“Yeni gelenler ilk sabah erken kalkarlar” Sevgi Soysal Hapishane Hatıraları: Savaş ve Barış

Dış kapıya yumrukla vurulduğunu duyan kadın mahkûmlar bağrıştılar. «Telefon! Telefon çalıyor!» Dış kapıyla avlu kapısı arasında iki metrelik bir boşluk olduğundan boğuk geliyordu ses. Dış kapıya gelen yakınlarıyla kapı altından konuşan kadın mahkûmlar, karşılıklı iki kapı arasından yaptıkları bu konuşmalara telefon adı takmışlardı.
Meydancı Kürt Güllü’nün üçbuçuk yaşlarındaki oğlu Cevdet dış kapının yumruklandığını duyar duymaz koşmuş, avlu kapısının dibine boylu boyunca uzanarak kulağını aralığına dayamıştı. Boğuk bir erkek sesi geliyordu dışardan :
«Fadimeee, giz Fadimeee! Aloooo? Aloooo?»
Fadime o sırada yemek pişirmekten başka çamaşır ve yıkanma işlerinin görüldüğü mutfakta çırılçıplak soyunmuş, sıcak su dolu gaz tenekesinin yanına çömelmiş, su dökünmeğe hazırlanıyordu. Başından aşağı ilk suyu dökmüştü kl oğlu Eyüp koşarak haber verdi : «Anaaa, babam telefonden çığrıyor gı!»
Fadime, çırılçıplak, uzun kıvırcık saçlarından damlayan sularla avluya çıktı. Çaylar yeni demle-
niyordu avluda. Avlunun en civcivli zamanıydı. Fadime’nin çırılçıplak telefona gittiğini gören kadınlar kahkahayı bastılar. Cevdet, kapı altından dışarı bağırıyordu bütün gücüyle: «Bubaaa? Sen-min bubaaaa?»
Kadınların kendisiyle dalga geçmelerine içerleyen Fadime öfkesini Cevdet’e boşalttı: «Kalk len, cavurun dölü!» Ama Cevdet Fadime’yi duymadı bile. Bağırmaya devam etti: «Bubaaaa! Bubaaaa!»
Öfkesi iyice kabaran Fadime Cevdet’i kolundan tuttuğu gibi, demir kapının yanındaki ağzına kadar dolu çöp tenekesinin üstüne fırlattı. Teneke üstünde Cevdet’le birlikte devrildi; Fadime telefonda konuşmak için taşa uzanmadan önce limon, patates, soğan, patlıcan kabukları arasında yüksek sesle ağlamaya başlayan Cevdet’in anasına sövdü. Güllüüüü! Oğlunu …nın içine bağla-sana gı! «Buba» diye tutturdu yine! Eliyle kapı altına kadar saçılan çöpleri temizledikten sonra yere yatarak aralıktan bağırdı :
«Ramis! Eskerim! Fadime saa gurban ossun! Hoş geldin! Gözüüüm! Gözünün bebeğini yiyim! … kıllarına kına yaktığımın Ramisi!»
Kürt Güllü oğlunun yaygarasını duymuş temizliği bırakarak süpürgesiyle koşmuştu oğlunun yardımına. Şalvarını çıplak göğüslerinin altına kadar çekmiş, hâlâ memeden kesmediği 1,5 yaşındaki küçük oğlunu kucaklamıştı serbest koluyla, iş görürken sarkık memesinden hiç kopmazdı Süleyman. Cevdet’i ağlatanın Fadime olduğunu anlayınca, bu güçlü kuvvetli çingene karısıyla dövüşmeyi göze almadığından hıncını Cevdet’ten çıkardı. Süpürgesni kaldırıp vurdu oğlunun kafasına:
«Bubaymış… Bubanın canı çıksın… (…) i kopsun… Buban yok!»
