Alamut’un Efendisi Hasan Sabbah’ın Vasiyeti ve Ölümü – Pol Amir

Pol AmirHasan Sabbah, öleceğini biliyor ve korkusuzca ölümü bekliyordu. Ölümünün yaklaştığmı anlaymca yerine geçecek olan Bozorg Ümit ve diğer büyük daileri huzuruna çağırıp onlara şu sözleri söyledi:- Ben vasiyetimi yaptım. Gerekli şeyleri de söyledim. O sözlerime şimdi ekleyecek bir sözüm yoktur. Eğer söylemeye kalkarsam aynı şeyleri tekrar etmiş olurum. Şu anda söyleyeceğim sözler yalnız iki kişi hakkında olacaktır. Onlar büyüklerin en büyükleri olmalarına rağmen ben onların adlarını sizlere hiç söylemedim. Ölüm saatim yaklaştığı için onlar hakkında sizlere biraz bilgi vermek istiyorum. Onlardan birisi Nasır Husrev Ulvu Kobadiyani’dir.

Bozorg Ümit:
– Efendi, o büyük bir şairdir ve belki de ölmüştür.
– Evet, o şairdir ve döneminin en büyüklerindendir. Diğeri de Muidin Şirazi Selmani’dir. Bu da şairdir ve en büyük Bâtınilerden birisidir.
Bozorg Ümit:
– Efendi, bu ikisi de İranlı mıdır?
– Evet. İkisi de İranlıdır ve ben onların dergahında yetiştim. Onlarda benim gibi İran halkını Arap kültüründen kurtarmak için çalışmışlardır Bunlardan Nasır Husrev, Belh yakırînda bulunan Hicri 394 ( Miladi yaklaşık 1004) yılında Kobadiyan’da doğdu. Eğitiminin ilk yıllarında Firdevsi Tusi’nin Şehname’sini okuyarak onun etkisinde kaldı. Maliyede çalışmaya başladı. İyi bir yaşamı vardı. Rüyasında bir adam ona gözüküp, “Bilgisizlik ölümden daha kötüdür. Batı’ya git ve orada ilim bulursun ve kurtulursun.” dedi. Nasır Husrev’in bana anlattığına göre o da işini bırakıp Mısır’a ilim öğrenmek için gitmiş. Mısır’a gidince orada İsmailiye Mezhebi’ni kabul etti. O tarihlerde Şii Mezhebi mensupları Mısır’da daha rahat ve özgürdüler. Ben de gençliğimde Mısır’a gidip bir müddet orada kaldım. Mısır da Isma-iliye Mezhebi mensuplarına Fatımi diyorlardı. Ben orada Nasır Husrev ve Muidin Şirazi Selmani ile dostluk kurdum. Muidin Şirazi Selmani de Ah-vaz şehrinde doğdu. Kaç yılında dünyaya geldiğini bana söylemedi. Ben onu Mısır’da gördüğüm zaman kırk yaşlarında gözüküyordu. Her ikisi de Ismailiye Mezhebi’ne bağlıydılar. O tarihlerde biri Bağdat’ta Bağdat Halifesi, diğeri de Mısır’da Fatımi Halifesi olmak üzere iki halife vardı. Mısır’a gittiğim zaman Nasır Husrev ve Muidin Şirazi büyük dai mertebesindeydiler. Ben onlardan İran Tarihi’ni öğrendim. Bir müddet sonra Muidin Şirazi Selmani, Ismailiye Mezhebi’ni Mısır dışındaki ülkelere yaymak için Mısır’dan ayrıldı. Bunları sizlere açıklamamın nedeni bu iki kişi benim hocalarım ve şeyhlerimdir. Ben bunu söylediğim zaman aklınıza “Onlar o kadar bilgiliydiler de neden Bâtıni Mezhebi konusunda o kadar başarılı değildiler?” diye bir soru gelebilir. Bunun nedeni her ikisi de şairdiler. Bundan dolayı mezhep konusunda benim kadar aktif olamadılar. Sizler Bâtıni Mezhebi’nin gençlerisiniz. Eskiden Ismailiye Mezhebi’nin tebliğinin nasıl yapıldığını bilmezsiniz. Nasır Husrev ve Muidin Şirazi Selmani gibi büyük dailer mezhebi önce öğretiyorlardı. Mezhebe girmek isteyen kişi onların verdiği ön bilgilerden sonra bu şeyhlerin müridi oluyordu. Onlardan aldığı eğitimden sonra da mezhebi kabul edip etmemeye karar veriyordu Eğer onun mezhebinin mutaassıp bir mezhep olduğunu anlarlarsa o mezhebi kabul