Nasıl Müslüman Olduk? | İslami Yayılmanın Maddi Koşulları ve Dinsel Mantığı – Erdoğan Aydın

Erdoğan AydınGöçebe yaşamı bırakıp yerleşik yaşama geçmiş ve ticaretle uğraşmakta olan Araplar arasında kısa zamanda egemenlik sağlayan İslamiyet, göçebe Araplar arasında aynı etkinlikle benimsenmeyecekti.
Kısa zamanda Arap Yarımadası’nın iki temel ekonomik ve kültürel merkezinde egemen olmasından dolayı her ne kadar ona tâbi olmuş görünseler de, göçebe Arapların (Bedevilerin) İslamiyet’le olan bağları pamuk ipliğinden farksızdı.
İşte bu pamuk ipliği Hz. Muhammed’in ölümünün (632) hemen akabinde kopuyordu. Özellikle Bedevi Araplar, kendi içlerinden çıkacak yeni peygamberlere inandıklarını açıklayıp onların etrafında toplanmaya başlayacaklardı.

Bu kapsamda “Hz. Muhammed’e itaat etmiş Bedevi aşiretlerinden birçoğu artık kendilerini her türlü yükümlülükten kurtulmuş hissettiler ve gönderilecek yeni peygamberler olsun olmasın, Medine’ye zekât göndermeyi reddettiler.

Esasen bu yönelim, kimi diğer hükümlerle çelişkili olsa da, kişiyle Tanrısı arasına başka hiçbir kimsenin giremeyeceği, İslamiyet’te toplumu Allah adına yönetmekle yetkili bir ruhban sınıfın olmadığı şeklindeki İslami yargıya da uygun düşüyordu. Asgari bir mantık tutarlılığıyla şöyle düşünmüş olmaları muhtemeldi.1 Peygamber ölmüştü, dolayısıyla onun döneminde kendisine gönderilmesi kabullenilmiş zekât vb. yükümlülükleri, aynı şekilde başkalarının dayatmaya ne hakkı olabilirdi ki? Hem sorun zekâtsa, zekâtı kendileri toplar ve dağıtırlardı, ayrıca Ebu Bekir’e niye yollasınlardı ki?.. Bu yönlü fikir ve iddialarını bizzat Kur’an’a da dayandırarak savunabiliyorlardı. Nitekim Kuran’da da böyle aracı kurumlara yer yoktu ve zekâtın kimlere verilmesi gerektiği tek tek sayılmıştı. Değil mi’ ki yukarıda Allah vardı, o halde yalnız ona karşı yükümlü olunabilirdi; İslamiyet adına kendilerine “halife” payesi verip, kendileri adına karar verme yetkisine el koyan birilerinin dayatmalarına boyun eğmenin İslamiyet’le ve “Dinde zorlama yoktur,” (Bakara-256) diyen Kur’ani hükümle ne ilgisi olabilirdi ki? Tabii hayat bu gerekçelendirmelere göre değil güç dengelerine göre biçimlenecekti. Üstelik Kur’an’ın, yukarıdakinin? tam karşın, her türden farklı olmanın elinin tevhit ilkesinin ihlali, ve dinden çıkmak olarak okunması da mümkündü. Nitekim Ebu Bekir’in etrafındaki merkez böyle okuyacaktı. Sonuçta, kimi ayetlerden hareketle kendi bağımsızlıklarını savunanlara, Müslüman egemenliğin boyun eğdirici otoritesi tarafından, o zamana kadar görülmemiş bir şiddete boyun eğdirilecekti.
Diğer yandan Arap’ı kendine tek muhatap kabul etmiş olan Kur’an’da, Bedevilere ilişkin belirtilen yargının olumsuzluğu da işin tuzu biberi oluyordu. Gerçekten de Bedeviler için Kur’an’ın özsel anlamı; “Bedeviler, inkâr ve ikiyüzlülük yönünden daha fenadırlar ve Allah’ın Peygamberine indirdiği dini hükümlerin sınırlarını bilmemeye ve tanımamaya daha müsaittirler. (…) Bedevilerin bir kısmı da Allah yolunda harcadığını bir ziyan sayar, sizin (Müslümanların) başınıza bir felaketin gelmesini bekler. Şiddetli felaket onların başına gelsin…” diyen Tevbe suresinin 97 ve 98. ayetlerinde belirginleşir. Yani bizzat Kur’an’ın şahsında, yerleşik/ şehirli insanın göçebe/köylüyü küçümseyen bildik bakış açısının gadrine uğramıştır Bedeviler.
Daha önce Muhammed’in otoritesi temelinde Müslümanlığı kabul eden (Mekke ve Medine dışında kalan) Bedevi Arapların pek çoğu İslamiyet’ten vazgeçerek kendi kabile şefleri çerçevesinde kendi bağımsız dinsel anlayışlarım ilan etmeye başlar.
Beni Hanife’den Müseyleme (Mesleme), Yemen’den Esve dul Ansi, Asad ve Gatafan’dan Tuleyha bin Huveylid ve Beni Tamim’den Secah adlı kadın ve diğerlerinin peygamberliği işte bu dönemin ürünüdür. Tıpkı Muhammed’e geldiği yoldan, yani içlerine doğarak, rüyada vb. yollardan bunlar da, kendilerine Allah’tan vahiy gelmeye başladığım söylüyorlardı; ve kısa zamanda çevrelerinde önemli bir inananlar kitlesi oluşuyordu.
Hz. Muhammed’in sıradan insanlar gibi ölümü ve önceki dönemin sorunlarında hiçbir çözücü gelişmenin gerçekleşmemiş oluşu, ilk dönemde İslamiyet’ten yana duyulan coşku ve umutları önemli oranda ortadan kaldırıyordu. Bu karamsarlık, köleliğin ortadan kaldırılmaması, sefalet ve sınıflararası uçurumun değişmemesi temelinde özellikle alt tabakalarda en uç boyutlardaydı. Daha önemlisi, kabile ayrımlarının ve şeflerinin (şeyhlerinin) otoritesini henüz aşamamış, özcesi henüz devletleşememiş olan Arap toplumu Muhammed’in ölümüyle çok ciddi bir otorite bunalımıyla karşı karşıya kalıyordu. Bu durum ise İslamiyet’in bundan sonraki kaderini tayin edecek bir dönüm noktası oluşturuyordu.

