Tolstoy’un 9 Kitabından Etkileyici Alıntılar

Lev TolstoyHerkes onu insan ruhunun doktoru olarak tanımlasa da o, en çok kendi ruhunun doktorluğunu yapıyordu. Geçmişinde pek çok savaş kahramanı, ayrılıkçı devrimci, siyasi sürgün bulunan varlıklı, soylu bir ailenin henüz 2 yaşındayken annesini ve 9 yaşındayken babasını kaybetmesinin ardından diğer 4 kardeşi ile birlikte teyzesi tarafından yetiştirilen çocuğuydu Tolstoy. Muazzam gözlem yeteneğine ve hafızasına rağmen okulda başarısızdı. Öğretmenleri onu hem öğrenme kabiliyetinden yoksun hem de isteksiz diye tanımlıyordu.

Bu dönem aynı zamanda hayatı boyunca sürdüreceği bir alışkanlık olarak günlük tutmaya başladı. Kazan’da okuduğu o yıllarda yaşam boyu yakasını kurtaramayacağı o büyük yalnızlıkla tanıştı. İçine düştüğü boşluğu doldurmak için inanç dünyasında arayışlar içine girdi. Bu arayışların sonunda inandığı her şeyi kaybetmişti ve hatta yıllar sonra itirafnamesinde “Tanrı’yı yadsımıyorum. Ama hangi Tanrı’yı? Bilmiyordum” yazacaktı.

İlk Gençlik, Sivastopol Hikayeleri, Gençliğim, Savaş ve Barış, Anna Karenina, İvan İlyiç’in Ölümü, Kroyçer Sonatı, Diriliş ve Hz. Muhammed Risalesi eserlerinin yazarı Tolstoy’un hayatını ve kitaplarından alıntılar:

Genç Tolstoy, aynada gördüğü çirkin yüzün ancak olunması gerektiği gibi bir adam olursa beğenileceğini düşünüyor, bunun için kumar oynamaya, eline geçen parayı etrafına saçmaya başlıyordu. Zevklerin ön planda olduğu bir hayat kurdu kendisine. Ama bir yandan da günahları, kötülükler, hırslarını görüyor içindeki mahkemede benliğini yargılıyor iyi biri olmak istediğini düşünüyordu.

Çelişkilerinin, ruhunda onarılması zor gedikler açtığını gördükten sonra yaşamakta olduğu herşeyden tiksinerek hukuk eğitimini yarıda bırakarak, doğduğu yere Yasnaya-Polyana’ya geri döndü. Çiftçilik yaptı. Kumar alışkanlığı nedeniyle ciddi anlamda borçlanmıştı. Çareyi, Kafkasya’da cephedeki kardeşi Nikolay’ın yanına giderek orduya katılmakta buldu. Orduda ruhundaki boşluğu yalnızca dua ederek dolduğunu hissetmiş ve orada sadece düşmanla değil, kumarla, haz düşkünlüğü ve gururuyla da savaştı.

Hastalığı nedeniyle askerliğine ara verince yazmaya başlayarak Çocukluğum adlı otobiyografik kitabı imzasız olarak Contemporary Dergisi’nde yayınlanınca (1852) edebiyat aleminin yeni tanrısının doğum çığlıkları yankılanıyordu Rusya’da. Kasım 1854’te Ukrayna’ya, Sivastopol’a gönderildi. 1855’e kadar sürecek Kırım Savaşı’nda çarpıştı. Tolstoy Kırım Savaşı’nda bile yazdı. Otobiyografik üçlemesinin ikinci kitabı İlk Gençlik‘i savaş sırasında yazdı.

İlk Gençlik

“Kardeş, arkadaş, karı-koca, efendi, uşak gibi hep bir arada yaşayan insanların aralarında tam bir içtenlik olmadığı zamanlardaki bakışları, davranışları, belirsiz gülümsemeleri altında sezilen gizli ilişkileri kim fark etmemiştir? Gözleriniz şöyle rasgele karşılaştığı sırada bütün söylenmemiş istekleriniz, düşünceleriniz, bunu karşınızdakinin anlamış olmasının doğurduğu korku, duraksama, çekingen bakışlarınızda okunur.”

