“Tüm dünya yanlış belletmiştir halkına geçmişi” Kutsal Aile – Leyla Erbil

Anne, kucağındaki bebeğin açık kalmış ağzına bir üzüm tanesi tıktı, “Babandan iyi mi bileceksin?” dedi oğula. Baba, “Otuz yıldır ben anlatıyorum ben” dedi, “bu vatanın evlatlarına!” Demirci halısına indirdi bir tekme. Oğul, babanın tekmeyi indiren ayağına baktı,

Tüm dünya yanlış belletmiştir halkına geçmişi” dedi. Kendini beğenmiş diri bir sesti oğul.
Baba, “Doğrusunu bilen kim yani sizler mi!” Öteki ayağıyla vurdu halıya bu kez, terliği fırladı ayağından.
Bizler öğrenmeye başladık yeni yeni, sizlerinse yapacak neyiniz kaldı ki?” Masanın üzerinden gazeteyi çekip okumaya koyuldu.

Somyada kımıltısız yatan kafa ninenindi. “Padişahımız ikindi divanından sonra Belgrad’a dönmüştü… Sava Belgrad’dan yirmi saat sürerdi… Svacpa… Moravik Palankası…
Ana, “Her gece yapmasanız ki bu kavgayı!” dedi, bebeğin ağzına bir üzüm tanesi daha tıktı, “Yiyesin ki vaktinden önce büyüyesin?
Oğulun kırıktı ön dişleri. “Ninenin bildikleri daha doğruydu” diye kumral ve seyrek bıyıklarını aşağı çekti.
Odada yürüyen bir konsol gibi bir baştan bir başa gidip gelen baba halının yeni kalmış yapraklı bir adasına çıktı. “Tarih sadece tarih değildir, halka her şey anlatılmaz!” dedi, öteki kıyıya geçerken bebeğin önünde durdu, işaretparmağını ikinci boğumuna dek bebeğin açık duran ağzına soktu çıkardı.
Oğul, gazeteyi masaya sürdü, bacak bacak üstüne atıp ilk kez görüyormuşça baktı babaya. Nine ise tam bu sırada bir OF! çıkardı. Baba, ana, bebek nineye, nine hiçbir şeye baktı. Ana, bebeği oğulun kucağına koyarken, “Otur ki azcık ağabeyin kucağına!” dedi.
Oğul, “Gizlemek ihanettir!” diye homurdandı.
Nine, “Bir şişe, bir şişe göbeğimi yitirdim!..” diye sızlandı.
Ana, boş bir rakı şişesi uzattı.
Baba, “Çok mu ağrın var ana?”
Nine, “Anadolu beylerbeyi Vezir Daltaban Mustafa Paşa serasker tayin edildi…”
Bu konuyu ninenin yeniden açmasından kuşkulanan baba, halının kıyısında uzayan bir gül yaprağına basıp dikeldi başucunda ninenin ve “Neren ağrıyor ana?..” diye bağırdı, pusuda bekleyen oğuldan her vakit kendisini kurtaran anasına dolu gözlerini dikti. “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” dedi, ardından oğluna gülümseyerek dedi: “Neler gelir aklına bak ninenin!” Oğul dikti gözlerini üzerinde irili ufaklı kuşların oynaştığı perdeye. –Perde tığla örülmüştü.–

