizi hapsettik ve sürekli fetihlerle, savaşlarla övünen militarist bir kültüre teslim olduk. Oysa bu yaptıklarımız, tıpkı Arapların bize yaptıkları gibi, insanlık açısından gayri meşruydu. Dahası, bu yaptıklarımızın Araplara karşı yurtlarımızı savunduğumuz zamanki gibi onurlu ve zorunlu olmaması bir yana, bunu sorgulamayan bir tarih bilinciyle, hâlâ işgaller ve hak ihlalleriyle kirlenen, kana boğulan günümüz dünyasına olumlu bir müdahale yapmamız da olanaksız.
Daha ilginci, tüm bu süreçlerde karşı tarafın din adamları, kendilerinden ölenlerin cennete, bizlerin cehenneme gideceği masalıyla kendi halklarım motive ederken, bizim din adamlarımız da bizden ölenlerin cennete, onların cehenneme gideceklerine ilişkin fetva verip bizleri ta Viyana önlerine kadar katliamdan katliama, talandan talana sürdüler; bizler o en saf yanımızla inandık ve “Allah için” öldürmeye, ölmeye, birilerini zorla bize boyun eğmeye, bizim gibi olmaya veya bize cizye vermeye mecbur bıraktık. Yendiklerimizi köle yapmak gibi alışkanlıklarımız yoktu eskiden, evelallah şeriattan öğrendiğimiz şekilde köleciliğe bile bulaştık; “başkalarının” kadınlarım cariye yapmak, “kendi” kadınlarımızı eve ve çarşafa kapatmak gibi alışkanlıklarımız yoktu, evelallah edindik; kadının sözü yarım erkek inandırıcılığında, miras hakkı yarım erkek değerinde değildi, çocukları üzerinde hiçbir hakka sahip olmayıp boşama keyfiyetinden yoksun değildi, evelallah yaptık; Müslüman olmayanın haklarını çiğnemek üzerinde biçimlendirilmiş “yüksek” bir hukukumuz yoktu, evelallah edindik vs. vs…
Sözüm ona bütün bu insanlık dışı uygulamaları, Allah biz seçilmiş kullarına “hak” vermişti; Kur’an öyle yazıyordu!.. Trajedinin en büyüğü de, tüm bu insanlık dışı işleri Tanrı adına yaptığımıza inanarak/inandırılarak daha bir gönül rahatlığıyla, vicdani baskılardan kurtularak yapmamızı sağlayan bir meşruiyet ölçüsü edindik…
Kuşkusuz İslam medeniyeti bundan ibaret değil; üstelik işgal ettiği medeniyetlerin de birikimlerini sindirmesiyle birlikte Arapların, özellikle 9-10. yüzyıllarda, bizden ve ötekilerden daha ileri bir medeniyet düzeyi yakaladıkları da doğru. Ancak söz konusu olan Türklerin Müslümanlaştırılması (veya Amerikan yerlilerinin Hıristiyanlaştırılması) sürecinin aslı, öne çıkarılması gereken gerçekleri ise, burada kimin daha medeni olduğu gibi işgalleri meşrulaştıracak ayrıntıları öne çıkarmaktan daha gerici bir tarih yazımı olamaz (Bu noktada günümüzdeki emperyalist işgallerin de aynı bahanenin ardına sığınarak kendini meşrulaştırmaya çalıştığı özellikle anımsanmalı). Dolayısıyla eğer Türklerin İslamlaşmasının nesnel öyküsünü anlatacaksak, (bizzat medeniyeti içselleştirmemiz açısından bile) buradaki başat yan, yaşanan hak ihlalleri ve bizden götürdükleridir.
Bunlar bir yana, tüm dinler ve egemen oldukları toplumlar örneğinde de yinelenmesi gereken şey; kişinin anlam dünyası, kendisiyle Tanrısı arasındaki vicdani ilişki olarak saygın olan dinlerin, bir siyaset etme ve toplumu kontrol etme aracı olarak kullanıldıkları andan itibaren hızla kirlendiği ve kirlettiği gerçeğidir. Siyasal ilişkilere özgü tüm olumsuzluklarla malul olan dinsel siyasetler, ortaya çıktıkları toplumsal ilişkilerin değişimi sonrasında kaçınılmaz olarak geri bıraktırın, farklılıklara karşı baskıcı ve totaliter bir misyon yüklenmişlerdir. Ortaya çıktıkları dönemde gördüğü ilerici işlev veya kriz çözme potansiyelleri de, önermelerini kutsayıp değişmez ilan etmelerinin yanı sıra diğer dinlere karşı yayılmacı, ezici bir mantaliteye sahip olmaları nedeniyle hep sorunlu olmuştur.