Süpürgesini doğrulmaya çabalayan Cevdet’ in başına var gücüyle bir daha vurdu, yeniden yere devrildi Cevdet. «Ha düş… Düş de geber e-miiiii!»
Cevdet yere devrilirken, kilimini kapıya yakın bir yere sermiş olan Kotan Ananın kilimi üstüne yuvarlanmıştı. Dostuyla birlik olup kocasını öldürmekten, yüzbir sene yemiş olan Fatma Kotan, ufak tefek, tombulca, kırmızı yanaklı, kırk yaşlarında huysuz bir kadındı. O da Güllü gibi yıllarca meydancılık yapmış, ama bir yıldır siyatikten başını alamadığı için bu işi bırakmak^zorunda kalmıştı. Güllünün temizlikten kazandığı 250 kuruş gündeliği çekemiyor, kin besliyordu o-na. Cevdet çöpe bulanmış kafasıyla kilimin üstüne yuvarlanınca patladı: «Çuvaldız gözlü gâvurun piçi, bak nasıl pisledi kilimimi! Yıka bakalım kilimimi! Hemen yıkıycan! Yavşak götlü alevi ko-ministi sende!»
Hırsı daha da artan Güllü Fatma’nın karşısına dikildi:
«Osurmadan kokma, biz senin gibi kılıçla müslüman olmadık!» Kotan Ana, içi yeni demlediği çayla dolu çaydanlığını tuttuğu gibi Güllü’ nün kafasına fırlattı. Yüzü, çıplak göğüsleri sıcak çayla haşlanan Güllü Kotan’ın üstüne atıldı. Kavga bir anda büyüdü. Kavgadan herkes hevesini biraz olsun aldıktan sonra ikisini ayırdılar. Güllü’ nün sarkık memeleri, Kotan’ın yüzü tırmık içindeydi. Güllü yere düşürdüğü süpürgesini alıp yukarı helaları temizlemeğe giderken söyleniyordu lutlâ:
«Sen dostun ile, kocanın hayalarını ezip geberttikten sonra yatmadın mı?»
Havaya doğru yumruğunu sallayan Kotan A-na bacaklarındaki siyatik ağrılarını düşünerek Güllü’nün ardından gitmekten vazgeçti; arta kalan hırsını, ayakaltında dolaşıp «Buba!» diye ağlayan Cevdet’e bir tokat patlatarak çıkardı: «Nah işte al babanı!»
Dünyayı az çok anlamaya başlıyalı cezaevinden başka bir yer görmemiş olan Cevdet çok dar bir coğrafya içinde yaşamak olduğu kadar tokat yemeğe de alışıktı. Kotan Ana’nın yanından uzaklaştı. Kadınlar bölümünü cezaevinin öteki bölümlerinden ayıran kapıya çıkan tahta merdivene tırmandı. Bu merdivenin tepesinden kalenin bir parçası, bir kaç ev, bir kaç sokak görünüyordu. Bildiği tek sokaklara dikti gözlerini. Eyüp merdivenin altından oynamak için Cevdet’i çağırdığında duymazlıktan geldi. Eyüp yanına çıktı Cevdet’in, dürttü: «niye gelmiyon len?» Cevdet gözlerini uzaktaki sokaktan ayırmadan karşılık verdi: «Bu-bamı gözlüyom.»
Eyüp Cevdet’e ters ters baktı, bir şey söyleyecekti, arkalarındaki kapının gürültüsüyle ikisi de merdivenden aşağı koştular. Gardiyan merdivenin üstüne çıkılmasını yasak etmişti çünkü. Demir kapı gürültüyle açıldı; Gardiyan 17 yaşlarında, uzun boylu, siyah saçlı, güzel, Cevdet’in şimdiye kadar gördüğü kadınlarla kızlara hiç mi hiç benzemiyen bir yaratıkla göründü. Nur’un iyi bir aile kızı olduğunu, kolejde okuduğunu her gören anlayabilirdi, ama Nur Cevdet için bu kavramlar kadar yabancıydı. Gardiyanın arkasından tökezleyerek indi tahta merdivenleri. Çıplak ayaklarında sandallar, ayağında kadife bir pantolon vardı. Düşte gezer gibiydi. Elinde tuttuğu uzun saplı kırmızı gülleri düşürdüğünü farketmedi bile. Kel Firdevs merdivenin altına düşen gülleri bir koşu kaptı.