Ananın uzattığı boş rakı şişesini ninenin kavruk eli paslı yorganı gıcırdataraktan araladı ve içeri çekti, başını bu yana, bebeğe doğru çevirdi. Ninenin yoktu kirpikleri. Dört irice çukur gözlerin ve avurtların yerine oyulmııştu. Küçücük burnun iki yanında dönenen kıvrımlar çenenin rüzgârıyla ağza doluşuyordu. Yorganın şurasının burasının kabarmasından anlaşılıyordu ninenin şişeyi içerde dolaştırdığı.
Ana, “Ver ben bulayım ki?” dedi. “İşte burda!”
Nine, “Berhudar ol kızım.”
Oğul, “Ya Moravik Palankası nine?” diye babayı gözledi.
Nine, “Moravik Palankası’nı da fethettik; Moravik Palankası ki yapılmıştı taş, tuğla ve kiremitle. Beş kule, iki asma kapı, beş haydutla savunulurdu… Palanka zindanından kurtarılan on beş erkek, beş kadın Müslüman… Ben…”
Baba, ninenin oynaşıp duran anaforuna baktı, “Yorma onu!” Kanepeye oturup demin oğulun okuduğu gazeteyi açtı.
Nine, “13. çarşamba günü Niş, 14. perşembe günü Musa Paşa Palankası, 16. cumartesi Halkalı Pınar menzili, o gün yağıyor yağmurla karışık kar, üşüyorum…”
Baba, “Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün bozulurdu düzeni (Bakara, Kur’an, 251)” dedi.
Oğul ayağa kalktı, bebeği ananın kucağına verdi –çelimsiz, gök gözdü–, “Tanrı zalim halkları eriştirmez doğru yola (En’am, Kur’an, 45)” dedi, ardından ayağıyla kapıyı itip çıkıp giderken bıyıklarını ağzının içine içine tıkıştırdı; konuşurken kırık dişleri arasından tükürükler saçılmıştı babanın yüzüne. Baba, elinin tersiyle yüzünü sıvazlayıp dikti gözlerini oğulun çıktığı kapıya.
Kapı çıralı çam ağacından yapılmıştı. Türkiye’de bu ağaçtan çoktur. Şimdilerde, ağaç kesicileri Kastamonu’da dört lira yevmiye alırlar. Atatürk yapmıştır kılık devrimini 1925’te, Kastamonu Vilayet Konağı’nın önünde toplaşmış olan halka başındakini çıkarıp göstererek, “Bu serpuşa şapka derler” demiştir.
Halk ince uzun beyaz parmaklar arasındaki kara fötre ya da ak Panama’ya bakmıştır, ardından birbirine bakmıştır, ardından gene Atatürk’e bakmıştır, şapka mor bir kuş olup havalanmış çıralı çamın dalına konmuştur.
Nine, “Buldunsa göstermedin niye bana göbeğim?” diye sordu.
Ana, bebeği babanın kucağına koydu, baba açık duran ağza ortaparmağını üçüncü boğumuna dek sokup çıkardı. Ana, ninenin yorganını kaldırdı: yoktu ninenin gövdesi, boştu yatak, başın takılı durduğu şişeye ninenin elini dokundurdu: “İşte, gördün mü?”
“Gördüm, buldum, bildim, öldüm” dedi, nine. “Cebeciler kethüdası Mustafa Ağa’yı cebecibaşılığa, Cebecibaşı Abdurrahman Paşa’yı Sakız muhafızlığına, Tamışvar’dan ayrılmış bulunan Deli Ömer Paşa’yı Midilli muhafızlığına, Midilli’den ayrılan Bahri Mehmet Paşa’yı Kıbrıs valiliğine tayin ettim…”
Ana yorganın altından şişeyi çekti ve dışarıya götürdü attı.
Baba ananın çıktığı bu çıralı çamdan yapılma kapıya yeniden baktı. –Kastamonu’da en çok frengi ve hizmetçi yetişir.–
Ana çıkar çıkmaz bebek yere attı kendini. Daha doğrusu kendi mi attı, baba mı yanlışlıkla düşürdü yere onu, yoksa itti mi kucağından bile bile bilinmedi ama, düştüğü yerden koca sesi işitildi: “Baba, bana Viyana’yı kuşat; baba, bana Eflak Buğdan beyliklerini, Bosna ve Hersek’i al, baba bana Kırım’ı, Kıbrıs’ı, İran ve Irak’ı al! Baba, bana taaaa Asya’nın ortasından kopup geldiğimiz yerlere gideceğim bir at al!”

1970
Leyla Erbil
Kaynak: Hallaç

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hilde, Engin Arslan ve İlkin Deniz’in “Sudan Sebepler” albümü

Farklı müzikal geçmişleri olan üç müzisyen, küçük bir Ege kasabasında karşılaşır, dost ortamlarında verdikleri küçük dinletilerin ardından, doğaçlama ağırlıklı çalışmalarını...

Kapat