Alt tabakalarda yaşanan umutsuzluğa ve toplumsal düzeyde yaşanan çözülmeye karşın Arap ileri gelenlerinde üç farklı tavır biçimleniyordu.
İslamiyet’le daha çok bütünleşmiş olanlardan bir bölümü (daha saf görünenler, Ali, Abbas, Evs, Usame gibileri) Peygamberin cenazesiyle meşgulken diğer bölümü (Ebu Bekir, Ömer, Sad b. Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurrahman b. Avf, İbni Hişam gibileri) ise cesedi bırakıp Saide oğullarının çardağında (Sakiyfe) yeni halifenin kim olacağına ilişkin pazarlığa girişiyorlardı. [2] Arap aristokrasisi içinde olup İslamiyet’le ilişkileri daha zayıf kalmış olan diğerleri ise, önceden belirttiğimiz gibi, kendi bağımsızlıklarının da gereği dinlerini biçimlendirmeye ve ilan etmeye yöneliyorlardı.

Sakiyfe’deki tartışmaların sonucunda, kabileciliğin ve güdengelerinin, ama özellikle de Ömer’in belirlediği bir oldu bitti seçimle Ebu Bekir halife seçilir. Sonuç, ileri gelen Müslümanların önemli bir kesimince benimsenmez. Ancak Ali’ni beklenen inisiyatifi koyamaması ve Ömer’in estirdiği terör ortamında muhalifler sindirilirken Ebu Bekir de iktidarını pekiştirir.[3]

Yeni Halife Ebu Bekir, Bedevi kabilelerin kendi dinleri oluşturmalarım tanımayacak, hilafetine kayıtsız şartsız biat etmelerini ve kendisine vergi vermelerini dayatacaktır. Arap çevresinde islamiyet dışında bir başka dine izin yoktur! Ayrılanların bu dayatmaya direnmeleri üzerine de Halife, Hali bin Velid komutasında onlara savaş açacaktır.[4]
Müslümanlarla İslam’dan ayrılanlar arasındaki bu savaş- Ebu Bekir’in hilafetine yönelik Müslüman muhalefeti etkisi kılmakta da önemli bir işlev görecektir. Öyle ki ayrılanlar, hafızların pek çoğunun ölmesine neden olacak kadar etkili bir direniş sergileyecek, bu da; “Kur’an’ın geleceği açısından”, başta Ömer olmak üzere tüm Müslümanları endişelendirmeye başlayacaktır [5] bu ise muhalefeti iyiden iyiye zayıflatacaktır.
Dinden ayrılanların kendi içlerinde merkezilikten yoksun; ve militarist bir kurumlaşmaya sahip olmamalarına karşılık Müslümanlar, Arabistan’ın iki merkezine (Mekke ve Medine) dolayısıyla maddi ve insan zenginliklerine hâkim olup, süregelen savaşlarda kurumlaşmış güçlü bir orduya sahiptirler. Dolayısıyla dinden dönen kabilelerin kazanma şansı yoktur.. Müslüman olmayı kabul etmemeleri nedeniyle üzerlerine gönderilen merkezi orduyla çarpışır ve tek tek yenilirler. Ancak; karşı karşıya bırakıldıkları zorbalık nedeniyle gösterdikleri direniş, güçleriyle kıyaslanmayacak kadar etkili olur ve bu nedenle görülmemiş bir şiddete maruz kalırlar.
Öyle ki boyun eğmeyenler, Halife’nin emri doğrultusunda “demirle dağlanıp ateşte yakılma” yöntemleri dahil kadın- çocuk denmeden katledilirler.[6] Bununla da kalınmaz, bu zoraki boyun eğdirmenin peşinden, yenilmiş peygamberlerin “yalancılığı” ilan edilirken, “… bir doktrin olarak Hz. Muhammed’den sonra başka peygamber gelmeyeceği vurgulanarak,”[7] yeni dinsel arayışlardan yana ideolojik boşluk tıkanmaya çalışılır; bundan sonrası, öncesinde de olduğu gibi kılıçlarla halledilecektir zaten!
Ebu Bekir’in hilafeti boyunca süren bu iç şiddet ortamının sonunda İslamiyet, Arap Yarımadası’nda nihayet tek din haline gelir. Bunu sorgulamaya kalkacak olanları karşılayacak biricik araç kılıç olacaktır.
Bu bağlamda sağlanan birlik ve sükûnet gönüllü bir durum olmayıp esasen uygulanan şiddetin sonucudur; bir yandan İslam’ı diğer yandan da halifeyi sindiremeyenlerin içten içe ve küçümsenemez potansiyeliyle yeni yeni isyanların patlak vermesinin bütün koşulları mevcuttur.