etmezlerdi. Bu nedenle Ismailiye Mezhebi’ni çok iyi anlatmaları lazımdı. Aksi hâlde taraftar bulamayabilirlerdi. Bizler de zayıf dönemlerimizde insanları mezhebimiz olan Bâtıni Mezhebi’ne aynı şekilde davet ediyorduk. Mezhebimiz çok yavaş yayılıyordu. Ismailiye Mezhebi’nin zafer kazanması için Nasır Husrev Ulvi ve Muiddin Şirazi Selmani çok çalışıyorlardı. İşin başında pek çok kimse mezhebimizi kabul ettiği için çok şanslıyız. Bizimle birlikte çalışanlar çok çaba harcadılar. Bunlardan birisi de kendisini daima çok takdir ettiğim Şirzad Kuhistani’dir. O verilen çok tehlikeli görevleri bile gözünü budaktan esirgemeden yerine getirmiştir. Biz kaleyi yapmaya başladığımız veya mevcut kaleleri onararak kullandığımız zamanlar çok çetin mücadeleler verdik. O kötü günlerimizde bize yardım etsin ve sorumluluk üstlensin diye Nasır Husrev’i davet ettik. Muidin Şirazi Selmani o tarihlerde ölmüş olduğu için onun bilgisinden yararlanamadım. Çok çalışmamıza ve sıkıntı çekmemize değdi. Çünkü İran halkına özgürlüğü öğrettik. Bundan dolayı mutluyum. Nasır Hurev Ulvi ile Muidin Şirazi Selmani bu mutlu günümüzü görmeden öldükleri için çok üzgünüm. Artık Bâtmiler, takiye yapmıyorlar ve kendi inançlarını gizlemiyorlar. Bundan sonra önderiniz Bozorg Ümit olacaktır. O da bizlerin yolunu izleyecektir. Söyleyeceklerim bunlardan ibarettir. Bunun dışında sizlerden iki isteğim olacaktır. Bunlardan birisi, ben öldükten sonra cesedimi gizlice gömün ve mezarımın yerini kimse bilmesin. Çünkü düşmanlarım mezarımın yerini öğrenirlerse mezardan cesedimi çıkarır teşhir ederler veya yakarlar. Eğer cesedimi çıkarıp }ikarlarsa şahsiyetim için önemli değildir. Bâtmiler arasında bu iş çok öncelikli bir iştir. Bâtmileri rezil etmiş olurlar. Bu gibi bir olay onların hepsini üzer ve utançlanndan kimsenin yüzüne bakamazlar. Sizden ikinci isteğim ise sadece Alamut’taki olayları değil tüm Bâtınilerin yaşadıkları yerlerdeki olayları yazmanız ve bir kitap hâline getirmenizdir.

Böylece bizlerin yaptıklarını, inancımızı ve eserlerimizi bizden sonra gelecek nesilkAre aktarmış olursunuz. Bizler bugün Ismailiye Mezhebi’nin ilk iki yüz yılı hakkında bilgi sahibi değiliz. Çünkü o devirlerden elimize geçen bir kaynak bulunmamakladır. İnsanların gelecekte sağlam yürümeleri için geçmişlerini çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Geçmiş geleceğin aynasıdır. Bizler de geçmişimizi bilmiyoruz.
Bu sözlerden sonra Hasan Sabbah yalnız kalmak istediğini söyledi. Yalnız kalmak istemesinin nedeni kendisini öbür dünyaya gitmeye hazırlamak içindi. Bozorg Ümit de dahil olmak üzere hepsi odadan çıktılar. Son olarak Hasan Sabbah odadan çıkan Bozorg Ümit’e seslendi:
– İki üç saat sonra gel gözlerimi bağla.
Bozorg Ümit ve yanında bulunanlar odadan çıktıktan sonra odanın kapısını kapattılar. Bâtıni tarihçileri Hasan Sabbah ölürken yapraklann parladığmı ve göğün gürlediğinin yazmışlardır.
Odanın kapısı kapalı olduğu için içeride neler olduğunu kimse bilmiyordu. Hasan Sabbah odada yalnızdı. Ölüm hakkında ne düşünüyordu? İçeride neler oluyordu? Allah’a yalvanyor muydu? Bunları kimse bilmiyor ve bilmeyecek de. Çünkü sağlığında Allah’ın adını andığını kimse duymamıştı. Ölürken Allah’a yalvarıp yalvâ’rmadığını bilen de yok.