Nitekim İslamiyet de, ortaya çıkağı koşullarda Arap toplum örgütlenmesinde görece bir ilerleme aracı olurken, diğer yandan siyasal motivasyonlarıyla Arap Yarımadasından başlayarak dünyamızın kan gölüne dönmesinde önemli işlevler gören araçlardan biri olmuştur. Bundandır ki Arap toplumunun kültürü çerçevesinde ve Arapların gelinen noktadaki ekonomik, toplumsal gereksinimlerinin ürünü olarak ortaya çıkıp, Arapların kabile topluluğundan kavme, devlete ve görece yüksek bir kültüre ulaşmasını sağlayan İslamiyet, aym zamanda onların talancı, totaliter, köleci eğilimlerini de tüm komşu halkların başma musallat eden bir işlev görmüştür. İşte bu dinsel ideoloji, önceden Araplar özgülünde görebileceği misyonu yerine getirdikten sonra da bu kez ne yazık ki Türklerin elinde aynı misyonu yüklenecektir.
Bu anlamıyla bilimsel bir bakış açısından, “…Araplar dışında İslam’a en çok hizmet etmiş ulus Türklerdir. Çünkü onlar, İslam ülkeleri üzerine çullanan Haçlı orduları ve Hıristiyan devlederce yüzyıllarca savaşarak belki İslamiyet’in yok olmasını önlemiş oldular,'” gibi bir yaklaşımı bu coğrafyanın seçkin aydınlarından birinin kaleminden okumak, herhalde bir talihsizlik olsa gerek.
İnsanlık değerleri açısından bir hayli sorunlu olup karşı tarafın egemenlerinin de kendi halklarım bize karşı motive etmesinin ideolojik gerekçesi olarak kullanıla gelen bir tarz bu. Böylesi yaklaşımların, karşı tarafın dilinde, “Ön Asya’dan başlayarak Anadolu ve tüm Balkanlar dahil yüzyıllarca Hıristiyanların olan toprakların geri alınması için savaşmak ve Müslüman devletlerin akınlarına karşı yüzyıllarca savaşarak Hıristiyanlığın korunması!” haline dönüşebilirliği unutulmamalı. Her iki yayılmacılığı da karşıya almadan, onların dinsel gerekçelendirmeleri ve meşruiyetleri karşısında tarafsız olunmadan bilimsel bir çözümleme yapılamayacak bir denklemle karşı karşıyayız. Dolayısıyla laik, bilimsel, nesnel olmak iddiasındaki avdın ve tarihçilerin kurdukları cümlelere çok daha özenli olmaları gerek; özellikle de dinlerin tekrar siyasal bir araç olarak popülerleştiği günümüz koşullarında…
Özetle tüm toplumlar gibi Araplar ve Türkler için de geçerli olmak üzere totaliter (veya Hıristiyan ortaçağında gördüğümüz gibi totaliter yorumla ele alınabilen) dinlerin belirleyici olduğu medeniyetler, olduğu keskin bıçak örneğidirler; dolayısıyla İslamiyet’in, kişilerle Tanrıları arasındaki o saf, vicdani kavranışından ayrımla, “medeniyet hususunda organize eden araç” olarak olumlanması fikrine karşı itilak elden bırakmamak gerek. Hele kı nesnel, laik, bilimsel, adil olmak gibi iddialarımız varsa!..
T. Akpınar’ın yaklaşımındaki sorunlar bu kadarla da bitmiyor.
“Türklerin sürdüğü göçebe yaşamın gelişmiş bir ilim ve felsefe için müsait bir ortam oluşturmadığı” ve bilimsel gelişme için huzurlu ve yerleşik bir yaşam, hürriyet ve toplumsal refah gerektiği şeklindeki doğrulan takiben şu yargıda bulunuyor:
“…Türkler bu medeniyete geçtikten sonra ilim ve felsefe alanında dünya ölçüsünde çok büyük başarılar sağlamasalar bile, İslami eserler sayesinde mevcut ilmi ve felsefi çalışmaları bir ölçüde öğrendiler ve kendileri de eskisi ile kıyaslanmayacak derecede bu konularla da meşgul olmaya başladılar, birçok eserler yazdılar.”;İ3)
Türklerin Müslümanlaştığı dönem, bilim ve felsefenin İslam topraklarım terk etme noktasına geldiği/getirildiği dönemdir. Peki ama başta antik Yunanlılar ve Sasaniler olmak üzere dışarıdan alınıp geliştirilen bilim ve felsefe, neden ve kim tarafından İslam topraklarını terk etme durumuna getirildi? Daha öncesinde nasıl olmuştu da gelişmişti?