Sivastopol Hikayeleri

Savaşın insanları ölüm makinası haline getirmesi onu çok rahatsız ediyordu. Bu durumdan yazarak kurtuluyordu. Savaşın insan ruhunda yarattığı çelişkileri anlattığı yoğun bir lirizmle yazdığı Sivastopol Hikayeleri’ni okuyan Çariçe çok etkilenmiş, Çar da kitabın Fransızca’ya çevrilmesine, yazarında cepheden alınıp güvenli bir yere yerleştirilmesini emreder.

“Beni acı bir şüphe yakaladı. Bütün bunlar hiç anlatılmasa herhalde daha iyi olacaktı. Belki de anlattıklarım, her ruhun derinlerinde uyuklayan ve açığa vurulmaması gereken şu kötü gerçeklerdendir. Çünkü bunlar sadece zarar verirler, şarabı bozmaması için nasıl fıçının dibindeki tortu şaraba karıştırılmazsa bunlara da dokunulmamalıdır. Ama sakınacağımız kötülük nerede? Benzemeye çalışacağımız güzellik nerede? Kim alçak ve kim kahraman? Her şey iyi ve her şey kötüdür.”

“Hikâyelerimde, kalbimin bütün gücüyle sevdiğim, güzelliklerin içinde göstermeye çabaladığım kahraman daima gerçekti, gerçektir ve gerçek olacaktır.”

Gençliğim

Artık edebiyat çevrelerince tanınıyordu, ama mutlu değildi. Özellikle kişilikleri farklı olan Turgenyev ile ilişkileri çok gerilimliydi. Hatta Tolstoy onu düelloya çağırmıştı. Bu çevreden uzaklaşmak için 1857’de Paris’e gitti. Orada tanık olduğu bir idam onun için travmatik oldu, hayata bakışını değiştirdi. Aynı yıl otobiyografik 3. romanı Gençliğim basıldı.

“Doğuştan sıkılgan bir çocuktum, çirkin oluşuma inancım sıkılganlığımı daha da arttırıyordu. İnancıma göre, insanın kişiliği ve eğilimleri üzerinde en belirleyici etkide bulunan şey, insanın dış görünüşüydü; hatta belki de bundan da çok, güzel ya da çirkin oluşu konusunda insanın kendi kendisi hakkında ne düşündüğüydü.”

Tolstoy yine köyüne döndü. Bu kez köylülerin eğitimi ile ilgilenecek, bunun için 13 okul kuracaktı. Modern anlamda eğitim vermeyi amaçlıyordu ama gizli polisin tacizleri nedeniyle kapattı. Uzun zamandır tanıdığı, çarlık maiyetinden bir doktorun kızı olan on altı yaşındaki Sofya Andreevna Behrs (aile çevresinde “Sonya”) ile evlendi. Aslında çocukken annesine aşıktı, kadını kıskandığı için 9 yaşındaki kızı balkondan itmişti.

Tolstoy 33 yaşında, Sofya ise 16 yaşındaydı. Düğünden önce, aşklarla dolu geçmişini bilmesi için geline günlüğünü okutması bu evliliği tehlikeye soksa da, daha sonra Sofya Andreyevna da, kocasının önerisi üzerine, neredeyse sadece onunla ilişkilerine adanmış bir günlük tuttu. Eşler günlüklerini birbirlerine gösterdiler, hatta Tolstoy eşinin defterine notlar düştü.

Sofya Andreyevna’nın, kocasının kitaplarının sansürce yasaklanması üzerine bizzat Moskova’ya çarın huzuruna çıkacak kadar ailesine bağlılığını da gösterdiği mutlu bir evliliğe karşın, Tolstoy ile dünya görüşleri farklıydı. 8’i hayatta kalan 13 çocuğu oldu. Eşi, yazılarını yazdı, müsveddelerini düzenledi. Sanatını öldürdüğünü düşündüğü dinden de uzak tutmaya çalıştı.

Savaş ve Barış

Bu dönemde Çağdaş İlyada olarak adlandırılan Savaş ve Barış’ı yazdı. Savaş ve Barış, Rusya’nın Fransa tarafından istilası döneminde yaşanmış olayları ve Napoléon döneminin Rusya’da Çar toplumuna etkisini, bu etkinin doğurduğu sonuçları 5 asil aileden örnekler vererek anlatıyordu. Eserinin yayınlanmasından sonra yine bunalıma girdi.