Bozorg Ümit, Hasan Sabbah’m durumunu öğrenmek için iki saat sonra odanın kapısını açtı. Hasan Sabbah’m ruhunun can kafesini terk ettiğini gördü. Gözlerini tavana dikmişti. Eliyle gözlerini kapattı. Yeni öldüğü için vücudu henüz sıcaktı eğer bir süre geçerse katılaşacağı için gözlerini kapatamazlardı. Bozorg Ümit Hasan Sabbah’m öldüğünü hiç kimseye söylemedi. Odadan dışarı çıkınca şunları söyledi:
– İmam’ımız iyileşmiş. Şu anda dinleniyor.
Ertesi gün İmam iyileşmiş” şeklindeki haber Alamut’ta yayıldı.
Bozorg Ümit Alamut Hastanesi’nin baştabibini çağırdı ve ona sordu:
– Hastanede sahipsiz ölü var mı?
– Evet var.
– O cenazeyi bu gece hastaneden çıkarıp buraya getirin.
– Biz cenazeleri hastaneden gece vakti çıkarmayız. Sabah güneş doğarken ölüyü sahiplerine teslim ederiz.
– Cenazenin sahibi yoksa o zaman ne yaparsınız?
– Hastane personeli cenazeyi kabristana götürüp gömer.
– Size kimsesiz bir ölüyü teslim etsek onu da aynı şekilde gömer misiniz?
– Biz gece vakti ölüyü hastaneye kabul etmeyiz. Sabah gerekirse bize muayene ettirirler. Öldüğünü anlarsak o zaman gömdürebiliriz.
– Biz bir hastayı bu gece hastaneye nakledeceğiz. Hastanedeki ölüyü de konağa getireceğiz.
Baştabip, ister istemez Bozorg Ümit’in isteğini kabul etmek zorunda kaldı. Bozorg Ümit’in hasta dediği Hasan Sabbah’m cesediydi. Baştabip Bozorg Ümit’e:
– Hastanede tabut yoktur. Kabristandan tabut getirmek ve cenazeyi taşımak için adama ihtiyaç var.
– Bu iş için birkaç kişi göndereceğim.
– Bizler sadece çiçek hastalığından veya vebadan ölenlerin cenazelerini gece vakti hastaneden dışarı çıkarırız. Eğer bu hastalıklardan birisinden ölenin cenazesini sabaha kadar hastanede bekletirsek mikrop herkese bulaşır.
– Şehir halkına “Birisi çiçek veya veba hastalığından öldü.” diye duyurursun. Hastaneden o şekilde çıkarırsın.
– Doktorları ikna ederim. Yalnız “Bu hasta vebadan öldü.” diye söyler-sem herkes korkar! Ben “Bu hasta çiçek hastalığından öldü.” derim.
– Bu hasta “Vebadan öldü” dersen daha iyi olur. Cenazeyi taşıyanlar veba bulaşmasın diye yüzünü açıp bakmadan gömerler. Ayrıca kendi yüzlerini de hastalık bulaşmasın diye kapatırlar.
Doktor, Bozorg Ümit’in bu isteğini de kabul etti. Hasan Sabbah’m ce¬sedini, o gece konakta bir kadın hastalandı diye üzerini kapatarak hastaneye götürdüler. Taşıyanlar ona “Hasan Sabbah’ın karışıdır” diye açıp bakmadan saygı ile götürdüler. Bozorg Ümit’in emri gereği bu hastayı tedavi edilsin diye beklediler. Hasta tedavi oldu diye başka bir ölüyü Hasan Sabbah’ın yerine konağa getirdiler.
Doktor, hastanede bulunan Hasan Sabbah’ın cesedini herhangi bir insanını cesedi gibi “Bu adam vebadan öldü” diye gece hastaneden çıkartıp hastane hizmetlileriyle mezarlığa gönderdi. Hizmetliler bir çukur açıp onu oraya yüzünü açmadan gömüp, üzerini toprakla örttüler. Bozorg Ümit’in dediği gibi kendi yüzlerini de korkudan açmamışlardı. Bu işler yapılırken Bozorg Ümit de onlarla beraberdi.
Bozorg Ümit ve diğerleri Alamut Konağı’na girince yüzlerindeki örtüyü açtılar. Hasan Sabbah toprağa verildikten üç gün sonra Bozorg Ümit “Hasan Sabbah öldü!” diye ilan etti. Aslında konakta bulunan o ceset sahipsiz bir ölüye aitti. Bu cesedi de Hasan Sabbah diye idmane-vinin yanına gömdüler.