İslam yayılmasının neden olduğu büyük servet birikimi ve görece özgürlükler ortamında, dine, siyaset etme aracı dışında pek de itibar etmeyen kimi halifeler ve kimi yerel egemenlerin sunduğu destek sayesinde Arap dünyası, 9. yüzyılda ciddi bir bilimsel ve felsefi atılım gösterecektir. Ancak Antik Yunan birikimlerinin Arapçaya çevrilmesi temelinde gelişen bilim ve felsefe, kısa zamanda, şeriatın insanlara sunduğu dar çerçevenin içine sığmayacak ve dinin temel mantıki sistematiğinin inkârı noktasına varacaktı.
Bununsa, özellikle Arap yayılmasının durmasıyla başlayan ekonomik kriz atmosferinde kendi karşıtını üretmesi kaçınılmazdı. Nitekim uzun sürmemiş ve başta Farabi, İbni Sina ve diğer tanınmış isim ve felsefi disiplinleriyle bilimsel düşünüş ve arayışlar, Gazzali’lerin kaleminden “kâfir” ilan edilerek, bir daha geri dönmemek üzere İslam topraklarım terk etmek zorunda kalacaktı.
Esasen sözcüğün gerçek anlamında “İslami bilim eserleri” ve “İslami bilim insanları” zaten hiç olmamış; ancak İslam egemenliği altındaki topraklarda bir dönem gelişme olanağı bulan bilimin, İslam’ın temel felsefi sistematiğine tosla- yarak dışlanması söz konusu olmuştur.”6′ Dolayısıyla Müslüman olduktan sonra Türkler, her ne kadar kendilerinden daha gelişkin bir medeniyet ortamına yükseldilerse de, yine bizzat bu nedenle somaki süreçte daha ileri gitme olasılığından da bütünüyle yoksun kalacaklardı; İslamcı motivasyonun da etkisiyle mimaride önemli aşamalar katettilerse de, bütünsel olarak içine düştükleri ortam, bilim ve felsefesi açısından tam anlamıyla çorak, daha önemlisi felsefi düzeyde bilim, akıl ve sorgulama karşıtı bir ortamdı.’1 ‘
Keyfiyet buyken aydınlarımıza, şeriatçı ve Türk-İslamcı safsatalara gerekçe yapılabilecek noktalarda kapı açan yaklaşımlara karşı daha duyarlı olmak düşüyor. Aksine, bilimsel arayışlara karşı hep kuşku üretmiş olan İslamiyet’in, yarattığı yıkımlar sonrasında Asyatik üretim yapımızı daha da statik hale getirmesiyle, gerçekte Türkleri, bilimsel gelişme potansiyelleri açısından tam anlamıyla çoraklaştırmıştır.
Esasen sanat ve mimari açısından da İslam’ın katkıları sorgulanmayı gerektirir. Nitekim Akpınar’ın da aktardığı gibi, D. Kuban, “Bizans ve Rönesans kiliseleriyle, büyük Osmanlı camileri arasındaki ilişkilerin, aynı camilerle diğer İslam camileri arasındaki ilişkilerden daha fazla olduğuna… İslam sanatı denilebilecek tek sanat kolunun da ‘yazı’, ‘hat sanatı’ olduğuna dikkatimizi çeker.
“Bütün İslam âleminde sanatın, İslam dinine paralel olarak bir birlik ve bütünlük gösterdiği iddiasının doğru olmadığı kabul edilince, bunun bizim konumuz açısından en önemli sonucu, İslam sanatının, sanatımız üzerindeki etkilerinin sanılandan az olduğudur. Çünkü aslında belirli ve bütünlük arz eden bir İslam sanatı yok ise onun etkilerinden söz etmek de mümkün olmaz.” (Daha geniş bilgi için E. Aydın, İslamiyet Gerçeği, c.2, 3. Bölüm. ‘1 T. Akpınar, Türk Tarihinde İslamiyet, s.182.)