İşte bu koşullarda Halife Ebu Bekir, elinden dönüşün kanla bastırılmasının hemen sonrasında, yeni arayışlara olanak bırakmamak ve bunun yanı sıra ekonomik, dini faktörlerin de gereği olarak kuzeye doğru yayılma seferi başlatır. Sulh sağlanan Arabistan’da tüm dikkader, Bedevilerin, göçebe toplumlara özgü savaşçı niteliklerini, başka halklara karşı harekete geçirmeye yönelir. “Zengin ganimet vaadi ile kabilelerin halifelerin bayrağı altında toplanması” sağlanır. Böylece diğer halkların birikimlerine yönelik talan olanaklarıyla Ebu Bekir, “Bedevilerin savaşçı yaratılışlarını” motive ederek İslamiyet’in gününü kurtarıp onu geleceğe bağlamanın belirleyici aracını bulmuş olur.[8] Bedevilere bu noktada düşen misyon ise, sür cin basit araçları olmaktan ibaret olacaktır; tıpkı daha sonra Türklerin de, kendilerine rağmen yüklenecekleri misyon gibi…

“Ebu Bekir’in (kuzeye doğru) seferi, içerde barış ve sükunu temin edebilmek gayesiyle gerekli gördüğü söylenir. Bu fikrin izahı şöyledir: Hz. Muhammed ölünce, İslamiyet’i henüz tam hazmedememiş olup Muhammed’in şahsına bazı kabileler (…) Ebu Bekir’e karşı isyan etmişlerdir. Bu asiler üzerine gönderilen kuvvetler isyanı kan ile boğmuş ise de Arabistan’ın her köşesi, silah ve silahlı Bedeviler ile dolmuş, her an yeni bir olay, yeni bir çatışma olanağı gözle görülür hal almıştı. Kendilerine bir ganimet kazanmak imkânı gösterilerek bu birikmiş enerjiyi dışarıya doğru yöneltebilmek, içerde rahat nefes alabilmeyi sağlayacaktı. İşte Ebu Bekir’in bu sebeple, kendisinden sonra halife olacak olan Ömer tarafından telkin edilen Suriye ve Irak seferine rıza gösterdiği söylenir.
“Bu şekilde başlayan hareketin Arap İslam İmparatorluğu’nun başlangıcını teşkil edeceği, herhalde Ebu Bekir’in aklından geçmemiştir.” [9]
Gazve gereksinimindeki Bedevi enerjinin, oluşan İslami merkezin çatısı altında özümsenmesi için gerekli Tanrısal meşruiyet de, bizzat Kur’an’da teyit altına alınmıştır. Nitekim Enfal Suresi 41. ayette de belirtildiği gibi, savaşta elde edilen ganimetin beşte biri devlete/hilafete ayrılmak koşuluyla, beşte dördü savaşa katılanlar arasında paylaştırılacaktı.
Bu bağlamda Arapları yeni oluşan birliğin çatısı altında massetmek, başta yoksulluk ve otorite sorunu olmak üzere merkezkaç eğilimleri ortadan kaldırmak için kuzeydeki komşulara karşı, tabii ki “Tanrı adına ve onun emri gereği!” fetih akınlarına çıkılacaktı.
Esasen bu iş Arap geleneğine de uygun olduğu gibi İslami cihat, gaza ve fetih kavramsallaştırmasıyla Tanrı nezdinde meşru sayılmış ve görev haline getirilmişti. Dahası bizzat Peygamber döneminde de zaten kimi girişimlerde bulunulmuştu. Bu iş için İslami otoriteyi temsil eden “Medine Müslümanlarının liderliği, gerekli olan geniş çaplı işbirliğini mümkün kılan yegâne ortak keyfiyetti; işbirliğine kanlan Araplar un hakemliğini kabul ettiler ve kendilerini Müslüman ka- ı] ettiler. Kuzeye yapılan akınlar başarılı olunca, artık İslam’ı kabul etmeyi reddeden putperest Arap kabileleri sorunu ortadan kalkıyordu.[10]