Gardiyan, Nur’u avlunun ortasında bırakıp gittikten, demir kapı kapandıktan sonra, Nur, biraz önce yatışmış olan kavganın arta kalan kargaşası ortasında bir süre kalakaldı; yamyamların arasına düşmüş, biraz sonra yenmeyi bekleyen beyaz bir kadın gibi. Köşeye doğru yürüdü yere çömeldi ve ansızın yüksek sesle ağlamaya başladı. Avlunun baş köşesne serili kilim de, gelinle-riyle torunlarının ortasında bir kızılderili reisi gibi oturan Hatice Karabacak’ın kara, buruşuk suratına kapı altına çırılçıplak uzanmış olan Fadime’ yi; yani avludaki kadınları birbirinden ayırdetme-mişti henüz.
Avlunun ikinci sınıf köşesinde boncuk oyası ören arabacı Yozan, Nur’dan yana şöyle bir gözat-tıktan sonra yüksek sesle ortaya sordu: «Karılar horoz mu ötüyor?»
Mahkûm kadınlar Yozan’ın sorusuna kahkahalarla karşılık verirlerken, elini ağzına götürüp kendi de horoz gibi öttü. Ortalık bir anda neşe-lenmişti. Sultan, parmaklarını şaklatarak göbek atmaya başladı: «Ooooosman’a yandım… Horozlardan korkan yar bir tanem… Ahmed ağbim evde mi evde mi… Ah kadifeli yerde mi… yerde mi…» Nur’un hâlâ ağladığını gören Şeker anne kel Firdevs’e. «ne kadar yatacakmış gııı?» diye sordu. Müdüriyete ait her türlü dedikoduyu ve mahkûmlarla ilgili haberleri herkesten önce öğrendiği için kadınlar arasında bir adı da «avkat» olan Firdevs, Nur hakkında öğrendiklerini bîr çırpıda özetledi :
««Esrarcı, ahaaa hani o geçende gelen Ala-man giz gibi… Oğlanlarla esrar çekerken enselenmiş… Torpili varmış… Gün almaz, kalıcı di-ğelmiş! >»
Çayını keyifle yudumlayan Şerife Karabacak kart sesiyle söylendi :
«Üç gün için mi (…) nı yırtıyor bu?»
Fedai garsonlarına dostunu vurdurttuğu i-çin 24 sene gün yiyeceğini hesaplayan gazinocu Asuman Yemez şişman kollarındaki altın bilezikleri şakırdatarak eliyle müstehcen bir hareket yaptı: «Vah agucuk! Ana sütüne alışık. Biz 24 sene katır sidiğine talime bayılıyor muyuz gülüm?» Yer yastığını arandı, bulamayınca her türlü ayak işini gördürdüğü bar kızı Sedefe bağırdı: «Yastığımı bul, yoksa seni pabuç burunlu Hasan gardiyana satarım…» Kendi sözlerine kendi gülerken, Sedef koşarak getirdi yastığını. Asuman yastığı duvara dayayıp yaslandı. Sedefin tepsi içinde önüne koyduğu kuru köfteleri taze ekmeğin içine doldurup iştahla yemeğe başladı. Avlu gündelik havasına bürünmüştü artık.