Söz buraya gelmişken D. Kuban’ın şu özlü yargısını da aktarmadan geçmeyelim: “İslam dinini kabul eden milletlerin sanat alanındaki yaratmalarını bir isim altında toplamak, bilim adamlarını bütün bu yaratmaları açıklayacak genel ilkeler bulmaya ve İslam sanatının bütününün üzerinde oturduğu bazı koşulların var olduğunu düşünmeye zorlamıştır. Sadece bu alandaki araştırmaların yetersizliği değil, bazen de önüne geçilmez bir genelleştirme isteği, İslam dünyası araştırıcılarını, dini kültürün birliğinden dolayı sanat ifadesinin de birlik gösterdiği şeklinde, pek sağlam olmayan bir sonuca ulaştırmıştır. Bu iddia bütün Batı sanatını Hıristiyan kültürü ile açıklamak istemeye benzer. Oysa ki bunu Batık sanat tarihçileri (çok karışık İslam dünyasına nazaran) çok daha homojen bir Avrupa için bile ileri sürmüyorlar.”0 ”
İşte nasıl ki bütünlüklü bir İslam sanatından söz etmek bilimsel bir masal ise, aynı şekilde bir “İslam bilimi”nden ve Avrupa’nın, medeniyeti “İslam bilimine” borçlu olduğundan söz etmek de bundan çok daha temelsiz bir masal örneğidir. Diğer kültürel, siyasal, sosyal belirleyenler de anımsandığında İslam medeniyetinin, dünyanın gelişimi ve özel olarak da Türklerin medeni gelişimi üzerinde, olumlu anlamda dikkate değer bir işleve sahip olamadığı gerçeği daha da belirginleşir.
Kuşkusuz genel olarak İslam âlemi, özel olarak da Türk dünyasının geri kalışında ekonomik yapı ve diğer dışsal faktörlerin önemini görmezden gelmek gibi bir idealizme düşmemek gerekiyor.
Ancak bunların ötesinde İslamiyet’in, egemen olduğu tüm bu toplumların, istisnasız geri kalmışlığı üzerindeki rolünü de özelikle bilince çıkarmak, bundan sonraki şekillenmemizin olasılıkları açısından zorunludur.
İslam âleminin, tarihi boyunca gerçekleştirdiği onca talana ve geniş ekonomik olanaklara ve diğer kavimlerden el koyduğu bilimsel birikimlere rağmen, öncelikle gelişmenin maddi güçlerini oluşturamaması, üretimin ve bilimin gelişebileceği atmosferi kurutması ve giderek Batı karşısında gerileyip sömürgeleşmesinin maddi nedenlerini, ideolojisini de kapsayan bir nedenler bütünlüğü içinde aramak durumundayız.
İslamiyet’in egemen olduğu topraklar genel olarak göçebe ve Asya toplumlardı. Bu durumun anlamı ise, bu toplumların üretime dönük bir ekonomik yapı yerine talancı ve tüccar toplumlar olup, siyasal yapılarının da despotik ve kan merkezi olması nedeniyle, genel olarak sermaye birikimi ve bireysel yaratıcılığa fazla bir olanak bırakmamasıydı. İslamiyet işte böylesi bir toplumsal miras üzerinde şekillenmiş ve daha kurucusunun sağlığında iktidar olduğundan, ekonomiden siyasete kadar her şeyi belirlemek gibi, sonraki nesiler için talihsizlik olan bir yapısal zaafla malul oluşmuştur.
Gerçekten de talihsiz bir yapısal zaafla karşı karşıyayız; çünkü içinde şekillendiği toplumun o zamanki gereksinimlerince belirlenen bir ideoloji, kendini Tanrısal, dolayısıyla değişmez ilan etmesi nedeniyle, gelişmek için değişen perspektiflere de inananlarım kapatmak gibi bir talihsiz işlev görür. Nitekim İslamiyet, talancılığı ve cihadı kutsamasıyla, merkezine militarizmi ve despotik devleti oturtan, dolayısıyla talan yaptıkça üretimci motivasyonlardan uzaklaşan, yapamayınca da yapısal çöküntüler yaşayan ekonomik kurumlaşmayı kutsayarak üretim güçlerinin gelişimine engel olan bir işlev görmüştür.