Bu çerçevede “Arapları organize etmek ve onları seferlere sevk etmek” amacıyla Kur’an eğitimine de hız verildi. “Kur’an öğretiminin gerektirdiği ahlaki ve mali dayanışma askeri yayılmaya temel teşkil etti. (…635’ten sonra artık) seferler ganimet için ya da en fazla, yakındaki köylüler üzerinde sınır hâkimiyeti kurmak için yapılan akınlardan, yerleşik topraklara yönelik çok geniş kapsamlı bir fetih hareketine dönüştü. Bundan böyle artık Müslümanlar, onların şehirlerini işgal etmeyi ve hükmederini Müslüman yönetimlerle değiştirmeyi amaçlayacaktı.” Daha ötesi, artık bu genişleyen işgal dalgaları boyunca “…konfesyonel dinlerden birine bütünüyle bağlı olan insanları İslam’a sokmak için hiçbir girişimde bulunulmadı. Adeta İslam’ın, yalnızca değilse de öncelikle Araplar için olduğu düşünülüyordu ve herkesin Müslüman olması yalnızca Arap Yarımadası için geçerli bir anlayıştı.[11]
Hodgson’un İslam’ın ilk kurucu yöneticileri özgülünde de olsa işaret ettiği, İslamiyet’in Araplar için olduğu şeklindeki söz konusu bu keyfiyet, özellikle belirtmeliyiz ki, İslamiyet’in doğrudan kurucusu ve kutsal kitabı nezdinde çok kesin bir şekilde ifadelendirilmiştir.[12]

İslamiyet’in Arap’la sınırlı olmayan evrensel bir din olduğu iddiasına gelince; gerçekte Kur’an’m özüne ters düşen bu zorlama yorum, genişleyen işgal alanlarındaki nüfusun yönetilebilmesi zorunluluğunun bir sonucu olarak İslam literatürüne hâkim olmuş siyasal amaçlı bir eklemeden öte anlam taşımamaktadır.
Öyle ki, bırakalım salt Arap’a özgü olmasını, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi İslamiyet, Arap’ın belli bir kesimi olan şehirlisine özgü olup, Arap’ın Bedevisini/göçebesini bile aşağılayan bir anlayışla şekillenmiştir.

Bu bağlamda Arap olmayan toprakların farklı inanç ve milliyetlerden olan halkları, işgallerin ilk anında, hemen hemen tümüyle ciddi bir talana maruz kalırlar. Ancak takip eden süreçte, Halid b. Velid’in, İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektupta da ifade edildiği gibi, şu seçeneklerden birini tercih etmek durumundaydılar:
“Siz İslam dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam dinine girmezseniz, o zaman bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz; Zimmi [anlaşma ile İslam diyarında yaşamasına izin verilmiş olan-EA] olun, biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye [haraç: Müslüman olmayanlardan alman kelle vergisi. EA] vermeniz gerekir. Yok bunu da kabul etmezseniz size yapacak bir şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki, bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden daha fazla seven kimselerdir.”[13]

Halid b. Velid’in ültimatomu, Hıristiyan fatihlerin 16. yüzyılda Amerikan yerlilerine okudukları Requerımıento’yu (uyarı) anımsatır insana:
“Reddettiğiniz ya da işi kurnazlığa vurup bizleri oyalamaya kalkıştığınız takdirde, sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki; Allah’ın da yardımıyla var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına alacak ve Kilisenin ve hükümdarımızın egemenliği altına sokacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız, Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız, mallarınızı alacağız ve sizlere elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız. “[14]