“Piyer tutsaklıkta, barakada iken aklıyla değil, bütün varlığıyla, bütün yaşamıyla insanın mutluluk için yaratılmış olduğunu, mutluluğunu da kendi içinde taşıdığını, mutluluğun insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret olduğunu, bütün mutsuzluğun da yoksunluktan değil, fazlalıktan ileri geldiğini anlamıştı. Ama şimdi, yola koyulduklarının bu üç haftası içinde yeni, teselli verici bir gerçeği daha öğrenmişti. Öğrenmişti ki, dünyada korkulacak hiçbir şey yoktu. İnsanın tam anlamıyla mutlu, tam anlamıyla özgür olmasını sağlayacak bir çare bulunmadığı gibi, tam anlamıyla mutsuz, tam anlamıyla özgürlükten yoksun olmasına yol açacak bir durum da olamazdı; bunu öğrenmişti. Anlamıştı ki, acının da, özgürlüğün de sınırı vardı ve mutlulukla mutsuzluğun sınırı birbirine çok yakındı.”

Anna Karenina

Dinle ilgilenmeye, yazmaya başladı. Bu duruma üzülen eşini mutlu etmek için Anna Karenina‘yı yazdı.Realist bir eserdir. Tolstoy, bu eserinde kişileri tek tek ruhsal açıdan incelemiş, romanına psikolojik boyut kazandırmıştır. Anna Karenina’da dürüst bir evliliğin getirdiği mutlulukla evlilikteki yasak aşkın yol açtığı yıkım anlatılır. Roman 19. yüzyıl Rus aile yapısı hakkında bilgiler verir. Roman şu cümleyle başlar: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Aslında romanı yazarken çok zor şeyler yaşamıştı. 3 çocuğunu kaybetmiş, karısı hastalanmıştı. Bu romanında, tıpkı Savaş ve Barış’ta olduğu gibi biyografik öğeler vardır. Romanda, Kitty ve Levin’in ilişkisini, aslında eşi Sofya ile kendi ilişkisinden esinlenerek yazmıştır.

“O adamla burada görüşmeyeceksin ve ne toplumun ne de hizmetçilerin seni ayıplayabileceği bir davranışta bulunmayacaksın… Onu görmeyeceksin. Ve bunun karşılığında, görevlerini yerine getirmeden de, sadık bir eşin tüm ayrıcalıklarına sahip olacaksın. Sana söyleyeceklerimin hepsi bundan ibaret. Şimdi gitme vaktim geldi. Akşam yemeğini evde yemeyeceğim. Ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü.”

İvan İlyiç’in Ölümü

Bu romanından sonra 3 yıl kadar kilisenin emrettiği kurallara uygun ,dindar biri gibi yaşasa da daha sonra dini, kiliseyi sorgulamaya başladı. Tolstoy, Hristiyan inanışına dair düşüncelerini açıkça ortaya koyduğu kitabı Neye İnanıyorum‘u yazdı. Sonraki yılları ağır bunalım hatta intihar düşüncesiyle geçti. 1886’da İvan İlyiç’in Ölümü adlı unutulmaz eserini yazdı. Yüksek rütbeli bir yargıcın, ömrünü maddi esenlik, para ve saygınlık içinde geçirmiş bir insanın, ölümün eşiğinde, tüm yaşamının nasıl bir anlamsızlıklar ve saçmalıklar yığını olduğunu kavramasının öyküsüdür.

“Üç gün korkunç acılar çekmek ve ölmek. Bütün bunlar her an benim başıma da gelebilir, diye düşündü ve bir an korktu. Fakat oracıkta, bunun İvan İlyiç’e olduğu, illa onun da başına gelmesinin gerekmediği ve gelmeyeceği; hem böyle yaparak kendisini kasvete düşürdüğü, Şvarts’ın yüzünden anlaşıldığı gibi bunları düşünmemesi gerektiğine yönelik sıradan bir düşünce imdadına yetişti nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde. Böyle düşününce sakinleşti ve ölüm sanki sadece İvan İlyiç’e özgü, istisnai bir şeymiş gibi, ölümü hakkında uzun uzadıya sorular sormaya başladı merakla.”

“İvan İlyiç’ i üzen bir şey daha vardı. O da kimsenin ona yeterince acımamasıydı. Çektiği onca acıdan sonra biri ona hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu. Çocuklar gibi sevsinlerdi onu, avutsunlar, okşasınlar, başında oturup ağlasınlardı…”

Kroyçer Sonatı

Daha sonraki yıllarda yazacağı Kroyçer Sonatı adlı eseri kadınları aşağıladığı için Nobel Jürisi tarafından ödül verilmemesinin nedeni gösterildi. Eserde, tensel sevgi yargılanmalı yaşam ülküsü olarak tam bir sofuluk benimsenmeliydi.