Buna ek olarak aynı geriletiri mekanizma, hayatın entelektüel, bilimsel, siyasal vd. alanlarında da kendini yansıtmaktan geri durmaz. Her şeyin, ama her şeyin Tanrı tarafından belirlendiğini, her şeyin, ama her şeyin açıklamasının Kur’an’ da olduğunu, aslolanın bu dünya hayatı değil “öbür dünya” olduğunu, dolayısıyla aslolanın onun için çalışmak, yani iyi “kul” olmak olduğunu önsel olarak kabul ettiniz mi, kural dışı örnekler hariç, ne hayatın entelektüel üretimine katkıda bulunabilirsiniz ne de bilimsel üretim için gerekli motivasyonu yakalayabilirsiniz.
Keza her şeyin önsel olarak belirlendiği, nasıl yaşamamız gerektiğinin Tanrı’ya atfedilen bir şeriatça düzenlendiği, yaşama ilişkin egemenliğin insan ve toplumlara çok görülüp Tanrı adına halifelere, papalara ve binyıllar önce yazılmış kitaplara devredildiği; toplumsal kesimlerin “kâfirler” ve Müslümanlar diye bölümlenip, Müslümanlığı da tüm doğmaları kayıtsız şartsız yapmak ve ayrıntıları “bizim” mezhep/tarikat gibi yorumlama zorunluluğuna indirgeyerek iktidar etme hakkının yalnızca “gerçek” Müslüman olan “bizim” tekelimize alındığı; buna karşılık “zındıkları” cezalandırma ve Hıristiyanlarla Yahudileri cizyeye (haraç, keke vergisi) bağlama ve onları sadece içe kapak bir toplum olarak yaşatma dayatmasında bulunduğumuz bir dünya kurduğumuzda, egemen olduğumuz toplumları içsel bir çürümeye mahkûm etmemiz kaçınılmazdır.
Özede günümüz koşullarında dini, kişiyle Tanrısı arasındaki saf ilişki tarzından öte bir siyaset aracı haline getirerek topluma dayattınız mı, söz konusu o dini bir baskı aracına döndürmeniz bir yana, onu egemen kıldığınız oranda o toplumu çürütmeniz, geriletmeniz ve çöle döndürmeniz kaçınılmaz. Tamamen vicdani, yani bireyin en dokunulmaz alanı olan inanç biçimleri ve zamanla kaçınılmaz olan (çünkü insan hayvandan ayrımla düşünen, dolayısıyla farklılaşandır) fikirsel değişmeler nedeniyle insana ceza uygulamanız, fırsatını bulduğunuz her olasılıkta “Allah’ın dinini” başka ülkeler halklarına yaymak için cihat açmanız kaçınılmazdır.
Aynı suda iki sefer yıkanılamayacağı şeklindeki basit bilimsel kavrayışın da işaret ettiği gibi, kendi maddi yasak evrimi içinde sürekli gelişen, kendini yemleyen, yeni sorunlar, kavramlar ve şekillenmeler yaratan, dolayısıyla ancak her türlü doğmadan uzak özgür bir kavrayış ve hareket esnekliğiyle karşılanabilecek olan hayatın karşısına, “Tanrı sözü” olduğu iddiasıyla VII. yüzyıl köleci tüccar Arap toplumunun değerlerini çıkardınız mı, temel bir ekonomik ve toplumsal bunalım nedenkıi daha toplumlar tarihine sokmanız kaçınılmazdır.
Hele ki buna siyasal ve ekonomik çıkar ilişkileri çerçevesinde sokaktaki insanı cennet özlemi ve cehennem korkularıyla teslim almayı kendine siyasal malzeme yapanların kışkırtmaları da eklenince, bunalımları toplumsal düzlemde daha da kalıcı ve boyutlu hale getirirsiniz…

Erdoğan Aydın
Nasıl Müslüman Olduk

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yirminci Yüzyıl Batı Felsefesindeki Bakış Açıları – Ernest Wolf Gazo

Yirminci yüzyılda Batı felsefesinde neler oldu? Bizim yüzyılımızda özgün çevreler ortaya çıkarmış felsefe hakkında hangi sonucu çıkarabiliriz. Eğer, Hegel’in yaptığı...

Kapat