Türkçesi Halid b. Velid’in ağzından, işgal edilen toprakların halkına deniliyor ki: “Müslüman olduğumuz ve Allah bize bu yetkiyi erdiği için, şu andan itibaren bu topraklar artık bizim oldu! Dolayısıyla burada yaşayabilmeniz için ilk seçenek olarak dinimizi kabul edecek, bizle birlikte savaşlara katılacaksın; bunu kabul etmezsen, o durumda bizim buradaki otoritemize boyun eğecek, kendi öz topraklarınızı bize karşı korumayacak ve artık bizim sayılan bu topraklarda güven içinde yaşayabilmeniz için bize haraç vereceksin; yok bunu da içinize sin- diremiyorsanız, o zaman günah bizden gitti!”[15]
Esasen İslamiyet de, böylesi bir dış yayılmacılık için gerekli tüm siyasi ve ahlaki motivasyon gerekçelerine sahiptir. İnananlarına örneğin, “Hoşunuza gitmediği halde savaşmak size farz kılındı…” (Bakara-216); “Ey iman edenler… Allah yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide-35); “Şüphesiz ki Allah, cihat eden müminlerin mallarını ve canlarım cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar. Öldürürler ve öldürülürler…” (Tevbe-111) diyebilmektedir pekâlâ.
Bu kadar da değil, İslami hukukta; “Fitne ortadan kalkıp din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara- 193); “…Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.” (TSIi- sa-89); “…Hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle (Hıristiyan ve Yahudilerle), küçülerek (boyunlarım büküp) elleriyle cizye (haraç) verinceye kadar savaşın.” (Tevbe-29); keza bizzat Peygamberin ağzından, “Ben insanlar kelime-i şahadet getirene kadar, yani Tanrı’nın birliğine inanana kadar onlarla harp etmeye Allah tarafından memur edildim,” (İbni Ma- ce) gibi yaklaşımlarla karşılaşırız.
Bu kadar da değil, daha ötesi, fethedilen yerlerden ele geçirilen ganimetlerin (yani köleler, cariyeler, mallar, araziler vb.) beşte dördünün savaşa katılanlara, beşte birinin ise devlete olmak üzere paylaştırılması, söz konusu “hukukun” meşru ve temel kuralları içinde yer almaktadır (Enfal-41). Her ne kadar Irak ve Mısır’ın fethi sırasında toprakların dağıtımı Halife Ömer tarafından engellenmiş ve toprağın mülkiyeti, tamamen devlete bırakılırken üretici köylüler de “abdi kan” (daimi köle) olarak devlet için üretir durumuna sokulmuşlarsa da, İslam’ da gerçek kural, Kur’an’da Enfal- 41. ayetinde belirtildiği şekildedir.
Ancak hangi yorumu kabul edersek edelim fark etmez; sonuç olarak karşımızda duran yasallık bir talan hukukudur. Böyle bir hukukun kendimizi fethedilenlerin yerine koyarak sorgulanması ise, insanı bir erdem olarak boynumuzun borcudur. Aksi takdirde Amerika’nın talanını, Haçlı Seferlerini, hatta İsrail’in Filistin’i işgalini sorgulama hakkımız olmaz.
Özede İslami hukuk, başka ülkelerin ilhakım, dinin yayılması şeklinde (cihat) kutsayarak insanları buna zorunlu kılarken, bunun karşılığı onları maddi ve manevi ödüllerle motive eden bir karaktere sahiptir. Fethedilen ülkelerin zenginliklerinin beşte dördünü fatihlere ganimet olarak sunarken, savaşlar sırasında ölenlere ise, cennete giderek “ebedi mutluluğa” erişmek vaadinde bulunur.
“Bedeviler için zorunlu ve tamamen şerefli bir iş kabul edilen ve yerleşiklere veya diğer Bedevilere ait mal ve mülkün gasp edilmesine dayanan yağma seferleri, ‘gazveler’ (soygun için yapılan baskınlar), (…) İslamiyet’le birlikte artık din kurallarına uygun bir davranış olarak, idealist duygular içinde yapılmaya başlanmıştır. Böylece Bedevi Arap’in geçimini sağlamak veya biraz daha iyileştirmek için yaptığı yağmalar, sonraki Arap İslam fetihlerinin menşeini oluşturmuştur.” (Rudi Paret) Böylece “İslam öncesi yapılan ‘gazve’ler, İslam dininin
kabulünden sonra ‘gazalara dönüşüyordu.” [16]
Tabii burada ince bir paradoksla karşı karşıyaydık: Bedevi’yi kendisiyle özdeş görmeyen otantik İslam, onun, göçebe yapısından kaynaklanan talancı/barbar yanını “Allah em- .-,” düzeyine yükseltip, şehirli Arap’ın yayılmacı ufku için kutsamaktan da geri kalmıyordu.
Bu yeni sistematik içinde (aktardığımız ayetlerin gerekli ve zorunlu sonucu olarak) dünya ikiye bölünüyor; İslami kanunların geçerli kılındığı yerler “Dar-ül İslam” diye nitelenirken, diğer tüm etnisite ve inançlardan insanların yaşadığı yerler ise “Dar-ül Harb” ilan ediliyordu. Bu çerçevede Müslüman’a dayatılan görev de “Allah’ın kanunlarını” Dar-ül Harb’e egemen kılmak için cihat açıp oraları dize getirmek oluyordu. Nasıl ki yukarıda bir tek Tanrı varsayılıyor ve bütün mülkler ona ait kabul ediliyorsa, aynı şekilde yeryüzünde de onun adına mutlak hâkimiyet sağlamak Müslümanların görevi ve bütün mülklerin emiri olmak da onların hakkı varsayılıyordu!
Kuşkusuz paralel bir mantığı ve onun doğal sonucu olan davranışı diğer kimi dinlerde de görürüz. Nitekim Amerika da, onu fethe çıkan İspanyol savaşçıların gözünde “Şeytan’ın uçsuz bucaksız imparatorluğu”, yani Dar-ül Harb idi; ve “Allah’ın dini” farzedilenin oralara hâkim kılınması inanmanın gereği idi! Bu bağlamda tıpkı diğer din savaşlarındaki uygulama gibi, “…fetihçi birliklerin Kızılderililerin dinsel sapkınlığına duydukları bağnazca öfke ile Yeni Dünya hazinelerine duydukları istek birbirine karışmaktaydı.” [17]
Düşünün bir, öyle korkunç bir “hukuk” (çağdaş anlamında buna hukuk denmez tabii; çünkü hukuk, her türden hak gaspına karşı hak ve özgürlüklerin korunması anlamında kullanılmaktadır) ile karşı karşıyayız ki, kendinden olmayan, kendine boyun eğmeyen herkesi “düşman” addeden bir muhtevada biçimlenmiştir. Böyle olunca, bizden olmayan, dolayısıyla otomatikman “düşman” olan diğer insan ve toplumların “hukuku” da kendi hukuk dışı mantığına göre biçimleniyordu. Nitekim Emevileri, savaşlara çıkarken dini yaymaktan çok talana öncelik verdikleri gerekçesiyle eleştiren Zekeriya Kitapçı, Müslüman otoritelerden harekede İslami hukuku şöyle özetler:
“…Harbin meşruiyet kazanması için düşmanın önce Allah’a imana, İslam dinini kabule, bu olmadığı taktirde vergi ödemeye çağrılması gerekmektedir. Aksi taktirde meselenin çözümü kılıçlara havale edilirdi.”[18]