Nur, avludaki kadınların hiç alışık olmadığı gürültücü, küfürlü konuşmalarını duymuyordu. O o kadar değişmez sandığı, o o kadar alıştığı dünyasından böyle ansızın kopartabileceğini hiç düşünmemişti. Odasında plâk dinleyeceği, arkadaşlarıyla pastahanede oturacağı, Ali’yle diskotekte. Ali’yle arabada, Ali’yle Çankaya tepesindeki Pub’ larda, Ali’yle çok yakın olacağı yerde, nasıl olup da burada olduğunu kavrıyamıyordu bir türlü. Bütün kavrayışsızlık anlarında üstüne çöken yalnızlık duygusuyla, bildik, tanıdık bir şeyler arandı çevresinde. Adliye’de, tutuklanınca, Ali’nin bir koşu alıp getirdiği bakara gülleri koklamak, bir güzelliğe sığınmak istedi. Gülleri bulamadı. Dizleri dibinde Cevdet, kara, çekik, kedi gözleriyle bakıyordu yüzüne. Hiç bilmediği, hiç görmediği, tanımadığı bir şeyi sanki babasını görmüştü. 2 yıllık cezaevi yaşamının hayranlık ve özlem birikimiyle. Nur kedisini hatırladı. Odasında, yalnızken, müzik dinleyip Ali’yi düşünürken, şaşkın ve çaresiz anlarında okşadığı kedisini. Aynı kedisini kucağına alır gibi, bu yaban ormanda eski alışkanlıklarından hiç olmazsa birisini sürdürebilmek isteğiyle Cevdet’i kucağına alıp bir hayli sever gibi okşadı.
Yukarı koğuştan aşağı, merdivenleri sile sile inen Güllü mutfağın taşlarını da sildikten sonra gazocağını yaktı, su dolu tenekeyi üstüne koyup beklemeye başladı. Ceza Evine yeni gelenler genellikle ilk sabah erken kalkarlar. Güllü Nur’un da erken kalkacağını umuyordu. Suyu onun için koymuştu. Meydancılığın yanısıra, paralı mahkûmların çamaşırlarını ve kendilerini yıkamaktan da beş on kuruş kazanıyordu. Güllüyü çok bekletmedi Nur. Yarı uykulu gözlerle indi merdivenleri. Hiç uyumamıştı gece, ranzasının yanındaki ufak pencereden dışarıyı gözlemişti hep. İlk korna seslerini duyduktan sonra. Ali arabasıyla defalarca, korna çalarak yakınlardan geçmişti. Nur daha önce de Ali’yle bu semte geldiklerini hatırlamıştı. Esrar almaya. Korna sesleri sevgili dünyasının bu barbar cangılın çok uzağında olmadığını varlığını sürdürdüğünü, kendisinin de pek yakında oraya döneceğini hatırlatmıştı Nur’a. Ali, arabası, müzik, esrar, güzel insanların büyülü dünyası yakındı. Evet. Yüzünü yıkamak için musluğa doğru yürüdü. Güllü’nün cırlak sesi uyardı Nur’u. «lâğımdan geçme!» Nur ırki İd i. Güllü, eliyle tavanı gösteriyordu. Tavandaki kanalizasyon borularından su sızıyordu gerçekten. Yukarıdaki helaları, helaların pisliğini hatırlayan Nur’un biraz önceki neşesi dağılıverdi. Güllü tam zamanında sordu sorusunu: «Su ısıttım, yıkıyımmi seni?» Yeniden güçsüzleşen Nur, anasının bacakları arasından kendisine bakan Cevdet’i gördü. Tanımadı Cevdet’i, aklı korna seslerindeydi. Sesetme-den Güllü’nün gösterdiği tahta sıranın üstüne, soyunarak oturdu. Cevdet, kara çekik gözlerini, Nur’un tanış olduğu sarkık memelere hiç benze-miyen 17 yaş göğüslerine dikmişti. Anası suyu ılıştırırken, parmaklarıyla dokundu Nur’un göğüslerine. Nur başını çevirerek Cevdet’in yüzüne ilk kez baktı. Kedisini hatırladı yeniden. Bu yaban ormanda kendisini ürkütmeyen tek yüzdü bu, Cevdet’in traşlı kafasını okşadı. Cevdet dehlen-memenin verdiği yüreklilikle sordu: «Taskiye mi bakıyordun dün gece?» Nur kafasındaki korna seslerini paylaşan birine raslamış olmaktan memnun başını salladı. Cevdet daha da yaklaştı Nur’a «bubam taskiye binip gelmiş dün gece!» Tam o sırada Güllü Nur’un başına su döküp güçlü, alışkan parmaklarıyla başını uvmaya başladı. Şimdilik uzak, ama çok yakın olan güzellik; aşk. barış ve büyü dünyasına, düşüncesinde olsun dönmek için gözlerini kapayan Nur, Cevdet’e korna çalanın Ali olduğunu söylemeye üşendi.