“Yaşamda lükse ait ne varsa hepsi onu arayan, onu değerlendiren kadınlar içindir. Atölyeleri, tezgahları, hatta fabrikaları teker teker geziniz. Bunların tümünün anlamsız, anlamsız olduğu kadar gereksiz birtakım kadın süsleri üretmekle meşgul olduğunu göreceksiniz. Nice nesil milyonlarca emekçi, bu manasız kadın hevesleri uğruna mahvolup gitmiştir. Tokalar, kolyeler, takılar… Möble, dekorasyon, her tür incik boncuk. Ve bunca emek, sırf kadının kaprislerini doyurmak için. Sonsuz güce sahip kraliçeler gibi, kadınlar, tarih boyunca insanoğlunun yüzde dokuzunu köleler gibi çalıştırmış ve sömürmüştür.”

Diriliş

Tolstoy, 3. en büyük romanı Diriliş’i 1899’da yazdı. Ama yayınlandığında pek ses getirmemişti. Akraba evinde hamile bırakıp terk ettiği evlatlık Katya’yı yıllar sonra, ahlaki anlamda bozulmuş ve birini zehirleme suçuyla yargılanırken gören Prens Nehludov’un ruhani dirilişi, Tolstoy’un kiliseyle arasını iyice açtı. Kilise, yazarı ateist olmakla suçlayacak ve 1901’de afaroz edilecekti.

“Kurtuluş ve diriliş trajediyi yok etmek mi yoksa sadece teselli mi? Bu dünyada doğruluk yok. Hiçbir ceza, bir haksızlığı telafi edemez; çünkü geçmiş, değiştirilemez. Haksızlık görenler kayıplarıyla kalırlar. Eğer ki başka bir dünyada hak yerini bulacaksa, burada kaybedilen bir şey haksızlık gören kişilere orada geri verilecekse, o verilen şey hayatı dolduran şey değildir; sadece bir teselidir. Kaybedilen birşeyin bir daha hiçbir zaman yeri doldurulamaz, çünkü kaybedilen şeye kaybolduğu anda ihtiyaç vardı.”

Hz. Muhammed Risalesi

Yazarın eserleri arasında olduğu iddia edilen ve komünizm döneminde saklandığı söylenen Hz Muhammed Risalesi ölümünden sonra açığa çıkacaktı ve kitleleri şaşkına çevirecekti. Bu eserinde, Hz Muhammed’in bazı hadislerine de yer vermiştir, işte bazıları:

“Hakikat insanlar için ne kadar acı olsa da, hakikati söyleyin.”
“Hiç kimse öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki içmemiştir.”
“Çok fazla yiyip içerek kendi kalbinize yüklenmeyin.”
“Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur.”
“İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz.”

Aristokratik yaşam tarzından feragat eden yazar, eşinden ayrılmış ve kış günü gece yarısı evinden ayrılmıştı. 82 yaşındaydı. Bu biraz da Sofya’nın baskıları, düşüncelerinden kurtulma girişimiydi. Sofya, Tolstoy’un öğretilerine uzun yıllar karşı çıkmış ve son yıllarda eşinin boş yere para harcaması, Marksizm’den etkilenerek topraklarını köylülere dağıtması ilişkilerinde kopma noktasına getirmişti. Evden ayrıldıktan sonra nereye gideceği bilinmiyor. Bilinen yolda hastalandığıdır. Astapava Tren İstasyonu’nda zatüreeden öldü.

Tolstoy ailesi İhtilal’den sonra Rusya’yı terk etti. Tolstoy’un soyundan gelenler bugün İsveç, Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD’de yaşıyor.


Bu yazı K Dergisi’den faydalanılarak leblebitozu.com sitesi tarafından hazırlanmıştır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
100. Doğum Yılında En Çok Ölümü ile Dikkati Çeken Bir Yazar: Stefan Zweig – Tezer Özlü

Kim derdi ki Viyana'nın büyük burjuva mahallelerinde doğup büyümüş, Avrupa'ya ve diline bu denli bağlı bir yazar, ta Güney Amerika'da,...

Kapat