Görüldüğü gibi iki durum arasındaki fark, çağdaş hukuk nezdinde oldukça sıradan bir ayrıntıdan ibarettir ve yukarıda da vurguladığımız gibi İslami hukukun insanlık değerleri ve çağdaş hukuk açısından niteliğini en küçük anlamda değiştirmez. Başka inançtaki insanların karşısına geçip; “Benim dinimden olmadığın için düşmansın, dolayısıyla benim dinimi Hak dini olarak kabul etmek zorundasın, yok eğer kabul etmiyorsan kellenin güvenliği için vergi (cizye-haraç) ödemek zorundasın, yok bunu da kabul etmiyorsan, o zaman dinimin emri gereği katlin vaciptir” diyen bir hukukun, hukukun mantığı ve insanlık değerleri karşısındaki anlamı, en hafif deyimle “zorbalığın hukuku” olmaktan başka bir şey olabilir mi? Zorbalık ise her durumda zorbalıktır; bunu doğrudan haraç için veya haracı da meşru kılmak üzere inanç dayatması adına yapmışsın, hukuk mantığı ve ahlak açısından fark eder mi?
Burada gerçekte saf bir Tanrı inancı açısından da kabul edilemez bir durum söz konusu: Çünkü bu inanca sahip, dolayısıyla “kader”e, Tanrı’nın her şeye kadir olduğuna ve kendisine inanmayanı cezalandıracağı bir cehennemi olduğuna safça inanan kişinin yapacağı şey, başkalarını kılıç zoruyla kendinden yapmak, hele ki onun zenginliklerini talan etmek olamazdı. Dolayısıyla mantığını sokağa atmamış veya talan edecek mallar karşısında ruhunu satmamış her insan açısından, “Allah adına” başka halkların zenginlikleri ve inançlarına yönelik müdahalenin kabul edilemeyeceği, böylesi yönelimlerin ilanda esasen, Tanrı’yı kendine kılıf yapan çıkar ilişkileri aramak gerektiği açıktı. Gelin görün ki, tarih boyunca gerçekleştirilen pek çok fethin gerekçesi hep böyle “kutsal” değerler olarak gösteriliyordu.
Günümüz inşam açısından ahlaki olarak kabul edilemez olsa da, o dönem inşam için gerçekten de çok etkili olan işte böylesi bir motivasyonla Arap kavmi iç parçalanmışlığım aşarak dış yayılmacılığa yönelir ve yukarıda da özetlediğimiz gibi çok kısa zamanda çok büyük başarılar elde edilir.
Müslüman Arap egemenliği, 15 yıl gibi bir zamanda, Arap’ın öztopraklarının onlarca katı büyüklükte topraklara yayılır; verimsiz çöllerin çoğu sefalet içindeki bu insanları, egemen oldukları ülkelerin birikimlerini yağmalayıp kendi mülklerine geçirerek kısa zamanda büyük zenginliklerin sahibi haline gelirler. Bu kadarla da kalmaz, öztoprakları olan verimsiz göllerden çıkarak el konulmuş verimli topraklara doğru yoğun bir göç ve yerleşme politikası uygular.
Genel olarak fethedilen yerler yağmalanıp ardından dizginlendikten sonra, bir yandan yerli halkın Müslümanlığı kabul etmesi yönünde propaganda ve zorlamalara gidilirken diğer yandan da Arap ailelerinin özellikle de buralardaki şehirlere yerleştirilmesi gerçekleştirilir. İran’a, Mısır’a, Suriye’ye, Filistin’e ve diğer fethedilmiş yerlere o kadar çok Arap yerleştirme yoluna gidilir ki, “Caetani (bu durumu), haldi olarak Arapların Asya’da Sami hâkimiyetim kurmak için bir nevi büyük göç, yani ‘Sami ırkının göçü’ olarak nitelendirmektedir.” [19]
Sonuçta karşımıza, bazı toprakların (Mısır, Irak, Suriye, Filistin vb.) tümüyle, diğer bir kısmının (Anadolu, İran, Kürdistan, Horasan, Türkistan vd.) ise belli şehirlerinin Araplaşmadığı, keza bu ülke zenginliklerinin talanı ile Arapların dönemin en zengin ve egemen kavmi haline geldiği şeklinde ilginç bir gerçek çıkıyor.
Gerçekten de karşımızda duran pratik, daha sonra Amerika kıtasında Hıristiyan İspanyol uygarlığı tarafından gerçekleştirilecek olan pratiğin 10 yüzyıl önce uygulanmış hali gibidir.
Her iki pratikte de, “kutsal değerleri başka ülkelere taşımak” görünüşteki temel gerekçedir; dolayısıyla fetih, yağ: köleleştirme ve katliamlar dahil her yol, söz konusu bu “kutsal amacı” gerçekleştirebilmenin es geçilebilecek ayrıntıları olarak meşru addedilir ve pervazsızca uygulanır. Bahsi geçen dinler, bu anlamda söz konusu bu barbarlıkları “ahlakileştirmenin” kılıfı olarak işlev yükleniyordu.