Güllü Nur’un uzun saçlarını önce yavaşça çekip sonra başına vurarak yıkıyor, konuşuyordu bir yandan :
«Bizim memleket, bilirsin, Diyarbekirdir; ben esrarı kuşağıma bağladım.» Şarap fabrikasının karşısındaki çatı katında, dört kişiydiler. Ali, Nur Mustafa, Gül. Birinci «trip» bitmişti. Ali şöminesinin gizli bir yerinde sakladığı ikinci pa»*ti esrarı çıkarmamıştı daha ortaya. Tam o sırada basıldı ev. Nur’un çantasından unutulmuş bir parça esrar çıktı. Önemsiz bir parça. Asıl esrarı bulamadılar. Nur’un aptalca dalgınlığı olmasaydı evi üstün körü arayıp gideceklerdi zaten. Kimse üstüne almadı Nur’un çantasından çıkan esrarı. Nurda kabul etmedi. Ama odada buldukları ikin ci kadın çantasına Gül sahip çıkınca, öteki çanta Nur’un üstüne kaldı. Nur’u götürdüler…
«Nah bu Cevdet o zaman bir yaşındaydı. Kuçüğü de karnimda. Mali bebelerin babası bulirdi. Nikahimiz yoktir. Asil adamlar ile kavga yapmiş-ier, ihbar olmiş, anlirsen, beni yakaladiler. Karnimin içini bile arirlerdi belkim maldir diye de; «Gurbanin olam bebek vardır karnimda…» diye yalvarmişem…
Sabah adliyede tutuklanınca, anasıyla koşturan avukat kendisini bir kaç gün içinde çıkaracağına söz vermişti. Sonra uzun saplı kırmızı güllerle gelmişti Ali.
«18 yıl gün almişem. Küçüğü burda doğlrdim. Babaları ne sordi, ne de geldi… Nafaka için canim çıiciir…»
Güllüye yıkama karşılığı on lira verdiğini gören gazinocu Asuman Yemez Nur’un yolunu çevirdi. «Yıkama 125 kuruş. Merte mert! Kanunu bozma bozuşmayalım!»
Görüş günüydü o gün. Avlu önce kapandı. E-kip başı ile gardiyan, kadın görüşçüleri avluya a-Iıp tavuk kümesine benzer yere soktuktan sonra mahkûm kadınları da avluya saldılar. Bağrış çığrış birbirlerini çiğneyerek avluya doluşan kadın mahkûmlar, görüş yerinin önündeki tel kafese doğru koşturuyorlar, hep bir ağızdan bağırarak yakınlarıyla görüşüyorlardı. Görüş kümesinde, bir türlü öne geçemiyen Nur’un annesi, kızını arabacılar, çingeneler, bir «nevi vahşiler!» arasında ordan oraya itilirken görünce bayılacak gibi olmuş, sırtını duvara dayayarak zor toplamıştı kendisini. Nur annesinin sararan yüzünü görünce bir hoş oldu. Kardeşi Murat, oyuncak tabancasıyla anasının elinden tutmuş şaşkınlık ve dehşetle bakıyordu ablasına. Nur kardeşini oyalamak için yanından hiç ayrılmayan Cevdet’i kaldırarak kardeşine gösterdi: «Murat bak Cevdet’e!» Gardiyan, görüşçü kalabalığını ite kaka avludan dışarı çıkarttıktan sonra, Nur’la anasını bir süre özel görüştürdü. Ayrılmadan önce anasına, kardeşine sarılan Nur Murat’ın tabancasını Cevdet’e vermek için istedi. Annesi bir kaç gün içinde mutlaka çıkacağını söyleyince sevinmiş, bu garip oğlanı da sevindirmek istemişti.