Hulagu Han, Alamut’u eline geçirip, her tarafı viraneye çevirirken bu mezarı Hasan Sabbah’ın mezarı sandığı için tahrip etti. Mezardan çıkardığı kemikleri de nehre attılar. Fakat bu mezar bilindiği gibi Hasan Sabbah’ın mezarı olmadığı gibi kemikler de Hasan Sabbah’ın kemikleri değildi. Hasan Sabbah Hicri 589 (Miladi 1193) yılında ölmüştür.
Alamut’un en parlak dönemi Hasan Sabbah’ın “Kıyametin Kıyameti”ni ilan ettiği tarihte başlayıp, Hülagu Han’ın Alamut’a saldırdığı tarihe kadar 95 yıl sürmüştür. Hülagu Han’ın Alamut’u yerle bir edişinden sonra Bâtı-niler eskiden olduğu gibi yine inançlarını gizlemeye ve takiye yapmaya başladılar. Canlarını ve inançlarını ancak bu şekilde koruyabiliyorlardı.
Bâtıniler kendi tarihlerini ve Alamut Kalesi’nin yıkılması ile ilgili olayların tarihlerini yazmışlardı. Yalnız Hasan Sabbah’ın ölümü ile ilgili elimizde fazla bilgi bulunmamaktadır. Mezarının yerini ise hiç kimse bilmemektedir. Hasan Sabbah’ın doğum ve ölüm tarihleri de kesin tarihleriyle bilinmemektedir. Alamut’a ne zaman gittiğini de bilmiyoruz. Kesin olmamakla birlikte Alamut’un en parlak döneminim doksan beş yıl sürdüğü söylenebilinir. Bu dönemim İran
Tarihi’nde de çok önemi vardır. Çünkü bu olaylar İranlılara Arap kültürünün etkisinden kurtulmayı öğretmiştir.
Hasan Sabbah Ismaililerin tarihlerini yazmıştır. Yazdığı kitap yok edilmemiş olsaydı Ismaililer hakkında karanlık olan Ismailiye Tarihi aydınlığa kavuşmuş olurdu. Ismailiye Mezhebi’nin başlangıçtan itibaren iki yüz yılı ise hiç bilinmemektedir. İsmaililer tarihlerini iki bölgede başlatmış ve geliştirmişlerdir. Bunlardan birisi Alamut, diğeri ise Horasan’ın güneyinde bulunan Kuhistan’dır. Bu iki yer diğer yerlerden daha korunaklı olduğundan orada bulunan tarih kitapları ve eserleri günümüze kadar gelmiştir.
Hülagu Han iki merkezi yıktıktan sonra sadece Tebs Kalesi ayakta kalabilmiştir. Daha sonra Tebs Kalesi’nde yaşayan insanlar da bulundukları yerleri terk edince bu eserler de ya yağmalandı ya da yakıldığı için yok oldu. Böylece Bâtınilerin yazmış olduğu eserler günümüze ulaşmadı. Rivayete göre Hasan Sabbah’ın yerine geçen Bozorg Ümit ölmeden önce bir rüya görmüş. Rüyasında İslam Peygamberi ona “Medine’de en sağlam kale yok oluyor” demiş. En sağlam kale de Alamut Kalesi’dir.
Yine rivayete göre Hülagu Han, Alamut Kalesi’nin bir bölümü olan Lemser Kalesi’ni kuşattığı zaman Medine’de bir dağ ateş püskürtmüş. Ateş seli Medine’ye kadar akmış. Peygamberimizin Mescidi’nin bir kısmını yakmış. Mescidin yanan kısmı sonradan onarılmıştır. Aynı yıl Hülagu Han Lemser Kalesi’ni ve diğer kaleleri almayı başarmıştır. Kaleleri eline geçirdikten sonra tüm kaledekileri kılıçtan geçirmiştir. Kalelerde ne kadar kitap varsa hepsini yakmış veya yok etmiş, kaleleri de viraneye çevirmiştir.

Pol Amir
Alamut’un Efendisi Hasan Sabbah (Hudâvend-i Alamut Hasan Sabbah)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tolstoy’un 9 Kitabından Etkileyici Alıntılar

Herkes onu insan ruhunun doktoru olarak tanımlasa da o, en çok kendi ruhunun doktorluğunu yapıyordu. Geçmişinde pek çok savaş kahramanı,...

Kapat