Her iki pratikte de din, fethedilen ülke halklarının kendi ulusal ve dinsel değerlerine yabancılaştırarak özümsenmesinin (asimilasyon) temel ve oldukça etkili aracıdır; çünkü kata tarafın sadece inkârı değil, bu inkârın karşılığı olarak aynı zamanda onların “kurtarılması”, “cennete kavuşabilmelerinin” yol ve yöntemlerinin onlara götürülmesi söz konusudur. Dolayısıyla söz konusu dinler, başka inançtakilerin asimilasyonunu “ahlakileştirmenin” kılıfı olarak işlev yükleniyor.
Her iki pratikte yağma ve dayatmalarla başlayan kolonizasyon temel uygulamalardır. Dolayısıyla her iki pratikte de fethedilen ülke ve halklardan fethedenlere yoğun bir serveti akışı gerçekleşmiş, fatihler bir anda büyük zenginliklerin sahibi olmuşlardır (ancak kaderin cilvesi, her ikisinde de fethedenler üretici bir ekonomik yapı kuramadıklarından, talana dayalı bu zenginlikler uzun vadede onlara yar olmamıştır). Dolayısıyla söz konusu dinler, başkalarına ait topraklara zorla el konulmasının “ahlakı” olarak biçimleniyor.
Bu noktada yinelemeliyiz ki, tüm kutsal gerekçelendirmelere karşın söz konusu yayılmacılık ve bunun kaçınılmaz sonucu olan katliamların Müslüman Araplar özgülünde de temel nedeni. maddi çıkar güdüsü olmuştur. Bu nesnel yargımızı pekiştirmek açısından, (hem konuya ilişkin özel olarak çalışmış hem de Arap | tarihçisine “tarihçimiz” diyecek denli şeriatçı) bir profesörümü Z. Kitapçı’ya[*] kulak verelim:
“…Genellikle fakrü zaruret içinde yaşayan Araplar, harp eden askerlerin, verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla ^-a zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştukları- |V sosyal yaşantılarının bir anda büyük ölçüde değiştiğini jönnüşlerdir. Onun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için daha ilk devirlerde adeta Medine’ye çok büyük kafilelerle akın akın gelmeye başlamışlardır….
“Nitekim fetih hareketlerini daha objektif bir şekilde kaleme alan ilk tarihçilerimizden Belazuri’nin Futuh’ul Buldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı, yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi zoruyla komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelere yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır.”[20]
Özede İslamiyet, Arap’ın, komşu din ve ülke halklarının birikimlerini yağmalamaya ve onlara egemenlik sağlamaya yönelik genişlemesinin ideolojik gerekçelendirmesi olarak biçimlenmiştir; öznel olarak ona ne misyon biçersek biçelim, tarihsel olguların açığa vurduğu somut gerçek budur.
“Hz. Muhammed devrinde bazı Bedevi kabilelerin birkaç kere İslamiyet’i kabul edip sonra da vazgeçtiklerini biliyoruz. Iraklı sosyolog Ali el Vardi, bunların dış memleketiere seferler açıp da büyük muzafferiyeder ve büyük ölçüde ganimet getiren savaşlar başlayınca kesin olarak İslamiyet’e döndüklerine işaret eder. (…) Çünkü bu seferler onların ceplerini doldurduğu gibi, ‘tagallup’, yani üstün gelip hükmetme duygularını da tatmin ederek gönüllerini dolduruyordu. (…)
“Alman iktisatçısı Ruhland, Arap ordularının ele geçirdiği ganimetlerin akıllara durgunluk verecek ölçülere vardığını yazar. (…) Arapların Sasanilere karşı giriştiği savaşlarda, sadece Kadisiye zaferi sonucunda ele geçirilen hazinelerden 9(X) milyon Franklık bir servet elde edildiği resmen açıklanmış ve bundan her mücahide 12000 Franklık bir pay düşmüştür ki, yapılan hesaplara göre bu miktarın değeri, o devrin en zengin Mekkeli tüccarın gelirini aşmaktadır.”[21]
işte İslamiyet’in, Arap halkı için gördüğü temel işlevlerden biri budur.