Cevdet elinde sıkı sıkı tuttuğu tabancayla yukarı koğuşa koşturdu. Eyüp anasının koğuşun orta yerine serdiği kilimin üstünde biber kızartması yiyordu. Cevdet’in elindeki tabancayı görünce sordu :
«Kimin len?»
«Benim?»
«Versene len?»
«Virmem. Bubam getirdi… Görüşe!»
Üç gün sonra tahliye oldu Nur. Bu üçgün içinde Ali gece gündüz korna çalarak ceza evinin ö-nünden geçmiş, anası her gün yemekler, çikolatalar, pastalar getirmişti. Can sıkıntısını biraz da Cevdet’le oynayarak geçiştirmeye çalışan Nur yemeklerinden Cevdet’e de vermiş, hatta onn bir de şarkı öğretmişti:
«Çocuk uzandı güle
Gül dedi git güle güle.»
Cevdet şarkının hiç alışık olmadığı müziğini bir türlü söyleyemiyor. Nur’da hoşlanıyordu bundan. Cevdet’e garezlenen öteki çocukların anaları, hemen tahliye edileceğine göre torpilli olduğuna karar verdikleri Nur’la arayı bozmamak için eskisi gibi Cevdet’e vurmayı göze alamıyorlar-dı.
Nur’un tahliyesi, sabah erkenden, ekmek ka pışılırken geldi. Birbirlerine söve saya ekmek kapışan kadınlar tahliyeyle ilgilenmediler pek. Yalnız Cevdet, Nur tahta merdivenleri koşarak çıkarken yüksek sesle ağlamaya başladı. O sırada Güllü hakkından fazla ekmek alan Fadime’yle girişmişti. Ekmek tayını mahkûmlara göre olduğundan çocuklu kadınlar birbirlerinin tayınını çalarlardı hep. Ekmeksiz kalan Güllü bağırıyordu avlunun ortasında: Ekmeğimi istirem!
Cezaevinin kapısında Nur’u annesiyle Ali karşıladılar. Ali, elinde uzun saplı güllerle her yanına yağlı boyayla renk renk «Peace» (Barış) yazılı arabasının yanında duruyordu. Nur’u görünce koştu; güzellik, aşk, büyüyle sardı onu, her yanına «barış» yazılı arabasına götürdü.
O gün Cevdet gün boyu inmedi tahta merdivenin tepesinden. Pabuç burunlu Hasan gardiyan bir kaç kez kulağını çekti inmesi için, karavana geldiğinde anası çağırdı; inmedi. Eyüp, Cevdet’in yanına çıkıp tahta trabzana yaslandı :
«Oh ya! Nur gitti ya… Buban yok ya! Taksisi de yok ya!»
Diye bir süre öfkelendirmeğe çabaladı. Cevdet’i. Aldırmadığını farkedince, elindeki tabancayı usulca çekip aldı.

(1973)
Barış Adlı Çocuk

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Temel Demirer: Ortadoğu’da, tüm yerküreyi sarsacak bir savaş “eşiği”nde dolaşıyoruz

“Eşik”teki Ortadoğu ve T.“C”[*] “Yaralı yarasını bilir.”[1] “Yokmuş”, “olmazmış”, “gövde gösterisiymiş” gibi sunulmaya kalkışılan bu durum karşısında ilk anımsatılması gereken...

Kapat