Erdoğan Aydın
Nasıl Müslüman Olduk?

Dipnotlar

1- 1-(M.G.S. Hodgson, İslamın Serüveni c 1, S. 138)

2 -Taberi ve Mes’ûdi’den akt. Abdülbâki Gölpınarlı, İslam Tarihi, s. 275
3 Age, $.277 ve sonrası.
4 R. M anttan, İslam’ın Yaytlış Tarihi, s. 87.
5 Tayyar A İn kulaç, Yüce Kitabimi? lif. Kur an, s. 16.
6 Raberi’den aktaran L. Caetanu akt. Taner Akçam, Kiıhıiriimji^dı Zulüm ve işkence, s. 25.
7 M.G.S. Hodgson, İslam’ın Serüveni, c.. 1, s .139.
8 R. Matran, age, s. 88.
9 Kamuran Gürün, Türkler re Türk Devletleri Taribiy c.l, s.264.
10 M.G.S. Hodgson, İslam w Serüveni, s. 140. < “> M.G.S.
11 Hodgson, İslam’ın Serüveni, c. 1, s. 141.
12 Ayrıntılı bilgi için bkz. E. Aydın, İslamiyet Gerçeği 1. cilt, 9. bölüm. M 3)
13 Pantipati’den akt. Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, s. 90.
14 E. Gaieano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, s. 23.
15 E. Aydın, İslamiyet Gerçeği, c.3, s. 48.
16 Turgut Akpınar, Tarihimizde İslamiyet, Tarih ve Toplum dergisi, sayı.80, s. 48.
17 R. Galeano, age» s. 23.
18 Z. Kitapçı. Türkistan’da İslamiyet ve ‘Türkler, s.207.
19 Z. Kitapçı, age, s. 92
20 Z. Kitapçı,Yeni Is/ant Tarihi re Türkistan, c. 1, s. 146. T. Akpınar, agm, s.49.

* Z. Kitapçıyı, okuyucuya özellikle abartılı, öznel gelebilecek noktalarda sıklıkla temel kaynak olarak kullanacağız. Çünkü gerçekten de Arap/Müslümanların vahşeti o kadar büyük ve Türklerin direnişi o kadar şaşırtıcı boyutlarda gerçekleşiyor ki, şeriatçı ve Türk olmayan bir başka kaynak Müslümanlığını da Türklüğünü de gururla, ezilmeden taşımak isteyen bir okuyucu için yeterince güvenilir olmayabilirdi. Oysa, Z. Kitapçının onay vererek yapağı aktarmalar, gerçekte bunların bile yapılanların sadece bir kısmı ve onların da sadece kuru bir aktarımı olduğu gerçeğini düşündürtmekte etkili bir seçim oluyor. Dolayısıyla bu kitap boyunca, özellikle Arapların Türk yurtlarına yayıldığı ilk dönemlere ilişkin olarak, Kitapçı ya sıklıkla başvurmamız, geleneksel bilgilerimiz ışığında inanılmaz gelen olgulara ilişkin diğer aktarımlarımızda da gerçekliğim göstermek açısından iradı bir seçim olmuştur.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Uzun Sibirya Gecelerinde Dostoyevski’den Hayat Dersleri – Erol Anar

“Zulüm bir alışkanlıktır; insanda bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalığa dönüşmesi mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi insan bile alışkanlıkla, sanki...

Kapat